Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Aralık '14

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
3301
 

Gezi Notları; Almanya, Lüksemburg, Fransa, Belçika, Hollanda

Gezi Notları; Almanya, Lüksemburg, Fransa, Belçika, Hollanda
 

Frankfurt am Main


Aslında yaz aylarında gerçekleştirdim şimdi yazacağım gezi notlarına konu olan ülke ve şehirleri. Ancak, ülkeleri ve şehirleri tek tek mi ele alayım yoksa tamamını aynı yazıda mı yazayım noktasında karar verememekten bu güne kaldı bu yazı. 5 farklı ülkenin farklı şehir ve kasabalarını içerdiğinden, olabildiğince kısaltarak yayınlamaya karar verdim.

İlk durağımız Frankfurt. İzmir'den hareket edip sabahın ilk saatlerinde Frankfurt'a doğru iniş yaparken camdan dışarı baktığımda (ki mümkün mertebe cam kenarında oturmayı tercih ederim) ilk dikkatimi çeken şey rüzgar türbinleri oldu. Belli aralıklarla tarlaların ortasına üçer-beşer yerleştirilmiş olan rüzgar türbinleri. Son zamanlarda bizdeki ölümlü kömür çıkarma olaylarını düşününce; dumansız, faciasız enerji elde ediliyor olması ne kadar da güzel geliyor insana.

Almanya'ya ilk yolculuğum 1986 yılında 11 yaşımdayken olmuştu. Babam Almanya'da öğretmenlik yapıyordu ve biz de annemle yaz tatilini onun yanında geçirmek için gitmiştik. Biz sıkılmayalım diye babam bizi çok gezdirmişti ve o çocuk aklımla Almanya'da gördüğüm pek çok kare yıllar boyunca hafızamdan hiç silinmedi. Sokaklarının temizliği, yeşilliği, evlerin mimarisi-bahçesi çok etkilemişti beni. Hele de mezarlıkları. Nasıl da parlıyordu mermerler; cam gibiydi, tertemizdi üstelik. Her gün yenilenen taze çiçekler de capcanlı duruyordu her bir mezar taşının yanında.  Hem gördüklerimden, hem de babamın kesin dönüş yaptıktan sonra yıllara yayılan anlatımlarından dolayı Almanya'yı hep sevmişimdir; babamı bizden 5 yıllığına almış olsa da. O zaman Stuttgart civarlarında bulunan Furtwangen, Villingen-Schwenningen, Konstanz, Bodensee, Triberg, Rust gibi yerleri dolaşmıştık. Europa Park adında bir lunaparka gitmiştik de, ağzım açık kalmıştı, böyle lunapark mı olurmuş diye. Hem büyüklüğü, hem peyzaj düzenlemesi (ki o zaman peyzaj nedir bilmiyordum, sonradan mesleğim olsa da), hem de korku tünelleri, salıncaklar, kayıklar… Daha neler neler… Sonrasında onun daha da güzelini 2003 yılında balayı için gittiğimiz Paris yakınlarındaki Disneyland’da görmüştüm. 

Almanya'ya ikinci gidişim ise 2008 yılındaydı ve bu defa eşimle birlikte idim. Prag’dan gelip Berlin ve Dresden'i gezmiştik.

Gelelim 2014 yazında eşimle gerçekleştirdiğimiz seyahatin ilk durağı olan Frankfurt'a.

Uçak alçalırken ilk gördüğüm şeyin uçsuz-bucaksız tarlaların ortasında yer alan rüzgar türbinleri olduğunu söylemiştim. Dikkatimi çeken bir başka husus ise Temmuz ayında olmamıza rağmen sararmış tek bir otun bile bulunmayışı, gözün görebildiği her yerin yemyeşil düzlükler ve yemyeşil orman olmasıydı. Yani bildiğim Almanya’ydı. O kadar ki, uçak havalimanına inerken, ağaçlara çarpacağını sandım.

Rehberimizin anlattığına göre Frankfurt havalimanı Avrupa'nın en büyük havalimanıymış ve bu nedenle de en fazla bavulun kaybolduğu yermiş. Neyse ki biz bavulumuzla ilgili bir sıkıntı yaşamadık.

Main nehri kıyısında kurulmuş Frankfurt. Main nehri ise Ren nehrinin ana kollarından birisiymiş. Nehre doğru ilerlerken, önce bir meydanda durduk. Bize yerle bir olmuş, ancak yeniden inşa edilmiş olan binaları gösterdi. Rehberimiz söylemese binanın restore edilmiş olduğunu anlamamız çok güçtü. Çünkü aslına uygun olarak ve gerçek anlamıyla yapılmış bir restorasyondu. Bizdeki restorasyon örnekleri geldi aklıma hemen, üzülmeden edemedim. Nehrin üzerindeki köprüye asma kilitler asılmıştı. Sevgililer asma kilitleri köprüye asıp anahtarını da nehrin derin sularına atıyorlarmış ki, bir daha ayrılmasınlarmış! Gerçek payı var mı ki?

Her Avrupa kenti gibi burada da bisikletliler dikkatimi çekti yine. Her yaştan kadın-erkek günlük giysileriyle bisiklete binip günlük yolculuklarını bisikletle yapıyorlar. Ne kadar özendiğimi tarif edemem. Günün birinde bizim kentlerimizde de bisiklet kültürünün yaygınlaşmasını çok isterim.

Uçaktan inerken gördüğüm orman, kent içi ağaçlandırmalarla etkisini sürdürüyor. Yerleşim yerleri olan yerlerde karayolunun her iki tarafında ses perdeleri göze çarpıyor.

Kırsal alanlarda şarapçılık yaygın olarak yapılıyormuş.

Frankfurt’tan itibaren yolculuğumuza karayolu ile devam ediyoruz. İstikamet Lüksemburg. Avuç içi kadar bir ülke Lüksemburg. Rehberimizin anlattıklarından öğreniyoruz ki; toplam yüzölçümü 2500 km2 ve güney-kuzey istikametinde 82 km, doğu-batı istikametinde ise 52 km imiş.

Şehir Petrusse vadisinin iki yanı üzerine kurulmuş, bu nedenle Avrupa'nın en güzel balkonu diye adlandırılıyormuş.

Ülke nüfusu yaklaşık olarak 500.000 imiş. En kalabalık şehir ise başkent olan Lüksemburg'muş. Nüfusu 100.000'miş ve % 60'ı yabancılardan oluşuyormuş. Bankacılık çok gelişmiş. Dünyanın en zengin ülkelerinden biriymiş. Bunu şehir içinde dolaşırken gördüğün otomobillerden de anlamak mümkün zaten.

Benzin burada daha ucuz olduğu için otoyol kenarlarındaki benzin istasyonlarında Almanya, Fransa plakalı araçların benzin almaya geldiklerini gözlemleyebiliyorsunuz.

Şimdiki istikametimiz Fransa. Bir ülkeyi daha arkamızda bırakıyoruz. Yağmuru eksik olmayan bu ülkelerde hiç yağmura yakalanmadan ilerlemenin keyfiyle yol alıyoruz. Rehberimiz Fransa girişindeki monoblok yapılara dikkatimizi çekti, göçmenlerin yaşadığını ve sosyal konut olarak yapıldıklarını belirtti. Çanak anten olan binalarda genellikle göçmenler yaşıyor bilgisini de ekledi (bizde yüz binlerce liraya satılıyor bu tür evler).

Fransa’da ilk durağımız Metz. Yemyeşil bir yer. Nehirde kuğular yüzüyor. İnsana huzur veren sakin bir yer. Burada şehrin pazarını gezdik. Bir pasaj içerisine kurulmuş olan, oldukça hijyenik, çok sayıda deniz ürününün ve rengarenk macaronların satıldığı harika bir yer.

Paris’e yaklaşırken rehberimiz otobüsün içinde Paris ile ilgili bilgileri vermeye başlamıştı bile. Bir taraftan rehberimizi dinlerken diğer taraftan ilk Paris ziyaretimizden kalan şeyler için hafızamı zorluyordum. Ne de olsa 11 yıl olmuş, yıllar ne çabuk geçiyor. İlk seyahatimde en çok etkilendiğim şeyin Paris’in örümcek ağı gibi örülmüş olan metrosu olduğunu hatırlıyorum.

Rehberimiz; eski Paris’in içinde bulunduğu sağlıksız şartlardan dolayı 3. Napolyon’un mimar olan Baron Haussmann’a görev ve yetki vererek şehri yeniden inşa ettirdiğini anlattı.  Sein Nehri’nin iki yanına inşa edilen Paris’e çok sayıda park yapması nedeniyle Haussman’a “park manyağı” denilmiş ama ne iyi yapmış da park yapmış. Onlarca metre yüksekliğe ulaşmış enfes görünümlü atkestaneleri ve çınar ağaçları arasında dolaşırken keşke bizim yöneticilerimizin de eleştirileceği nokta çok sayıda park yapmaları olsa idi diye düşünmekten kendini alamıyor insan.

Ayrıca; her evin altında arızaların giderilebilmesi için insanların yürüyebileceği yükseklikte başka bir şehir inşa etmiş ve yeraltındaki durumu görmek isteyenler için de ayrıca turlar düzenleniyormuş. Paris’e üçüncü kez gidersek ben de görmeyi isterim doğrusu.

Sıradaki ülke Belçika. Avrupa Birliği nedeniyle sınırlar kaldırıldığı için sadece bir tabelayla geçiş yapılıyor, bir ülkeden diğer ülkeye. Eskiden yapılmış olan gümrük binaları yol kenarlarında atıl vaziyette duruyor. Herhangi bir aramaya maruz kalmadan, pasaport kontrolünden geçmeden yol boyu ilerlemek mümkün oluyor. Yollarda ilerlerken dikkatimi çeken bir başka nokta da benzin istasyonlarının bizdeki gibi gelişmiş ve yaygın olmadığı oldu. Çünkü bizde yatırım karayollarına yapıldığı için çok güzel benzin istasyonları var, burada ise tercih edilen ulaşım daha çok raylı ulaşım. 

Belçika’da ilk durağımız Atomium Anıtı. Atom Enerjisi Merkezi Brüksel'de olduğu için atom çekirdeğinin 65 milyar kez büyütülmüş hali olarak 1959 yılında Evrensel fuar için yapılmış.

 

İkinci durak başkent Brüksel. Gördüğüm Avrupa kentlerinin kafamda oluşturduğu imaja Brüksel hiç uymadı. Girişi en az İzmir’in girişi kadar kötüydü. Kentte NATO, Atom Enerjisi Merkezi vb. uluslar arası kurumlar olduğu için çok sayıda yabancı bulunuyor. Şehirde dolaşırken duvarların grafitiler ile boyanmış olduğunu görüyorsunuz. Sanat olarak değerlendiriliyormuş ve sokağın sesi olarak bakılıyormuş.

Grafiti etkisi Paris’te de çok fazlaydı; o kadar ki metronun ilerlediği hat boyunca duvarların önemli bir bölümü grafiti ile kaplı idi. 

Buralarda bina cepheleri çok dar. Çünkü vergiler bina cephelerinin kapladığı alan üzerinden hesaplanıyormuş. Çok yağmur yağdığı için de çatılar Avrupa kentlerinde görmeye alıştığım gibi burada da oldukça dik.

Belçika’da dolaştığımız yerler arasında en beğendiğim yer Brugge oldu.  Ayrıca; rahibe işi diye bilinen el işi ürünlerin buradaki rahibeler tarafından yapıldığını öğrendim. Çocukluğumda (80’li yıllar) apartmanımıza gelen bohçacı kadınlar satardı Rahibe işlerini ya da diğer adıyla dantel anglesleri. Ta buralardan bizim kasabamıza nasıl gelmişler anlamadım.   

Avrupa’da yaygın olan bisiklet yolları kuzeye gidildikçe etkisini daha çok hissettiriyor sanki. Brugge’da bu yollara bir de köprü eklenmiş.

Sırada Hollanda var. Burada Rotterdam, Marken-Volendam, Lahey (Den Haag), Scheveningen ve Delft’i gezme olanağı bulduk.

Rotterdam; Rotte nehri üzerine kurulmuş, adını da oradan alıyormuş. Zaten Hollanda’da genelde şehir isimlerinin sonunda “dam” var, nehir sularının önüne kurulan setlere dam deniliyormuş.  II. Dünya savaşında Almanlar tarafından tamamen bombalanmış, daha sonra modern mimariyle yeniden inşa edilmiş. Bu binaların en ilginci de küp şeklinde inşa edilmiş olan evler olsa gerek. Hollanda’da bütün gezdiğimiz şehir ve kasabalarda kanallar hakimdi. Çini ve seramikleriyle meşhur olan Delft de bunlardan biriydi.

Hollanda’da gördüğümüz yerlerden biri de küçük, eski bir balıkçı köyü olan Marken’di. 15. yüzyılda Amsterdam’da gerçekleşen büyük yangından sonra ahşap kullanımı yasaklanmış ama burada o eski ahşap evleri görmek mümkün. UNESCO Dünya mirası listesinde yer alıyormuş ve ayakbastı parası ile yani buraya giren araçlardan alınan para ile geçiniyorlarmış. Her pencerenin önünde çiçekler, biblolar var. Küçücük bahçelerine envai çeşit çiçek ekerek orayı cennete çevirmişler. Gelir düzeyleri yüksek olanlar bile ev ya da bahçe işlerini kendileri yaparlarmış, çünkü bundan zevk alırlarmış. Volendam'da damların ve kanalların nasıl yapıldığını anlatan belgeselden Hollandalıların atalarının ne kadar çalışkan olduklarını görünce, buna şaşmamak lazım zaten (Belgeselde ülkenin %60'ının sular altında olduğu belirtiliyor. Karayı setlerle çevirmişler ve yaptıkları yel değirmenleri ile de suyu deşarj ederek tarım alanlarını ve konut alanlarını denizden doldurarak elde etmişler). Biz bilmem kaç metrelik metroyu kazınca su çıkıyor, zemin kötü diye yapamadık ya o geldi aklıma.

Hollandalılar kahve ve tütüne düşkünlermiş; işten çıkınca önce bir kafeye gider, kahvesini, tütününü içer, iş stresini atıp evlerine ondan sonra giderlermiş. O zaman kadına şiddet yoktur herhalde diye düşünüyorum. Ama sadece düşünüyorum, bir bilgiye dayalı değil bu yazdığım şey. Amsterdam’da kanallar dışında ilginç olan bir başka şey uyuşturucu maddenin kolayca ulaşılabiliyor oluşu ve binaların önünde pencerede kadınların iç çamaşırlarıyla müşterilerini bekliyor olmalarıydı. Üstelik de bunu her yaştan insanın dolaştığı, oldukça işlek bir cadde üzerinde yapıyor olmalarıydı. Buraya “Kırmızı fener” deniyormuş. Seyahatimiz boyunca yağmayan yağmur Amsterdam’da bizi biraz ıslattı. Ama ben sevdiğim için yağmurda dolaşmayı ıslansam da ayrı bir keyifti benim için. Kanal boyunca kurulmuş olan çiçek pazarından burada hiç rastlamadığım bir çiçek soğanı alıp babama getirdim bahçemize diksin diye. Bakalım baharda nasıl olacak, İzmir’e uyum sağlayacak mı?

Amsterdam’ın adı Amstel nehri üzerine kurulmuş olmasından geliyormuş, tıpkı Rotterdam gibi. Ama söylene söylene Amsterdam olmuş. Genelde Avrupa şehirlerinde bina cepheleri dar oluyor ama Amsterdam’dakiler daha da dar. O kadar ki; merdiven genişliği eşya taşımak için uygun genişlikte olmadığından, eşyalarını çatıya yaptırdıkları kanca sayesinde dışarıdan bir makara sistemi ile eve sokuyorlarmış. Eski evler ahşap kazıklar üzerine inşa edildiği için yer yer eğilmiş olduğu görülebiliyor. Günümüzde ise çelik kazıklar kullanılıyormuş. Amsterdam’da bisiklet kullanımı inanılmaz. Tarif edemem, görmek lazım. Bizdeki katlı otopark gibi orada katlı bisiklet parkları var. Bebek yaşta çocuklar anne ve babalarıyla bisiklet üstündeler. Dedim ya bunu görmek ve yaşamak lazım. Amsterdam sanıyorum ki bisiklette zirve. Nasıl özendim a-n-l-a-t-a-m-a-m. 

Dönüşümüz Köln üzerinden olacağı için son gün Köln’deyiz. Ren nehri kıyısında bir şehir. Gün boyu güzel vakit geçirdik Köln’de, Türk mahallesini saymazsak tabi.  

Akşam saatlerinde havalimanına gitmek için yeniden yola koyulduk. Havalimanı’nda esir kampında gibi hissettim kendimi. Bizi aldıkları bölüm bu güne kadar karşılaştığım en kötü havalimanının Köln havalimanı olduğu izlenimini oluşturdu bende. Tuvaletler kapalıydı. Bulduğumuz görevli tuvaleti açmak yerine bize bulunduğumuz bölümden çıkıp diğer bölümdeki tuvalete gitmemiz gerektiğini söyledi. Oysa oraya girebilmek için uzun kuyruklardan ve pasaport kontrolünden geçmiştik ve tuvalete girmek uğruna aynı şeyi yeniden yapmak demek “Çin işkencesi” demekti. Grubumuzdaki başka kişilerin de ısrarlı talepleriyle görevli tuvaleti açtı ama o kadar pis tuvaletle daha önce karşılaşmadım hiç. Kaldı ki burası havalimanı tuvaletiydi. Orası Türkiye’ye uçuşların yapıldığı salon olduğu için tuvaletin o durumu beni utandırdı ve böyle bir duruma tepki göstermek noktasında kararsız kaldım. O muameleyi hak ettiğimizi düşündüm, ne de olsa bizden önce o tuvaletleri kullanmış ve kullanılamaz hale getirmiş olanlar da Türklerdi. Uçağa binerken, hosteslere ilettim konuyu sadece. Bundan sonra aynı havalimanında bulunmayı hiç istemem ama olursa da umarım aynı manzarayı görmem ve aynı muameleyle karşılaşmam. Çok güzel geçen bir seyahatin son saatlerini böyle bir hatırayla noktalamak istemezdim ama bunu da yaşadık ne yazık ki.

Gezdiğim, gördüğüm ülke ve şehirlerde dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri de sokak hayvanı diye bir şeye rastlamamış olmam oldu. Hayvan sahipliği oranının çok fazla olduğu belli, çünkü neredeyse herkes bir köpek gezdiriyor sokak ya da parklarda. Ama onlar hayvanlarını çok seviyor olmalılar ki sokağa terk etmiyorlar!

Dikkatimi çeken bir başka husus ise; otoyol boyunca ilerlerken hangi Avrupa ülkesinde olursanız olun karavanıyla, otomobiliyle ailece tatile-kampa giden insanlar oluyor her seyahatimde. Araca yüklenmiş en az bir, çoğunlukla da kişi sayısı kadar bisikleti de mutlaka yanlarında götürüyorlar. Yani yaşamdan zevk almayı, keyif aldıkları şeyden ödün vermemeyi iyi biliyorlar.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 87
Toplam yorum
: 30
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 519
Kayıt tarihi
: 02.12.09
 
 

Çevre Bilimi Uzmanı – Peyzaj Mimarıyım. Yüksek lisansımı çevre sorunları ve biyokütle enerjisi üz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster