Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Eylül '11

 
Kategori
Sanat Tarihi
Okunma Sayısı
1900
 

Gerçekleri söylemekten korkmayan adam

Tarihçi yazar Halil Berktay’dan öğrendiğime göre, Türk Tarih Kurumu binasının duvarında Atatürk’e ait şu cümle bir kitâbe” olarak durmaktaymış:

“Biz, daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kâni oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız.”

“-Bu cümleyi, Türk Tarih Kurumu’nun binasına bir “kitâbe” olarak yazanlar/yazdıranlar, daima gerçeği arayan ve onu buldukça korkmadan açıklayabilecek cesarete sahip insanlar mıdır?” diye sorarsanız, bu sorunun cevabı maalesef“hayır”dır.

Nerden mi biliyorum?

Atatürk’e ait bu cümle, 1931’de yazdığı bir mektupta yer almaktaymış ama Türk Tarih Kurumu ilgilileri bu mektubu bugüne kadar açıklayarak halkımızın bilgisine sunma cesaretini gösterememişler…

Yalnızca Atatürk’ün bu mektubu mudur; TTK’nın açıklamaya cesaret edemediği? Yüz

yıllık yakın tarihimize ait daha nice nice belgeleri de…

Sözgelişi, yine Atatürk’ün Mustafa Kemal”imzasıyla Sultan Vahdettine yazdığı mektuplar, çektiği telgrafların tümü açıklanabildi mi?

Bunları bir yana bırakın, Atatürk’ün eşi Lâtife Hanım’ın, ölümünden 50 yıl sonra açılıp açıklanması şartıyla Türk Tarih Kurumu’na teslim ettiği mektup da beyefendi ve hanımefendilerin korkaklığı yüzünden açıklanamamıştır. (Bu vasiyet niçin yerine getirilmez? Bir yurttaş olarak hakkım değil mi benim, bu mektubu okumak?)

Dolayısıyla biz, gerçek” diye, bize yutturulan yalanları tekrarlayıp durmuşuz yıllardır.

Siz siz olun, Atatürk’ün Gerçekleri söylemekten korkmayınız.” özdeyişine ya da TTK binasındaki kitâbede yazılı sözüne aldanıp bildiğiniz, gördüğünüz, inandığınız gerçekleri söyleyip yazmaya kalkmayın sakın!

Çok ciddiyim ve şaka yapmıyorum. Yanılıp da böyle bir denemeye girişmeyin asla. Çok pişman olursunuz zira.

Benden söylemesi…

“-Neye dayanarak böyle söylüyorsun ki? İddianı kanıtlayacak, bizi ikna edecek bir örneğin var mı?” diye soruyorsunuz; öyle mi?

Evet, var…

İşte yaşanmış ve yaşanmakta olan bir örnek:

1939’da Çorum’un İskilip ilçesinde Türk ve Hanefi Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir kahramanımız.

Babası Hüsnü Bey, Cumhuriyet öncesinde öğretmendir ama 1930’lu yıllarda bakkallık yapmaya başlar.

İlkokulu ve ortaokulu İskilip’te okur. 1950’li yıllarda İskilip’te lise olmadığı için, Çorum Lisesi’ne kaydolur. Arkadaşlarıyla birlikte büyük maddi sıkıntılar çekip bir handa yatıp kalkarak liseyi başarıyla bitirir.

Babası, bundan sonra maddi destekte bulunamayacağını bildirerek oğlunun yüksek öğrenim yapmasını istemez. Ancak kahramanımız, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne iyi bir dereceyle girme hakkını elde edip bu sayede İçişleri Bakanlığı bursu kazanır.

1958’de girip 1962’de bitirdiği fakültede Sadun Aren, Fehmi Yavuz, İbrahim Yasa, Bah-ri Savcı,  Seha Meray, Cahit Talas, Yavuz Abadan, Nermin Abadan gibi ünlü hocaları, ayrıca Mete Tuncay, Mümtaz Soysal, Ruşen Keleş, Deniz Baykal, Bülent Daver, Cevat Geray, Gündüz Ökçün veAtilla Karaosmanoğlu gibi, sonradan çok ünlü olacak genç asistanları  yakından tanır;  birçoğunun da öğrencisi olur.

Sınıf arkadaşlarından da başarılı olup ünlenmiş birkaç isim verelim: Ahmet Taner Kışlalı, Kutlu Aktaş, Muammer Güler, Hikmet Uluğbay, Oya Akgönenç, Yalım Eralp, Gündüz Aktan, Sönmez Köksal…

İskilipli kahramanımızın, sınıf arkadaşları olan bu ünlü isimler gibi başarılı bir politi-kacı, iyi bir yönetici ya da akademisyen olmaması için hiçbir neden yoktur.

Yalnız, biraz tuhaftır; bizim kahramanımız! Fakültenin (SBF) 4. sınıfına geçtiğinde, “öğrenim içi stajı” için herkes batı illerini tercih ederken, O Elazığ’ı seçip vali ve kaymakamlar yanında yapar stajını. Bu sırada şunu görür: Ülkeyi yönetenlerin söyledikleri başka, okullarda öğretilenler başka, gerçekler bambaşkadır. Sözgelişi, kaymakamlar, halkla ancak tercüman vasıtasıyla anlaşabilmektedir.

O yıllarda 27 Mayıs 1960 darbesi yapılmış; on yıldır seçimle iktidar olan Başbakan Adnan Menderes asılmış,  Cumhurbaşkanı Celal Bayar hapse tıkılmıştır

Darbe sonucu yönetimi ele geçirenler, “Türkiye’de Kürt yoktur. Onlar dağ Türklerdir.  Dolayısıyla Kürtçe diye bir dil de yoktur.”söylemini tekrar edip dururlar hep. (Bunları duya duya, okuya okuya, Diyarbakır’da üç yıl görev yapıp Kürt soylu yazar Musa Anter’le tanışıncaya kadar, ben de doğru sanıyordum; o yalanları.)

Fakülteyi bitirince, Çorum’a maiyet memuru olarak tayin olur. Bir süre sonra askere gider. Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndan diplomasını aldıktan sonra çektiği kur’ada Çorlu çıkar. Ancak O, bir arkadaşı ile becayiş yapıp Bitlis’e gider.

1968’de Irak sınırından sızmaları önlemek göreviyle Şemdinli,  Hakkâri ve Yüksekova’ya gönderilir. Buralarda aylarca takım komutanı olarak görev yaparken bir gerçeği açık ve seçik olarak görür ki, Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt halkıyla, bizim “Kürt değil, dağ Türküdür” dediğimiz insanlar aynı dili konuşmaktadır.

Askerlik bitince, Erzurum Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsüne asistan olarak kabul edilir. Hocalarını zorla ikna ederek doktora tezini doğuda göçebe olarak yaşayan Alikan Aşireti toplumsal yapısı üzerine yapmaya karar verir. Yedi ay bu aşiretle birlikte çadırda yaşar. Hazırladığı tez,  A. Ü. SBF’de Prof. Dr. İbrahim Yasa başkanlığındaki bir jüri tarafından kabul edilir.

Bu tezde, o güne kadar kimsenin görmediği, görüp de görmezden geldiği, bilip de söy-lemeye cesaret edemediği gerçekler dile getirilmiştir. Çünkü şuna inanmıştır O: “Gerçekleri gizlemek, uzun vadede düşünüldüğü zaman, bizi daima yanlış ve memleketin hayrına olmayan sonuçlara götürür.”

28 yaşlarındaki bu genç adama bu kadar “müsamaha” gösterilirse, böyle sözler söyler işte! O’na iyi bir ders vermenin zamanı çoktan gelmiş demek ki! Ve bunun farkına varan, “bu vatanı herkesten çok sevenler” üniversite yönetimine ihbar ederler O’nu. (1968) Yönetim de O’nun derslerini programdan kaldırıverir.

Kahramanımız buna aldırmadan Kilis, Nusaybin, Cizre, Şemdinli, Başkale, Doğube-yazıt vePosof’u kapsayan bir araştırma gezisine çıkar. Ancak her gittiği yerde MİT elemanlarının baskı ve engelleriyle karşılaşır.

Bu asistan da benim gibi biraz saf galiba! Ben de 1969’da Ağrı 12. Tümen Muhabere Taburu yedek subay teğmeni iken, Temmuz’da aldığım 21 günlük kanunî iznimi Erzurum, Hınıs, Varto, Muş, Tatvan, Ahlât, Adilcevaz, Van ve Hakkârî’yi gezerek geçirmiştim.

 Ama yüzeysel ve bilinçsiz bir geziydi benimkisi. Oysa kahramanımız bir sosyolog (top

lumbilimci) gözüyle inceler gezdiği yöreyi. Ve gözlemlerini önceki bilgi, gözlem ve deneyim-leriyle yoğurarak “Doğu Anadolu’nun Düzeni” adıyla kitaplaştırır. (Bu eserin yayın tarihi, Do-ğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabından bir yıl sonradır. 1969)

 Böyle bir insanın Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde yeri olamazdı elbette! Ve 1970’te görevine son verilir.

1971’de açılan bir sınavı kazanarak SBF’de sosyoloji kürsüsü asistanı olursa da 12 Mart Muhtırası’ndan kısa bir süre sonra tutuklanıp Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Cezaevi’ne tıkılır. Yargılama sonunda 13 yıl 7 gün hapis cezası verilir. Askerî Yargıtay da bu cezayı onaylar. (Suçu ne mi dediniz? Çok hoşsunuz, kurt kuzuyu yemek isterse bahane mi bulunmaz?)

“Sen İskilipli bir Türk ve Sûnni bir ailenin oğlusun. Kürt bile değilsin. Sana ne Kürtle-rin hakkından hukukundan? Sana ne Kürtçe’den?”öğütlerini dinlemeyip “Kürtlerin Mecburî İskânı ve Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi” kitabını yayımlayınca, kitap hemen toplatılır ve yeniden hapiste alır soluğu.

Ne o yazmaktan bıkar, ne yargıçlar O’nu hapse atmaktan… Kitap üstüne kitap yazdıkça, ceza üstüne ceza alır. (Oh olsun! Ödül alacak değildi ya!)

Aa… Ben size kimden söz ettiğimi söylemeyi unuttum galiba. Ama ârif olan sizler, İs-mail Beşikçi’den söz ettiğimi çoktan anladınız tabiî (*)

Sen misin gerçekleri söylemekten korkmayan? Böyle yaparlar işte adamı!

Birçok arkadaşının aksine ne bakan olabildin, ne vali, ne kaymakam…

Ne profesör olabildin, ne doçent…

Bu yazıyı Yasemin Çongar’ın bir cümlesiyle bitirelim:

“Hakikatin üzerini kaygan bir deri gibi kaplayan ezberlerimizi pul pul soymak biraz zamanımızı aldı belki; ama başardık.”

 

(*) İsmail Beşikçi (Derleyenler: Barış Ünlü-Ozan Değer)İletişim Yayınları, 2011, 615 sayfa

Hüseyin Erkan

erkanhuseyin11@mynet.com

 

                                                                                            

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 294
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster