Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Şubat '18

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
1208
 

Gerilla Stratejileri ve PKK'nın Hüsranı

Gerilla Stratejileri ve PKK'nın Hüsranı
 

Türkiye neredeyse 40 yıldır Pkk terörüyle uğraşıyor. İnsanlarını, parasını, zamanını, enerjisini  bu mücadelede kaybetti. Dış güçlerin desteğini alan, bulunduğu coğrafyanın zor yapısını kendine avantaj olarak kullanan terör örgütü on binlerce militanını kaybetmesine rağmen hala varlığını koruyor.

Bu süreci anlamak için, adına gerilla savaşı denen olguyu iyice irdelemek gerekiyor. Tarihte askeri ve entelektüel incelemelere konu olmak açısından Amerikan Bağımsızlık Savaşı, 1803 ve 1823 yıllarında İspanyolların, Fransız işgal ordularına karşı verdiği mücadelede uyguladıkları  taktiklerini,  Rus köylülerinin  Borodino’dan sonra geri dönmek zorunda kalan Fransız ordusuna karşı yaptığı vur-kaç saldırıları önce Antoine Henri Jomini (Savaş Sanatı-Doruk Yayınları) tarafından, sonra da Carl von Clausewitz tarafından (Savaş Üzerine-Doruk yayınları) irdelenmiştir.

İŞGALE KARŞI MÜCADELE YÖNTEMİ OLARAK

O zamana kadar bu tür savaşlar ve mücadeleler ender görülen bir tür olarak değerlendiriliyordu. Gerilla savaşı,  daha çok işgalci ordulara karşı verilen son ve umutsuz bir çare olarak nitelendiriliyordu.  Yukarıda isimlerini verdiğimiz her iki yazara göre de, eğer düzenli bir ordu varsa, bu milis güçlerinin pek fazla bir değeri olamazdı. Clausewitz’e göre gerilla taktikleri ancak ülkenin iç kesimlerinde ve dağlık arazilerde işe yarayabilirdi.

Gerilla savaşlarının bir isyan veya devrim için kullanılabileceği fikri ilk kez İtalya’da Mazzini ve Garibaldi’nin tecrübeleriyle ortaya çıktı. Özellikle Garibaldi gerilla stratejisiyle hedefine ulaşmayı başarabilmişti. Bu deneyimlerden sonra gerilla tipi mücadele artık tümden göz ardı edilmemeye, kullunılabilir olduğuna dair fikirler gelişmeye başladı.

DEVRİM, İSYAN MÜCADELELERİNDE, GERİLLA STRATEJİSİ

Bundan sonraki incelemeleri daha çok komünist terminolojide görürüz. Gerilla stratejisi üzerine ilk irdelemeyi Engels yapmıştır. Engels, Karl Marks adına yazdığı makalede, az önce bahsettiğimiz Fransız işgaline karşı İspanyol gerilla direnişini, İspanyol düzenli ordusunun başarısızlığına bağlayarak, gerillaları bir güruh olarak niteler. Bu güruhu motive eden şeyin de nefret,  intikam ve yağma olduğunu söyler.

Lenin’de aşağı yukarı bu görüşte olmasına rağmen, gerilla stratejisinin bütünüyle  göz ardı edilmesine taraftar değildi. Devrim,  başarıya ulaşma yolunda belirli bir aşamaya gelene kadar, pek ala gerilla tipi mücadele, nihai son olan disiplinli, düzenli bir proleter ordu kurulmasına zaman yaratacak tarzda kullanılabilirdi. Ama asla başat bir mücadele yöntemi olamazdı, tali bir araç olarak bırakılmalıydı.

LAWRENCE

1.Dünya Savaşı’nda, Arap isyanını örgütleyerek, Osmanlı ordusunu paralize edip, hareketsiz kılmak adına, Hicaz demiryoluna ve Medine'deki Osmanlı Ordusuna, asker ve malzeme tedarik eden trenlere karşı yürüttüğü gerilla faaliyetlerini anlattığı Bilgeliğin Yedi Sütunu (Chivi Yazıları Yayınevi)  adlı kitabıyla, bütün dünyada devrimci ve isyancı liderleri etkileyen Thomas Edward Lawrence,  yani popüler adıyla Arabistanlı Lawrence. düzenli Türk Ordusu’nun, Arap isyancılara karşı mücadelesini “bıçakla çorba içmeye” benzetecek, benimsediği taktiği de “sars, kaç, iteleme, yalnızca vur” şeklinde açıklayacaktı.  Bu taktiğin başarılı olmasını da hız, saklanma ve isabetli atışlara bağlıyordu.

O da Osmanlı ordusunun mağlubiyetinde ana rolün kendisinde olmadığını, kesin sonucun,  General Allenby komutasındaki  İngiliz orduları tarafından alındığını biliyordu. Kendi rolünü  “bir yan gösterinin, yan gösterisi” sayıyordu. Bu süreçte kendi avantajlarını şöyle sıralıyordu; Zapt edilemez bir üs, mücadele ettiği alana hakim olamayan bir düşman ordu ve dost bir nüfus. (Ona göre nüfusun sadece yüzde 2’si vurucu güç olarak kullanılabilir, kalan yüzde 98’in sempati besleyen insanlardan oluşması yeterlidir)

MAO ZETONG

Belki tarih boyunca gerilla tipi mücadeleye hem bilfiil savaşan, hem de bu iş üzerine kafa yorup kuramsallaştıran ve liderlik eden  Mao Zedong gibi başka bir lider yoktur. Çünkü mücadele safhası çok uzundu ve çeşitli etaplardan oluşuyordu. Bu da ona konu üzerinde düşünecek ve bir takım sonuçlara ulaşmasına yetecek oldukça bol zaman veriyordu.

Önce milliyetçi Çin kuvvetlerinin hakim olduğu kentlerde mücadeleye başlayan, o sıralarda da fikirlerini ve mücadelesini kentli bir unsur olan işçi sınıfına bağlayan Mao, şehirlere yaptığı saldırılarda başarısız olup, yenilince Çin’in kırsal kesimlerine çekildi. Yaşadığı bu deneyimlerden sonra da hayal ettiği devrimin başarısını da işçi sınıfına değil. Çin köylü sınıfına dayanmaya bağladı. Bu durum devrimi tamamen proleteryaya, yani işçi sınıfına dayandıran klasik Marksist teorinin aksine, tamamen Çin’in yerel ekonomik ve sosyolojik şartları nedeniyle oluşmuş bir durumdur. 

UZUN YÜRÜYÜŞ

O, kentlerde yaşadığı başarısızlığın ardından kırsala çekilmiş. Kendisine kuvvetli bir üs bölgesi oluşturmaya çalışmış, fakat milliyetçi kuvvetlerin üzerine yaptığı saldırılarda yenilmiş ve yok olmaktan 1935 yılında çıktığı, bir yıl süren ve toplamda yaklaşık 10 bin kilometre yolu içeren meşhur “Büyük Yürüyüş” sayesinde kurtulmuştur.

Milliyetçi Çin’le yaptığı mücadele, 1937 Japon işgaline karşı yürüttüğü mücadele,  1941’de Amerika’nin Japonya’ya harp ilan etmesi aşamalarını kapsayan bu süreçte Mao, öncelikle hayatta kalma ve kitlelere yönelik propagandaya odaklandı. Onun mücadelesinde Clausewitz, Lawrence, Jomini ve Sun Tzu etkileri açıkça görülmektedir. Bunların hepsini okumuş, sindirmiş ve kendi koşullarına göre sonuçlar çıkarmıştı.

PRENSİPLERİ

Lawrence’nin düşmanın kırılgan yerlerine saldırmak prensibine pek sıcak bakmamış, üs bölgesinden fazla uzaklaşmayı reddetmiş bilakis düşmanı kendi güçlü olduğu bölgelere çekmeye çalışmıştı. Kendi genel stratejisini 3 aşamalı olarak belirlemişti. Birinci aşama savunmaydı, bu aşamada elde edilen deneyimler ve güç onu ikinci aşamada düşmanla başa baş hale getirecekti, ikinci  aşamada elde edilen özgüven ve yetenekler onu üçüncü aşama olan saldırı aşamasına ulaştıracaktı  Elbette ki Mao, gerilla gücüyle başlayan mücadele süreci üçüncü aşamada kurulacak düzenli orduyla nihayetlendirmeyi planlamıştı. Çünkü üçüncü aşama olan saldırı, gerilla ile gerçekleştirilemezdi, Saldırı ancak düzenli orduyla yapılabilir, gerilla ise belki ona yardımcı olabilirdi.

DÜZENLİ ORDU HEDEFİ

Jomini’den  Mao’ya  kadar tüm literatürde görmekteyiz ki, gerilla hedefe ulaşmak için tek başına yeterli bir unsur değildir. O ancak düzenli ordunun kuruluş sürecinde, zaman kazanmaya yönelik bir enstrümandır. Bu aşamaya ulaşamayan isyancı faaliyetler, düşmana zarar verebilir, onu bezdirip, yorabilir ama asla nihai zaferi getiren bir unsur olamazlar.

Bu gerçekten hareketle, ülkemiz topraklarında ayrılıkçı terör faaliyetini gerilla yöntemlerini kullanarak yürüten Pkk’yı ve ona karşı uygulamamız gereken stratejileri, dünyada bu tür isyanları bastırılmasında kullanılan yöntemlerin ışığında tartışmaya devam edelim.

PKK

Ülkemizde ilk kez 1984 Eruh baskınıyla adını duyuran Pkk terör örgütü, ilk başlarda Marksist-Leninist bir çizgi içerirken, zaman içerisinde evrimleşmiş adeta kılıktan kılığa bürünmüştür.  Eskinin sosyalist çizgisinden, bugün “biji Obama” şekline gelmiş, başarıya ulaşmak her türlü argümanı kullanmaktan çekinmemektedir.

Hepimizin acı olaylarla, kan ve göz yaşıyla deneyimlediği bu süreci  tarihsel bir kronolojiyle anlatmanın gereği yok. Zaten herkes Bekaa ve Kandil ayrımını, Çekiç Gücü, Öcalan’ın yakalanışını, açılım süreci dahil olmak üzere bütün evreyi gayet iyi biliyor.  

PKK’NIN HÜSRANI

İyi bildiğimiz bir başka konu da Pkk’nın başında beri gerilla savaşı stratejisini benimsediği, Lawrence’in prensiplerine uygun olarak gibi bir üs bölgesine sahip olmaya çok önem verdiğini (Bekaa Vadisi ve Kandil gibi),  kendine dost ve sempati duyan bir halk kitlesi yaratmaya çalıştığını, (dost edemediklerini de şiddet yoluyla planlı olarak yok ettiler) ve Türk Ordusunun mücadele alanına hakimiyetini engelleme faaliyetlerini biliyoruz.

Burada belki ele geçirilemez üsler yaratmıştır, ancak kendisine sempati duyan bir halk kitlesini öyle Lawrence’nin söylediği gibi yüzde 98’ler seviyesine asla ulaştıramamış, hatta var olan desteğini de uzun süren şiddet dönemi nedeniyle oluşan bıkkınlık havası ve özellikle “hendek çatışmaları” döneminde büyük ölçüde kaybetmiştir.

Hatırlayınız eskiden en önemsiz şeylerde bile büyük gösteriler yapılır, sokaklarda polise, askere taş ve havai fişekler atılır, sadece dağdaki militanlar değil şehir ve ilçelerdeki halk da işin içine katılırdı. Ancak onlar için hayati öneme sahip Afrin’e yapılan operasyona karşı bile Kürt vatandaşlarımızdan gık çıkmamaktadır.

Türk Ordusu’nun mücadele sahasına hakimiyetini,  ilk dönemler hariç hiçbir zaman kıramamıştır. Ordumuz daima dağ bayır peşlerinde olmuş, asıl onlar alan hakimiyetini kaybetmiş, büyük ölçekli saldırılar yerine, Lawrence’in yaptığı gibi ancak bizim kırılgan noktalarımıza yani savunması zayıf ve bazı zaafiyetler gördükleri karakollara saldırmakla iktifa etmek zorunda kalmışlardır. Hele bugün ordumuzun geldiği teknolojik seviye, artık peşlerinden kovalamayı bile gerektirmemekte, İHA’lar ve SİHA’lar sayesinde görüldükleri yerde imha edilmektedirler.

Bu durum onların kır gerillası özelliğine, şehirleri de dahil etmeye mecbur etmiştir. Dağlık bölgelerdeki duraklama onları büyük şehirlerde bombalama, intihar eylemlerine yöneltmiştir. Bu hem verdiği kayıplarla morali bozulan militanlarına güven aşılamak hem de hitap ettikleri kitlelere hala güçlü olduklarını göstermek amacıyla yaptıkları, aslında çaresizliklerini gösteren eylemlerdir.

Gerilla savaşı teorilerine göre  40 yıla yaklaşan mücadele sürecinde aslında başarısız olan, ortaya koyduğu hedeflere ulaşmakta aciz kalan terör örgütü, Apo’nun yakalanmasıyla ne yapacağını bilemez hale geldi ve eylemsizleşti

Çünkü liderini kaybetmiş, Mao’nun prensiplerine göre bırakınız üçüncü aşama olan saldırı, yani düzenli ordu aşamasına, düşmanla eşit güce erişme safhası olan ikinci aşamaya bile gelememişti.  

DÜZENLİ ORDU HEDEFİ

Suriye’de meydana gelen son gelişmelerden, özellikle ülkenin kuzeyinde kantonlaşma stratejisinden sonra,  güya İşid’le mücadele adına Amerika’nın desteğini alan örgüt, bu bölgede devletleşme faaliyetlerine girişmiş, ancak hızla gelişen bu süreç Türkiye’nin Fırat Kalkanı harekatıyla sekteye uğratılmış, terör örgütünün hayali devletini Akdeniz’e ulaştırma  ve liman sahibi olma hedefi de şu sıralar yapılmakta olan Zeytin Dalı harekatıyla tehlikeye girmiştir.

Ancak bu hedefler şu anda bizim konumuz değil.  Burada dikkat etmemiz gereken durum, Amerika’nın Pkk terör örgütüne binlerce tırlık silah yardımında bulunmasıdır. Böyle bir silah yardımı ve Afrin’deki militanların, klasik gerilla stratejisine göre üzerine gelen düzenli bir ordu karşısında kaçmayıp, ilk aşamada şehirde direnme yolunu seçmesidir ki, bütün bu belirtiler örgütün artık düzenli ordu aşamasına geçmeyi ciddi ciddi düşündüğünü gösterir.

YİNE HÜSRAN

Ancak her halde akıl hocaları, onlara henüz bunun için erken olduğunu söylemiş olmalılar ki. Esad’ın kuvvetlerini  Afrin’e davet etmeleri, onların hala yeterli olgunluğa ulaşmadıklarını kavradıklarını ve yardıma bir düzenli orduyu çağırarak, Türk Ordusu ile bir çatışma halinde, kendilerine ancak rejim kuvvetlerine yardımcı olma rolü biçtiklerini öngörebiliriz.

Bunlara hali hazırda ne kadar zayıf olduklarını göstermesi, boşuna böbürlendiklerini ve hedeflerinden ne kadar uzakta olduklarını hatırlatması bile Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarının ne kadar yararlı operasyonlar olduğunu bize göstermektedir.

Ayrıca Barzani güçlerinin, Suriye ve Irak yıllardır savaş ve yıkım içerisinde perişan olmuşken, kendi korunaklı bölgelerinde barış ve görece refah içinde yaşamalarına ve silahlanmalarına rağmen, son derece yıpranmış Irak düzenli ordusu karşısında bile, kendileri için hayati öneme sahip, büyük enerji kaynakları barındıran Kerkük’ten tek mermi atmadan çekilmiş olmaları, sadece Peşmerge’nin değil, Pkk terör örgütünün moralinde de, gerçekte ne kadar zayıf olduklarını göstererek,  son derece derin yaralar açtığı da kabul edilebilir.

Barzani referandumundan sonra bölge ülkelerinin Kuzey Irak’a uyguladıkları kısmi yaptırımlar ekonomilerinin kırılganlığını ve tecrit durumunda açlığa mahkum olacaklarını, Suriye’deki terör unsurlarına da göstermiş olmalı.

İSRAİL GİBİ OLMAK

Sözün özü şudur ki, bölgede suni olarak kurulan ve muhtemelen Kürt ayrılıkçılarının da kendilerine örnek aldıkları İsrail, ilk kuruluş yılları olan 1948 ve 1967 Arap-İsrail savaşlarında kendini askeri olarak kanıtlamıştır. Bağımsızlık öncesi İngiliz ve Araplara karşı yürüttüğü terör faaliyetleri kısa sürmüş ve çabucak düzenli ordu aşamasına geçip, yukarıda belirttiğimiz savaşları kazanabilmişlerdir. Ayrıca Akdeniz’deki limanları ve bu yolla yaptığı ticaret sayesinde tecrite uğramamış ve sahip olduğu uluslararası dokunulmazlığa, kabul etsek de etmesek de kendini askeri ve ekonomik olarak kanıtlayarak sahip olmuştur.

Kürtlerin devletleşme yolunda kendilerini kanıtladığı hiçbir ortam yoktur. Kuzey Irak deneyimi bile başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Muhtemelen emperyalist güçler,  büyük ölçüde feodal unsurlar barındıran, yolsuzluklar sonucu yozlaşmış ve hareket kabiliyetini yitirmiş Barzani’den desteğini çekecek, uzun vadede Irak ve Suriye’de birleşik bir Kürt Bölgesi hedefine Pkk ile yürümeyi tercih edeceğinden, daha bunları büyük olasılıkla Pkk-Barzani arasında bir iç savaş süreci beklemektedir.

KAÇINILMAZ SONU ERKENE ÇEKMEK

Kendisini düzenli orduya evrimleştirememiş gerilla faaliyetleri sonunda mücadele ettikleri devletle bazı kültürel haklar ile yerel yönetim imtiyazları ve bazen genel af ile sonlandırılan anlaşmalar yapıp, terör faaliyetlerini bitirmeye mahkumdur. İrlanda’da  IRA, İspanya’da ETA ve son olarak Kolombiya devleti ile anlaşan FARC buna örnek gösterilebilir.

Pkk’nın da Suriye ve Irak’ta yaşadığı ve başarısızlığa mahkum girişimlerden sonra, orta vadede Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile anlaşıp terör faaliyetlerine son vereceği öngörülebilir. Ancak bunu,  Emperyalist güçlerin maşası olarak yüklendikleri görevleri başarısızlıkla tamamlayıp, kirli bir mendil gibi atıldıkları, sahipsiz bırakıldığı zaman yapacaklardır.

Devletimize düşen görev artık ne yapıp edip, artık Akdeniz’e ulaşma hayallerinibir kenara bırakan terör örgütü ve Amerika'nın, Fırat’ın doğusunda ve Suriye’nin sınırlı da olsa en büyük enerji kaynaklarına sahip olan Deyrezzor bölgesinde bir terör devleti kurma girişimlerine engel olmak ve sonu muhtemelen başarısızlığa mahkum bu girişimlerin önünü erkenden kesmektir. Çünkü bu örgütün barışa boyun eğme ve silah bırakma sürecini hızlandıracaktır.

Pkk gibi hem ülkemizde, hem Suriye’de, hem Irak’ta hem de İran’da terör faaliyetleri yürüten bir örgütün silah bırakması, bölgede huzur ve istikrarın oluşmasını destekleyecektir. Ülkemiz özelinde ise bu tehditin sona ermesinin getireceği  huzur, milli bütünlük ve ekonomik avantajlar gibi durumlar, ülkemizin refahının sağlanması, demokrasimizin ve insan haklarının gelişimi, eğitim, sağlık, bilim, teknoloji ve sanayi alanlarına daha fazla kaynak aktarma sonuçlarını doğuracaktır. Bu da Cumhuriyetimizin kurucu babalarının koyduğu “muasır medeniyet seviyesine” ulaşma hedefi yolunda devletimize büyük ivme kazandıracaktır.

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 6
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 554
Kayıt tarihi
: 03.10.17
 
 

Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi mezunuyum. Evliyim, Barlas adında 8 yaşında bir oğlum var. T..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster