Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mayıs '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
461
 

Gitmeliyim...

Pazar günü aldığım gazeteleri okumaya fırsat bulamadan kendimi dışarı atmıştım. Zira hava güneşli ve cıvıl cıvıldı. Evde geçirdiğim her saniye bu keyif verici İstanbul sabahından beni uzaklaştırıyordu…

Bol yürüyüşlü, biraz da yorucu bir gündü. Taksim’den Ortaköy’e kadar uzanan bir yol ve yanında sevdiğin adamın hoş sohbetleri… Yalnız yürümeyi de severim ama geceleri. Ne de olsa seni sana anlatmanın en iyi meskeni geceler: İstanbul sessizdir, İstanbul kimsesizdir ve aynı İstanbul, geceleri daha bir özgürdür.

Sanırım Ortaköy’e gitmişken şöyle boğazda güzel bir gezinti yapmayanımız yoktur. Yorgunluğumuza en iyi gelecek şeyin bu olduğunu bildiğimiz için kendimizi hemen tekneye attık. Böyle zamanlar yalnız yaşanınca melankolik, sevdiğin adam yanındayken oldukça huzur vericidir. Ben ikincisini yaşayanlardanım. Daha turumuzu tamamlamadan zil çalan karnım - yine oburluğum üzerimdeydi - turdan sonraki planımızı bize söyledi: Burası Ortaköy’dü ve kumpir mekânıydı. Kumpirimi yemeden hiçbir yere gitmezdim. Dediğim gibi de oldu. Afiyetle yenilen kumpirlerimiz ve seyretmeye doyamadığımız denizimiz…

Bu şehir çoğu zaman çekilmezdir; trafiği, birbirine saygısını yitirmiş insanları, kalabalığı boğar sizi. Geçim sıkıntısı ise ayrı bir dert. Aklınızdaki soruyu okur gibiyim; peki neden İstanbul, diyorsunuz. İnanın ben de bilmiyorum. Hayatımda hem nefret ettiğim hem de delicesine tutkuyla bağlandığım tek varlığım bu şehir.

İstanbul kimi zaman üstüme üstüme gelir; kaçmak isterim. Neresi olduğu mühim değil, ben sadece gitmeliyim. Sonra kendimi bir anda Beşiktaş’ta sahil kenarındaki çay bahçesinde bulurum. Elimde çayımla derin bir nefes çeker, denizi seyrederim. İçime dolan huzuru hisseder ve zamanla bu şehrin tüm olumsuzluklarına karşı göğüs gerebilecek kadar güçlenirim.

Yine dağıldım, bir konudan başka bir konuya geçtim… Aslında anlatmak istediğim ne İstanbul’du ne de Ortaköy. Ben, Can Dündar’ın Milliyet Pazar ekindeki "Bir Ayrılık Öyküsü" adlı yazısı hakkında birkaç cümle söylemek istiyorum. Can Bey yazısında "Tek çocuk olmak nedir, olanlar bilir." diyor. Ben de onlardan biriyim…

İlkokula gidilir, liseye gidilir ve sıra gelir üniversiteye; artık kanatlanıp uçma zamanıdır. Ailenize bu fikrinizi nasıl söyleyeceğinizi kara kara düşünürken bir yandan da onların sizi anlayacağına kendinizi inandırırsınız. İçinizdeki "gitmeliyim" dürtüsüne yenilir, yeni ama zor bir hayata doğru adım atarsınız. Ailenizin size sağladığı o güven ortamına o kadar alışmışsınızdır ki yeni hayatınızda her şey, herkes üstünüze üstünüze gelir. Yine de sesinizi çıkaramazsınız. Zira gitmeyi siz istemişsinizdir. Babanızın size öğrettiği en büyük erdem sözünün arkasında durmaksa sizinde kendi hayatınız hakkında verdiğiniz kararların arkasında durmanız gerekir.

Hele ki tek çocuksanız… Dört duvarın içinde onlara hayat veren, neşeli, cıvıl cıvıl biri bir gün diyor ki artık tek başıma uçmak istiyorum, kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum… Daha gençsindir, hayat karşısında toysundur. Ağzından çıkan birkaç cümleyle aileni nasıl yıkacağını tahmin edemezsin. Ne zaman bir aile kurdun, çoluk çocuğa karıştın, işte o zaman onların halinden anlarsın. Annen yutkunur, babansa kararına saygılıdır. Gözlerinin içine bakar, bakar ki kararlılığını okumak ister. Eğer bunu gerçekten, tüm yüreğinle istediğini anlarsa sana "git" der. Belki de bu kararından gururlanır…

Ve sen gidersin… Nelerle karşılaşacağını bilemeden, seni kimlerin, nelerin beklediğini bilemeden gidersin. Gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçse yaşayacakların, o evden bir adım bile dışarı atar mıydın, bilmiyorum. Zor, inan gerçekten zor. Sana bunları yazdıransa yaşanmışlıkların verdiği tecrübedir. Tabi ki hala ayaktasın, başın dik! Hayata karşı edindiğin deneyimlerinle şimdiye kadar ayakta durdun, bundan sonra da durabilirsin.

Sesini duyar gibiyim; yine de bir şeyler eksik, değil mi? Sen odalarında o neşeli, cıvıl cıvıl dolaştığın evi özlüyorsun. Hani annenin mis kokulu yemeklerini, babanın sizi alıp götürdüğü yerleri… Ama unutma, hepimiz bunları yaşıyoruz. Bir zaman kendi kanatlarımızla uzak diyarlarda uçup sonra yine ait olduğumuz yere dönüyoruz…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 75
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 2596
Kayıt tarihi
: 09.05.07
 
 

Halen üniversite eğitimime devam etmekteyim. Hayatın üzerime yüklediği sorumlulukları yavaş yavaş hi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster