Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Şubat '19

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
79
 

Göbeklitepe 27

Orupta neolitik çağda Göbeklitepe civarında yaşayan bir avcı liderdi. Liderliği sorgulanamazdı. Çünkü öne sürdüğü hayat oldukça cazip geliyordu klanına. Onun sözünü dinlerlerdi.
 
Orupta kararsızdı. Nevaliçöri mi yoksa Göbeklitepe mi kutsaldı. Ataları Nevaliçöri’de yaşamıştı. Ama aldığı kutsal bir işaret kutsallığın her zaman ıssız yerlerde olduğu ve o ıssız yerleri taşlarla inşa etmenin kutsallığı daha da artıracağını gösteriyordu.
 
Geçen gün avcı arkadaşı Gatrasen bir kuşun kırık kanadı ile yerde debelendiğini söylemişti. Orupta’ya normal gelen bu çırpınışlar rüyalarına değişik şekillerde girmiş sanki, içinde güneş doğurmuştu. Yaralı bir kuşun içinde bıraktığı izler onu günden güne büyülemişti.
 
Kuştan akan kan güneşin rengiydi. Kuşun uçmak için çırpınması taşların nasıl değişip şekilleneceğine işaretti. Tüyleri diken diken oldu Orupta’nın.
“Ateş gibi bir güneş nasıl olur da bana düşünmediğim bir şey öğretir. Biz uyurken nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Ama taşlar ağır olduğu için gece olunca bir yere gidemez. Taşlar gece bizim bekçimiz olmalı. Ama nasıl?” diye söylendi Orupta.
 
Yanında oturan dişisi Metarga “Ben hiçbir zaman senin gibi olamadım Orupta. Karnımızı doyurduğumuz şu geyik bile bana elindeki kemik parçası ile derinlere inip derin düşünceler fısıldamadı. Sen düşünürken tüylerim diken diken oluyor. Bazen senden korkuyorum. Bu korku uzun sürmüyor ama sende ki bilinmezliği çözemedin gitti.”
 
Orupta bu teklifsizce konuşmaya öfkelendi. Hırçınlaştı. Ama dişisiydi Metarga. Yalnızca o teklifsizce konuşabilirdi. Sinirini yuttu içine. Ama yine dayanamadı. Tepki verdi. Elinde tuttuğu geyik kemiğini yere fırlattı.
“Bak Metarga sana önceden de söylediğim gibi ben düşüncelere daldığımda aklımı sözlerinle karıştırma. Sen karnını doyurmak gece uyumak nedir bilir misin?” dedi.
 
Metarga susmuş cevap vermedi. Orupta “İçimden biri bana çok müthiş şeyler söylüyor ki. Bunu hissediyorum. Ama ne olduğunu bilmiyorum. Şöyle diyeyim. Güneş batarken kırmızı ışığın içinde hep bana seslenen o görüntüyü görüyorum. Bir ışık ama bana fısıldadıkları çok müthiş şeyler. Bu yediklerimizden uyuduğumuz gecelerden daha müthiş.” Dedi.
 
Orupta’nın yanına oğulları Carasus geldi. “Baba ben yine acıktım. Et yiyeceğim.” Dedi.
Orupta “Oğlum önce dur bakalım. Sana şimdi parça etler vereceğim. Onları kardeşini de çağırıp beraber yiyeceksin. Ayrı ayrı yemeniz doğru olmaz. Bu sizi vahşiliğe iter. Vahşilikte aklınızı köreltir. Büyüdüğünüzde iyi avcı olamazsınız. Haydi şimdi kardeşini de çağır gelsin.”
 
Carasus hızla uzaklaştı. Orupta “Biz bu çocuğa et verip akıl vermezsek vahşilerden farkı kalmaz. Geçenlerde Gatrasen ve diğer üç kişi ile ava çıkıyorduk. Gatrasen’in oğlu da vardı. Bize sürekli sorular sorup rahatsız etti. En sonunda ona ok ve yay verdim. Sustu. İyi ki ok ve yay verdim. Bizim peşinde olduğumuz geyiği tek başına vurdu. Vurdu ama nasıl. Hayret ettim. Ok geyiğin boynuna saplanmış. Geyik aniden yere yığılmış.”
 
Metarga “Bizim oğlumuzda beceriklidir. Beceri içten gelen  bir şey olur. Az önce senden çekinen oğlumuz cesaret edip senden et istedi. Bu av gibi becerilere benzemez. Oğlumuz insanlar ile konuşma becerisini geliştiriyor. İleride Carasus avcı lider olur. En iyi dişileri kendi seçer. Lider olmak nedir bilir misin. Aç kaldığında rahatlıkla önce sen doyarsın. İstediğin gibi de gönül eğlendirebilirsin.”
 
Orupta yerinde doğruldu. İçinde avcıların yaşadığı hayvan postlarından oluşturulmuş çadırlara baktı. “Düşünmeyeceğim. Aklıma geleni yapacağım.” Dedi. Tüm çadırlardaki avcıları toplanmaları için çağrıda bulundu.
 
Bir planın üzerindeydiler. Çalı çırpı ağaç dalları ve hayvan derilerinden yapma çadırına gece yarısı girmişler cayır cayır tartışıyorlardı. İçeridekilerin hepsi söz sahibi kişilerdi. Aralarında kadınlarda vardı.
 
Orupta “Gökyüzündeki güneş bizi ısıttığı sürece bizi yok olmaktan kurtaracak güneşin kızıllığı atalarımızın düşüncesidir. Işığı görebiliyoruz. Ama gözümüz kapalı iken, gece olduğunda, vahşiliğin sevdiği, düşüncelerimizin danıştığı biricik gördüğümüz o kızıllıktır. Çünkü güneş batarken oluşan kızıllık bizim için olağan üstüdür. Uyuyan da uyanan da, yaşayan ve doğanda, atalarımızdan içimize işleyen yine o ışıktır. Kızıl ışık evet. Bu ışığı kimse eğip bükemez. Kimse ıslatıp kurutamaz. Kimse başlangıç ve son veremez.” Dedi.
 
Becerikli bir avcı olan Gatrasen sözü alıp konuşmaya başladı. “Atalarımız şimdiye kadar böyle incelikli, böyle planlı, böyle büyük bir işe kalkışmadı. Bu çabamız biz, mevsimlerin çevremizi değiştirdiği gibi bu kızıl ışık kaynağımız hem çoğalacak hem bizi, doğru ve isabetli bir hayata sevk edecek. Sorarım size bir kartal güneşin gösterdiği avını pusu kurarak elde eder. Bir aslan güneşte bulamadığı avını gecenin karanlığında pusu kurarak elde eder. Bizim farkımız ise güneş ve gece dışında bir düşünce vaktidir.Biz hayvanlar gibi sürekli yiyecek ve av peşinde değiliz. Şundan eminim bizdeki düşüncelere hayvanlar çok imreniyor.Bunu onların ruhunda görmek mümkün. Tapınak yaptığımızda bize imrenen hayvanları da taşlara işleyelim. Biz kızıl ışıktan ne elde ediyorsak onlarda elde etsin. Bir taşta ne kadar çok şeyimiz kazılıysa düşünce ışığımız çoğalacak demektir. Bir olağanüstü denge oluşturuyorsak içinde sadece bizim olmamız bizi yalnız bırakır.”
 
Orupta “Doğru söylüyorsun. Yalnız taşlara işleyeceğimiz her hayvan için atalarımızın onlar hakkında söylediği çağırmaları söyleyerek işleyelim. Kızıl ışığımıza bu sayede atalarımızın sesini de katmış oluruz.”
 
Çardaktaki bütün herkes ortada taşın üzerinde duran etlere uzandı. Kızarmış ve mis gibi kokan etleri sabaha az bir vakit kala iştahla yemeye başladılar.
 
Ortalarındaki etler kısa sürede yendi bitti. Orupta “Birazdan başlayacağımız işe süre verelim. Bu süre içinde çabaladığımız şeyi bitiremezsek anında bırakalım. Çünkü kararlaştırılmış bir şeyin dışına çıkmak uğursuzluk getirir. Ben derim ki olağan üstü yapımızı iki yaz içinde bitirelim. Kalabalık bir halkız. Bu sürenin üstesinden gelebiliriz.”
 
Çardaktakiler bu süreyi makul karşıladı. İtiraz sesi yükselmedi. Taşları iyi kullanan avcı Gatrasen “Öyleyse bir kurala daha uyalım. Benim mızrağımı her gün güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde hep işe kullanarak başlayalım.”
 
Orupta “Buda güzel bir düşünce ışığı oldu. Böyle şeyler benim aklıma zor gelir. Tapınağımız yapıldığında artık böyle şeyler aklımıza daha kolay gelecek. Çünkü görünmez ışıktan tapınağımız da içecek.”
 
Çardaktakiler ayağa kalkıp dışarıya çıktılar. Orupta “Taşların dilinden anlayanlar şimdi avcılarını seçip gelsin. Güneş bir mızrak boyu  yükselince aynı anda çabamıza başlayacağız.”
 
Kısa sürede lider Orupta’nın etrafını avcılar sardı. O an güneş yükselmişti. Orupta “Rüzgarı ve yağmuru, güneşi ve geceyi, yiyeceği ve suyu getiren bize de kolaylık getirecek. Çünkü kuracağımız tapınakta hepsini taşlarımıza, taş sütunlarımıza kazıyarak bağlamış olacağız. Şu an güneş bir mızrak boyu yükseldi. Haydi başlayalım.”
 
O an avcıları gören kadınların içleri ürperdi. Erkekleri öyle gizeme bürünmüşlerdi ki kızıl görünmez ışığı bilmeseler heybetlerine bir anlam veremezlerdi.Avcı grup ellerinde taş keskilerle uzun bir yürüyüşe çıkmıştı. Kayalık bir bölgeye geldiklerinde durdular. Usta Gatrasen’in talimatları ile avcılar üç bölgeye ayrıldı. Ellerindeki taş keskilerle kayaları oymaya başladılar.
 
Güneş sıcağından hemen yanlarında akan buz gibi su ile korunuyorlardı. Susayan işini bırakıp suyunu içiyor, tekrar işe koyuluyordu. Üç avcı grubunun da başında onları yönlendiren birer usta avcı vardı. Orupta lider olduğu halde kolayca yontulmaya başlayan kayalara dikkatli gözlerle bakıyor bundan haz alıyordu.
 
Bir akşam üzeriydi. Tapınak tam istenildiği sürede iki yazın sonunda pars ayı başlangıcında bitirildi. Artık avcılar yeni bir kimliğe kavuşmuşlardı. Kızıl güneşin insanları olmuşlardı. Hala onlar Göbeklitepe ve civarında gezmedeydiler.
 
Bir turist kafilesi üzeri örtülü Göbeklitepe kazı yerine girdiler. Turist rehberi anlatıyordu. “Burası on bin yıllık maziye ait. Bu dikili taşları nasıl yontup buraya getirmişler bir muamma. Sizlere temin edebilirim ki yeryüzünde buradan daha eski bir yapı yok. Göbeklitepe Müslümanların Kabe'sinden daha eskidir. O yüzden burada dilekleriniz daha çabuk kabul olur.”
 
İçeriye bir turist kafilesi daha girmişti. İçerisi hınca hınç dolmuştu. En son giren kafilenin içinde bir genç dikkati çekiyordu. Genç bir öğrenciydi. Diğer öğrenciler gibi dinleyen değildi. En çok o soru soruyordu. Rehbere ‘hocam’ diye hitap ediyordu. Oysa hoca öğrencileri buraya okuldan getiren kişiydi. Adı Ahmet’ti  çok soru soran.
 
Ahmet “Hocam böyle bir inşaat ancak yaz vakti yapılabilir. Ve yazında insanlar çok susar. Burayı inşa edenler suyu nereden buluyordu?” dedi.
Rehber cevap veremedi. Sustu biraz Konuştu. “Belki o zamanlarda burada bir akar su yatağı vardı. Şimdi bu yatağı burada bulmak zor.”
 
Ahmet susmuyordu. “Böyle düzenli ve garip dikitlere anlam veremedim. Sizce bu bir dinin başlangıcı mı yoksa olağan üstü doğa olaylarından etkilenme mi?” dedi.
 
Rehber “Neolitik insan sevdiğini yaşamada günümüz insandan daha özgürdü. Bu taşları yapmalarından önce neyi gördüler bilmem. Şurası kesinki mutlaka bir şeyi gördüler.”
 
Ahmet “Bence güneşin batarken ufku saran kızıllıktan etkilendiler. Bizlerde televizyondan ve bilgisayardan etkileniyoruz.  Aynı şey.”
 
Rehber “Sözlerinde doğruluk payı var.Bu tapınak o zamanın  ekranı ise görüntüleri o zaman insanının hayalleri. Tıpkı günümüz insanının boş boş oturup düş kurması gibi.”
 
Kafile bir alkış tufanı kopardı. Rehber bunu kendine anladı. Ama yanılmıştı. Kafilenin öğretmeni  rehbere “Ahmet’in açılımını anlamanız beni sevindirdi.” Dedi. Bir alkış daha koptu.Bu seferki öğretmenlerineydi.
 
Gece Ahmet o gün Göbeklitepe’deki yaşadıklarını düşündü. Sıcağından kaçtıkları brandanın altı görselleri ile şahane bir atmosferdi. Onca ilkelliğin içinde uğraşmışlar, didinmişler, dikitlerle bir tapınak inşa etmişlerdi. Ve günün insanı ise pazardan aldığı kıytırık bezleri şahane bir branda çevirmişlerdi. Ne büyük tezattı bu. Günün insanı ne eziyet çekiyordu ne cefa. İnsanlar için hayat kolaydı artık.
 
Ahmet bundan, o dikitleri dikenler kadar haz alıyordu.  Çünkü eski ile yeni zamanı kıyaslıyordu. Ahmet’in diğer bir sevindiği şey, Konya’dan çıktıkları okul gezisinin sabah, geri dönme vaktinin olmasıydı. Yine otobüse bineceklerdi. Ve uzun süre camdan dışarıya bakacaklardı.
 
Yeniden eski insanları müşahede etti. “Acaba neolitik çağın insanları da hayaller kurar mıydı. Ama ellerinde hayal kuracak malzemeleri yoktu.Varsa yoksa av hayvanları, doğa, orman ve avcıların kadınları. Belki onlar hayal kurmaya ihtiyaç duymuyorlardı. Hayal kurmak belki günümüz insanının marifetiydi.”
 
SON
 
Tuna M. Yaşar
 
ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Hayvanlar gibi sürekli av peşinde olan birde günümüz insanı...hayal kurmak kesinlikle modernizmin köleliği diyebiliriz..tatlı hayallerde beyninimizi doyurmakta keyif ama..saygılar

jale kasap 
 26.02.2019 16:56
Cevap :
Teşekkürler.   28.02.2019 17:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 231
Toplam yorum
: 20
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 331
Kayıt tarihi
: 14.09.10
 
 

Orman mühendisiyim. Arkeoloji ilgi alanım. Gezmeyi, kitap okumayı ve müzik dinlemeyi severim. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster