Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '13

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
2165
 

Gökçeada gezisi- Güneşin son battığı yer

Gökçeada gezisi- Güneşin son battığı yer
 

Bademli köyünden Kaleköy Limanı ve Semadirek adası


Son zamanlarda adalara kafayı takmış birisi olarak,  2013 Haziran sonunda Gökçeada’ya gitmekte karar kıldım ve  29 Haziran Cmt. sabahı 07.30’da yola koyuldum.Öğlen 12.00 feribotuna binebilmek için salına salına Tekirdağ üzerinden yol alırken saat 11.30 gibi Eceabat’a girmeden Kabatepe istikametine sapıp 8 km tek şeritli yol ile Kabatepe Feribot İskelesi önüne gelmeden yolda tıkanıverdik.  Önümüzde yaklaşık 150-200 araç feribot sırası bekliyordu.  Arabamdan inip ferbot iskelesi önüne gelip görevli ile konuştum ve saat 12.00 de 2 feribotun iskeleye yanaşacağını belirtti.Eğer bu 2 feribota binemezsek saat 15.00 feribotuna kadar Kabatepe Kamp yeri dibimizde ve kötü senaryo için plajı keşfetmeye başlıyorum. Şanslı bir gündeymişiz ki 2. Feribotun son 3-5 arabasından biri bizim araba idi ve vakit kaybı olmadan Gökçeada için denize açıldık. Feribot ile Gökçeada yaklaşık 1,45 saat sürüyor. Yol yorgunluğunu feribotta atıyoruz ve saat 14.00 gibi Kuzulimanı İskelesine varıyoruz.Feribottan Gökçeada’nın görünümü pek iç açıcı değil, kurak, dağlık, taşlık bir ada görüntüsü var ancak ben dış görünüşe tabii ki aldanmıyorum.Eski adı Rüzgarlı ada, Rumca adı İmroz, yani çorak topraklarda bereket anlamına gelen, Çanakkale Muhaberelerinde İtilaf devletleri’nce üs olarak kullanılan ve bu savaşlardaki Türk esirlerin tutulduğu (Eşelek köyü civarı)Gökçeada  8000 nüfusu ile Türkiyenin en büyük ve en suyu bol adası, turizmden pek de faydalanamamış, şirin, Rum’ların da halen yaşam sürdüğü köyleri , ayrıca Türkiye’nin bir zamanlar nüfus bakımından en büyük köyüne ve tek su altı milli parkına sahip, sörfe elverişili rüzgarı, altın sarısı kumsalları, şifalı çamurları ve muhteşem günbatımı manzaraları ile ziyaret edilmesi gereken bir yer olduğu kanısındayım.Feribottan iner inmez kekik kokuları eşliğinde arabanın camlarını açıp kalacağımız Kaleköy istikametine doğru devam ediyoruz. Kuzulimanı ve çevresi oldukça sakin ,yerleşim olmayan, bir plaj, feribot iskelesi ve çay bahçesinden ibaret. Dolayısıyla Bozcaadaya nazaran şaşırtcı bir düzeni var.Daha önceden rezervasyon yaptığımız kalın taşlı eski Rum evlerinden birinde eşyalarımızı bırakıp öğleden sonrayı Aydıncık (Kefaloz) plajında geçirmek için tekrar yola koyuluyoruz. Kaleköy-Aydıncık plajı yaklaşık 14 km. Harika bir plaj, berrak bir deniz görmek isterseniz buna değer derim. Suya kendimizi atıp yaklaşık 3 saat sudan çıkamadık. Hemen yanıbaşındaki Tuz golünde bir çamur banyosu yapmayı da ihmal etmedik. Plaj civarında yeme-içme, duş, şezlong-şemsiye gibi imkanlar mevcut. Bence Gökçeada’nın en iyi ve imkanları en fazla,  Bulgar, Romen ve Türk sörfçülerinden de uğrak yeri burası.Deniz keyfi biter bitmez soluğu Merkezde Türkiyenin en güzel karadut dondurmasını yiyebileceğiniz Merkez Pastanesinde soluğu alıyoruz. Tam da karadut mevsimi olduğu için dönene kadar hergün bu tadı alacağız. Gökçeadanın merkezi çok küçük, birkaç lokanta, market, fırın ve kasaptan oluşuyor. Deniz ile bağlantısı yok. Neden adanın orta yerine konuşlandırılmış pekte anlam veremedik. Adanın tek pastanesi yörenin Rum kurabiyesi Efibadem’de satıyor. Bademden yapılan değişik bir kurabiye türü, tadına bakın derim. Pazar sabahı Adanın haritasını alıp köyleri dolaşmaya başlıyoruz. Kaleköyden çıkıp merkezi geçtikten sonra Uğurlu istikametine gideceğiz ancak yol üzerinde köyleri de gezeceğiz.  İlk durağımız Tepeköy. Gerçekten adı gibi tepeye yapılmış bir köy. Pazar günü öğlen civarı köydeki Rum halkı kiliseden yeni çıkmış, köy kahvesinde mevlid düzenliyorlardı. Bu sebeple köy meydanı bayağı bir kalabalık. Köyün kilise ve sokaklarını gezdikten sonra Barba Yorgo’nun mekanına gidip şarap tadıp, satın alıyoruz. Köy küçük olduğu için gezimiz de fazla vakit almıyor. Süzme bal ve Şarap almak isterseniz bu köy ada da en uygun yer. Akşam Barba Yorgo’nun mekanında taverna düzenleniyormuş ama dik yolu gece arabayla çıkmak ve inmeyi gözümüz kesmiyor. Gece buraya uğramayı düşünmüyoruz bile.Bir sonraki durağımız Dereköy. İki köy arası yaklaşık 10 km. Adanın tek barajı da bu yol üzerinde. Ada da tüm yollar tek şeritli ve virajlı ancak asfalt olduğu için çok da kötü değil. Türkiyenin bir zamanlar nüfus bakımından en büyük köyü Dereköy, köy girişinde büyük bir kilise, dev bir çınar ağacı ile eskiden gerçekten güzel bir köy olduğunu anımsatıyor. Ama şimdi hayalet şehir.  Köyde tarihi Çamaşırhane, Türkiyenin ilk zeytinyağı fabrikası kalıntılarını görüyoruz. Köy çok büyük olduğu için Rum halkı sırayla, her gün bir mahalle, çamaşırlarını bura da yıkıyorlarmış. Çamaşırhaneye girdiğimizde ilginç bir manzara ile karşılaşıyoruz. Köyde yerleşik Muşlu bir aile koyun yünlerini yıkıyorlar. Karadut Şerbeti yapmış satıyorlardı. Ancak biz Zeytinyağı fabrikası altındaki Karadut ağacını gördüğümüz için direkt ağaca daldık. Yarım saat sonra bizde karadut gibi olduk. Her tarafımız kırmızı , üstümüz başımız battı ama ok yaydan çıkmıştı bir kere. Çünkü çok lezzetliydi. Allahtan yakında bir çeşme vardı da üst- başımıza biraz çeki düzen verdik ve temizlendik. Ada’nın birçok yerinde doğal kaynak suları çeşmelerden gürül gürül akıyor.  İçme suyu ihtiyacınızı nefis doğal su kaynaklarından karşılayabilirsiniz.Şirinköyü es geçip Uğurlu köyüne geliyoruz. Şirinköy ve Uğurlu köyleri Karadenizli  vatandaşlarımızın ikamet ettiği yeni yapılanmış köyler. Köylerde tarihi bir yapıt yok. Bizim de Uğurluya gelmemizin sebebi Türkiyenin en batı ucu olan Gizli Limanda denize girmek. 2 km uzunluğunda geniş bir plajda balıklar ile yüzmek isterseniz aradığınız yer burasıdır. Ancak suyun berraklığı ile beraber girer girmez derin olduğunu da belirtmek isterim. Yüzme bilmeyen ve ufak çocuklu aileler Aydıncık plajını tercih etmelidirler. Köyün diğer tarafında, Milli Eğitim Bakanlığı Tesisleri ile Mavi Su Hotelin bulunduğu civarda da bir plaj bulunuyor ancak Gizli Limanda ki gibi su berrak değil ama derin de değil.Adını sıkça duyduğum bu mevkii’ye yakın konumdaki Laz koyuna uğramadan Kaleköy istikametine geri dönüyoruz. Dönüş yolu üzerinde Merkeze çok yakın olan Zeytinli köyüne giriyoruz. Adanın Kaleköy ile birlikte turizme en adapte olmuş köyünde, meydanda konuşlandırılmış kahvelerde dibek kahvesi içmenin zamanı gelmişti. Madamın ve Beşiktaşlı Hristo’nun kahvesi kapalı olduğu için ünlü manken Nefise Karatayın babası  Orhan Karatayın şirin kahvesinde dibek kahvesini içiyoruz.  Köyün girişinde cicirya yapan bir yer de var.(Rumların yöresel pizzası). Ancak biz merkezde tabelasını gördüğümüz yerde yiyeceğimizi önceden kararlaştırdığımız için burayı es geçtik.  Dar sokaklar ve meydanı turladıktan sonra merkeze cicirya yemek için uğruyoruz. Ancak daha önceden gözümüze kestirdiğimiz mekan “Zeytinli köydeki şubemizde yapıyoruz, burada yok “demez mi ? Meğerse bu arkadaşlar Ciciryanın patentini almışlar ve Zeytinli köydeki mekan harici kimse cicirya yapamıyormuş. Adaya ait bir lezzeti bu şekilde yok etmişler ama farkında değiller galiba. Kısaca bu lezzeti tadamadık.  Aksam için biz de oğlak tandır hazırlatıp adanın bir diğer meşhur lezzetini yemiş olduk. Akşamları yapılacak en güzel şey Yukarı Kaleköye çıkıp gün batımı ve Yunanistan’a ait Semadirek adasını izlemek veya Kaleköy limanda yürüyüş yapıp, hediyelik eşyalar vs. bakıp, oradaki lokanta ve barlarda adanın serin akşam havasını solumak. Yukarı Kaleköy’deki Mustafanın kayfesi her akşam bir diğer mekanımız oldu. Adanın lezzetlerinden Sakızlı muhallebi için Mustafanın kayfesini her akşam ziyaret ettik. Koca çınar ağacı ve Tarihi Kilisenin yanında, manzarası ile burası insanı çok rahatlatan bir mekan. Adaya gelirseniz en az bir kere uğrayın.Pazartesi sabahı ilk durak, bir diğer Rum köyü Eski Bademli. Yeni Bademli ve Kaleköye çok yakın olan bu köyde ben kimseyi görmedim. Her yerde keçi-koyun kol geziyor. Adanın neredeyse her yerinde zaten keçileri sık sık göreceksiniz. Araba kullanırken yolunuza çıkmasınlar yeter.)) Burada da karadut ziyafeti için bir ağaca dalıyoruz. Sonra buradaki Tarihi çamaşırhane ve koca çınarı zor da olsa buluyoruz. Köy küçük ama danışacak bir insan bulmak zor. Tarihi çamaşırhane de ellerimizi yıkıyoruz. Çamaşırhane kullanılmasa da hala su akıyor. Zaten adanın en bol iki şeyi su ve keçi bir de adanın her tarafında, dağlarda vs. yetişen o güzel pembe çiçekler. Dimitri’nin kahvesine gidelim dedik ama o da kapalıydı. Kilise ise sürekli kapalı imiş.  Bakımlı bir köy ama sessizlik beni ürküttü. Köyde 2 saat durduk bizim gibi bir aile gelmiş gezmek için onun haricinde in cin top oynuyor. Köyden çıkıp kaldığımız yere çok yakın Türkiyenin tek su altı milli parkı Yıldız koyuna gidiyoruz. Aslında burası genelde dalmak için elverişli bir yer. Sadece yüzmek ve serinlemek isterseniz, plajı hem küçük hem de taşlık. Ama Kaleköy ve Yeni Bademli de konaklayanlara yürüme mesafesinde olduğu için yine de Aydıncık ile beraber en çok tercih edilen plaj.Peynir Kayalıklarını karadan görülemediği için görme imkanım olmadı. Türkiye’de güneşin en son battığı yer, Bozcaadaya nazaran daha bakir, organik tarımın yapıldığı, astım hastalarına iyi gelen havası ile Gökçeada gerçekten görülmeye değer. Son zamanlarda adalara kafayı takmış birisi olarak,  2013 Haziran sonunda Gökçeada’ya gitmekte karar kıldım ve  29 Haziran Cmt. sabahı 07.30’da yola koyuldum.

Öğlen 12.00 feribotuna binebilmek için salına salına Tekirdağ üzerinden yol alırken saat 11.30 gibi Eceabat’a girmeden Kabatepe istikametine sapıp 8 km tek şeritli yol ile Kabatepe Feribot İskelesi önüne gelmeden yolda tıkanıverdik. Önümüzde yaklaşık 150-200 araç feribot sırası bekliyordu. Arabamdan inip ferbot iskelesi önüne gelip görevli ile konuştum ve saat 12.00 de 2 feribotun iskeleye yanaşacağını belirtti.

Eğer bu 2 feribota binemezsek saat 15.00 feribotuna kadar Kabatepe Kamp yeri dibimizde ve kötü senaryo için plajı keşfetmeye başlıyorum. Şanslı bir gündeymişiz ki 2. Feribotun son 3-5 arabasından biri bizim araba idi ve vakit kaybı olmadan Gökçeada için denize açıldık. Feribot ile Gökçeada yaklaşık 1,45 saat sürüyor. Yol yorgunluğunu feribotta atıyoruz ve saat 14.00 gibi Kuzulimanı İskelesine varıyoruz.

Feribottan Gökçeada’nın görünümü pek iç açıcı değil, kurak, dağlık, taşlık bir ada görüntüsü var ancak ben dış görünüşe tabii ki aldanmıyorum.

Eski adı Rüzgarlı ada, Rumca adı İmroz, yani çorak topraklarda bereket anlamına gelen, Çanakkale Muhaberelerinde İtilaf devletleri’nce üs olarak kullanılan ve bu savaşlardaki Türk esirlerin tutulduğu (Eşelek köyü civarı)Gökçeada  8000 nüfusu ile Türkiyenin en büyük ve en suyu bol adası, turizmden pek de faydalanamamış, şirin, Rum’ların da halen yaşam sürdüğü köyleri , ayrıca Türkiye’nin bir zamanlar nüfus bakımından en büyük köyüne ve tek su altı milli parkına sahip, sörfe elverişili rüzgarı, altın sarısı kumsalları, şifalı çamurları ve muhteşem günbatımı manzaraları ile ziyaret edilmesi gereken bir yer olduğu kanısındayım.

Feribottan iner inmez kekik kokuları eşliğinde arabanın camlarını açıp kalacağımız Kaleköy istikametine doğru devam ediyoruz. Kuzulimanı ve çevresi oldukça sakin ,yerleşim olmayan, bir plaj, feribot iskelesi ve çay bahçesinden ibaret. Dolayısıyla Bozcaadaya nazaran şaşırtcı bir düzeni var.

Daha önceden rezervasyon yaptığımız kalın taşlı eski Rum evlerinden birinde eşyalarımızı bırakıp öğleden sonrayı Aydıncık (Kefaloz) plajında geçirmek için tekrar yola koyuluyoruz. Kaleköy-Aydıncık plajı yaklaşık 14 km. Harika bir plaj, berrak bir deniz görmek isterseniz buna değer derim. Suya kendimizi atıp yaklaşık 3 saat sudan çıkamadık. Hemen yanıbaşındaki Tuz golünde bir çamur banyosu yapmayı da ihmal etmedik. Plaj civarında yeme-içme, duş, şezlong-şemsiye gibi imkanlar mevcut. Bence Gökçeada’nın en iyi ve imkanları en fazla,  Bulgar, Romen ve Türk sörfçülerinden de uğrak yeri burası.

Deniz keyfi biter bitmez soluğu Merkezde Türkiyenin en güzel karadut dondurmasını yiyebileceğiniz Merkez Pastanesinde soluğu alıyoruz. Tam da karadut mevsimi olduğu için dönene kadar hergün bu tadı alacağız. Gökçeadanın merkezi çok küçük, birkaç lokanta, market, fırın ve kasaptan oluşuyor. Deniz ile bağlantısı yok. Neden adanın orta yerine konuşlandırılmış pekte anlam veremedik. Adanın tek pastanesi yörenin Rum kurabiyesi Efibadem’de satıyor. Bademden yapılan değişik bir kurabiye türü, tadına bakın derim.

Pazar sabahı Adanın haritasını alıp köyleri dolaşmaya başlıyoruz. Kaleköyden çıkıp merkezi geçtikten sonra Uğurlu istikametine gideceğiz ancak yol üzerinde köyleri de gezeceğiz.  İlk durağımız Tepeköy. Gerçekten adı gibi tepeye yapılmış bir köy. Pazar günü öğlen civarı köydeki Rum halkı kiliseden yeni çıkmış, köy kahvesinde mevlid düzenliyorlardı. Bu sebeple köy meydanı bayağı bir kalabalık. Köyün kilise ve sokaklarını gezdikten sonra Barba Yorgo’nun mekanına gidip şarap tadıp, satın alıyoruz. Köy küçük olduğu için gezimiz de fazla vakit almıyor. Süzme bal ve Şarap almak isterseniz bu köy ada da en uygun yer. Akşam Barba Yorgo’nun mekanında taverna düzenleniyormuş ama dik yolu gece arabayla çıkmak ve inmeyi gözümüz kesmiyor. Gece buraya uğramayı düşünmüyoruz bile.

Bir sonraki durağımız Dereköy. İki köy arası yaklaşık 10 km. Adanın tek barajı da bu yol üzerinde. Ada da tüm yollar tek şeritli ve virajlı ancak asfalt olduğu için çok da kötü değil. Türkiyenin bir zamanlar nüfus bakımından en büyük köyü Dereköy, köy girişinde büyük bir kilise, dev bir çınar ağacı ile eskiden gerçekten güzel bir köy olduğunu anımsatıyor. Ama şimdi hayalet şehir.  Köyde tarihi Çamaşırhane, Türkiyenin ilk zeytinyağı fabrikası kalıntılarını görüyoruz. Köy çok büyük olduğu için Rum halkı sırayla, her gün bir mahalle, çamaşırlarını bura da yıkıyorlarmış. Çamaşırhaneye girdiğimizde ilginç bir manzara ile karşılaşıyoruz. Köyde yerleşik Muşlu bir aile koyun yünlerini yıkıyorlar. Karadut Şerbeti yapmış satıyorlardı. Ancak biz Zeytinyağı fabrikası altındaki Karadut ağacını gördüğümüz için direkt ağaca daldık. Yarım saat sonra bizde karadut gibi olduk. Her tarafımız kırmızı , üstümüz başımız battı ama ok yaydan çıkmıştı bir kere. Çünkü çok lezzetliydi. Allahtan yakında bir çeşme vardı da üst- başımıza biraz çeki düzen verdik ve temizlendik. Ada’nın birçok yerinde doğal kaynak suları çeşmelerden gürül gürül akıyor.  İçme suyu ihtiyacınızı nefis doğal su kaynaklarından karşılayabilirsiniz.

Şirinköyü es geçip Uğurlu köyüne geliyoruz. Şirinköy ve Uğurlu köyleri Karadenizli  vatandaşlarımızın ikamet ettiği yeni yapılanmış köyler. Köylerde tarihi bir yapıt yok. Bizim de Uğurluya gelmemizin sebebi Türkiyenin en batı ucu olan Gizli Limanda denize girmek. 2 km uzunluğunda geniş bir plajda balıklar ile yüzmek isterseniz aradığınız yer burasıdır. Ancak suyun berraklığı ile beraber girer girmez derin olduğunu da belirtmek isterim. Yüzme bilmeyen ve ufak çocuklu aileler Aydıncık plajını tercih etmelidirler. Köyün diğer tarafında, Milli Eğitim Bakanlığı Tesisleri ile Mavi Su Hotelin bulunduğu civarda da bir plaj bulunuyor ancak Gizli Limanda ki gibi su berrak değil ama derin de değil.

Adını sıkça duyduğum bu mevkii’ye yakın konumdaki Laz koyuna uğramadan Kaleköy istikametine geri dönüyoruz. Dönüş yolu üzerinde Merkeze çok yakın olan Zeytinli köyüne giriyoruz. Adanın Kaleköy ile birlikte turizme en adapte olmuş köyünde, meydanda konuşlandırılmış kahvelerde dibek kahvesi içmenin zamanı gelmişti. Madamın ve Beşiktaşlı Hristo’nun kahvesi kapalı olduğu için ünlü manken Nefise Karatayın babası  Orhan Karatayın şirin kahvesinde dibek kahvesini içiyoruz.  Köyün girişinde cicirya yapan bir yer de var.(Rumların yöresel pizzası). Ancak biz merkezde tabelasını gördüğümüz yerde yiyeceğimizi önceden kararlaştırdığımız için burayı es geçtik.  Dar sokaklar ve meydanı turladıktan sonra merkeze cicirya yemek için uğruyoruz. Ancak daha önceden gözümüze kestirdiğimiz mekan “Zeytinli köydeki şubemizde yapıyoruz, burada yok “demez mi ? Meğerse bu arkadaşlar Ciciryanın patentini almışlar ve Zeytinli köydeki mekan harici kimse cicirya yapamıyormuş. Adaya ait bir lezzeti bu şekilde yok etmişler ama farkında değiller galiba. Kısaca bu lezzeti tadamadık.  Aksam için biz de oğlak tandır hazırlatıp adanın bir diğer meşhur lezzetini yemiş olduk. Akşamları yapılacak en güzel şey Yukarı Kaleköye çıkıp gün batımı ve Yunanistan’a ait Semadirek adasını izlemek veya Kaleköy limanda yürüyüş yapıp, hediyelik eşyalar vs. bakıp, oradaki lokanta ve barlarda adanın serin akşam havasını solumak. Yukarı Kaleköy’deki Mustafanın kayfesi her akşam bir diğer mekanımız oldu. Adanın lezzetlerinden Sakızlı muhallebi için Mustafanın kayfesini her akşam ziyaret ettik. Koca çınar ağacı ve Tarihi Kilisenin yanında, manzarası ile burası insanı çok rahatlatan bir mekan. Adaya gelirseniz en az bir kere uğrayın.

Pazartesi sabahı ilk durak, bir diğer Rum köyü Eski Bademli. Yeni Bademli ve Kaleköye çok yakın olan bu köyde ben kimseyi görmedim. Her yerde keçi-koyun kol geziyor. Adanın neredeyse her yerinde zaten keçileri sık sık göreceksiniz. Araba kullanırken yolunuza çıkmasınlar yeter.)) Burada da karadut ziyafeti için bir ağaca dalıyoruz. Sonra buradaki Tarihi çamaşırhane ve koca çınarı zor da olsa buluyoruz. Köy küçük ama danışacak bir insan bulmak zor. Tarihi çamaşırhane de ellerimizi yıkıyoruz. Çamaşırhane kullanılmasa da hala su akıyor. Zaten adanın en bol iki şeyi su ve keçi bir de adanın her tarafında, dağlarda vs. yetişen o güzel pembe çiçekler. Dimitri’nin kahvesine gidelim dedik ama o da kapalıydı. Kilise ise sürekli kapalı imiş.  Bakımlı bir köy ama sessizlik beni ürküttü. Köyde 2 saat durduk bizim gibi bir aile gelmiş gezmek için,onların haricinde in cin top oynuyor. Köyden çıkıp kaldığımız yere çok yakın Türkiyenin tek su altı milli parkı Yıldız koyuna gidiyoruz. Aslında burası genelde dalmak için elverişli bir yer. Sadece yüzmek ve serinlemek isterseniz, plajı hem küçük hem de taşlık. Ama Kaleköy ve Yeni Bademli de konaklayanlara yürüme mesafesinde olduğu için yine de Aydıncık ile beraber en çok tercih edilen plaj.

Peynir Kayalıklarını karadan görülemediği için görme imkanım olmadı.

Türkiye’de güneşin en son battığı yer, Bozcaadaya nazaran daha bakir, organik tarımın yapıldığı, astım hastalarına iyi gelen havası ile Gökçeada gerçekten görülmeye değer. 

Son zamanlarda adalara kafayı takmış birisi olarak, 2013 Haziran sonunda Gökçeada’ya gitmekte karar kıldım ve 29 Haziran Cmt. sabahı 07.30’da yola koyuldum. Öğlen 12.00 feribotuna binebilmek için salına salına Tekirdağ üzerinden yol alırken saat 11.30 gibi Eceabat’a girmeden Kabatepe istikametine sapıp 8 km tek şeritli yol ile Kabatepe Feribot İskelesi önüne gelmeden yolda tıkanıverdik. Önümüzde yaklaşık 150-200 araç feribot sırası bekliyordu. Arabamdan inip ferbot iskelesi önüne gelip görevli ile konuştum ve saat 12.00 de 2 feribotun iskeleye yanaşacağını belirtti. Eğer bu 2 feribota binemezsek saat 15.00 feribotuna kadar Kabatepe Kamp yeri dibimizde ve kötü senaryo için plajı keşfetmeye başlıyorum. Şanslı bir gündeymişiz ki 2. Feribotun son 3-5 arabasından biri bizim araba idi ve vakit kaybı olmadan Gökçeada için denize açıldık. Feribot ile Gökçeada yaklaşık 1,45 saat sürüyor. Yol yorgunluğunu feribotta atıyoruz ve saat 14.00 gibi Kuzulimanı İskelesine varıyoruz.

Feribottan Gökçeada’nın görünümü pek iç açıcı değil, kurak, dağlık, taşlık bir ada görüntüsü var ancak ben dış görünüşe tabii ki aldanmıyorum. Eski adı Rüzgarlı ada, Rumca adı İmroz, yani çorak topraklarda bereket anlamına gelen, Çanakkale Muhaberelerinde İtilaf devletleri’nce üs olarak kullanılan ve bu savaşlardaki Türk esirlerin tutulduğu (Eşelek köyü civarı) Gökçeada  8000 nüfusu ile Türkiye'nin en büyük ve en suyu bol adası, turizmden pek de faydalanamamış, şirin, Rum’ların da halen yaşam sürdüğü köyleri , ayrıca Türkiye’nin bir zamanlar nüfus bakımından en büyük köyüne ve tek su altı milli parkına sahip, sörfe elverişili rüzgarı, altın sarısı kumsalları, şifalı çamurları ve muhteşem günbatımı manzaraları ile ziyaret edilmesi gereken bir yer olduğu kanısındayım.

Feribottan iner inmez kekik kokuları eşliğinde arabanın camlarını açıp kalacağımız Kaleköy istikametine doğru devam ediyoruz. Kuzulimanı ve çevresi oldukça sakin, yerleşim olmayan, bir plaj, feribot iskelesi ve çay bahçesinden ibaret. Dolayısıyla Bozcaada'ya nazaran şaşırtcı bir düzeni var. Daha önceden rezervasyon yaptığımız kalın taşlı eski Rum evlerinden birinde eşyalarımızı bırakıp öğleden sonrayı Aydıncık (Kefaloz) plajında geçirmek için tekrar yola koyuluyoruz. Kaleköy-Aydıncık plajı yaklaşık 14 km. Harika bir plaj, berrak bir deniz görmek isterseniz buna değer derim. Suya kendimizi atıp yaklaşık 3 saat sudan çıkamadık. Hemen yanıbaşındaki Tuz golünde bir çamur banyosu yapmayı da ihmal etmedik. Plaj civarında yeme-içme, duş, şezlong-şemsiye gibi imkanlar mevcut. Bence Gökçeada’nın en iyi ve imkanları en fazla,  Bulgar, Romen ve Türk sörfçülerinden de uğrak yeri burası.

Deniz keyfi biter bitmez soluğu Merkezde Türkiye'nin en güzel karadut dondurmasını yiyebileceğiniz Merkez Pastanesi'nde soluğu alıyoruz. Tam da karadut mevsimi olduğu için dönene kadar hergün bu tadı alacağız. Gökçeada'nın merkezi çok küçük, birkaç lokanta, market, fırın ve kasaptan oluşuyor. Deniz ile bağlantısı yok. Neden adanın orta yerine konuşlandırılmış pek de anlam veremedik. Adanın tek pastanesi yörenin Rum kurabiyesi Efibadem’de satıyor. Bademden yapılan değişik bir kurabiye türü, tadına bakın derim.

Pazar sabahı Adanın haritasını alıp köyleri dolaşmaya başlıyoruz. Kaleköy'den çıkıp merkezi geçtikten sonra Uğurlu istikametine gideceğiz ancak yol üzerinde köyleri de gezeceğiz. İlk durağımız Tepeköy. Gerçekten adı gibi tepeye yapılmış bir köy. Pazar günü öğlen civarı köydeki Rum halkı kiliseden yeni çıkmış, köy kahvesinde mevlid düzenliyorlardı. Bu sebeple köy meydanı bayağı bir kalabalık. Köyün kilise ve sokaklarını gezdikten sonra Barba Yorgo’nun mekanına gidip şarap tadıp, satın alıyoruz. Köy küçük olduğu için gezimiz de fazla vakit almıyor. Süzme bal ve Şarap almak isterseniz bu köy ada da en uygun yer. Akşam Barba Yorgo’nun mekanında taverna düzenleniyormuş ama dik yolu gece arabayla çıkmak ve inmeyi gözümüz kesmiyor. Gece buraya uğramayı düşünmüyoruz bile.

Bir sonraki durağımız Dereköy. İki köy arası yaklaşık 10 km. Adanın tek barajı da bu yol üzerinde. Ada da tüm yollar tek şeritli ve virajlı ancak asfalt olduğu için çok da kötü değil. Türkiye'nin bir zamanlar nüfus bakımından en büyük köyü Dereköy, köy girişinde büyük bir kilise, dev bir çınar ağacı ile eskiden gerçekten güzel bir köy olduğunu anımsatıyor. Ama şimdi hayalet şehir. Köyde tarihi Çamaşırhane, Türkiye'nin ilk zeytinyağı fabrikası kalıntılarını görüyoruz. Köy çok büyük olduğu için Rum halkı sırayla, her gün bir mahalle, çamaşırlarını bura da yıkıyorlarmış. Çamaşırhaneye girdiğimizde ilginç bir manzara ile karşılaşıyoruz. Köyde yerleşik Muşlu bir aile koyun yünlerini yıkıyorlar. Karadut Şerbeti yapmış satıyorlardı. Ancak biz Zeytinyağı fabrikası altındaki Karadut ağacını gördüğümüz için direkt ağaca daldık. Yarım saat sonra bizde karadut gibi olduk. Her tarafımız kırmızı, üstümüz başımız battı ama ok yaydan çıkmıştı bir kere. Çünkü çok lezzetliydi. Allah'tan yakında bir çeşme vardı da üst- başımıza biraz çeki düzen verdik ve temizlendik. Ada’nın birçok yerinde doğal kaynak suları çeşmelerden gürül gürül akıyor. İçme suyu ihtiyacınızı nefis doğal su kaynaklarından karşılayabilirsiniz.

Şirinköyü es geçip Uğurlu köyüne geliyoruz. Şirinköy ve Uğurlu köyleri Karadenizli  vatandaşlarımızın ikamet ettiği yeni yapılanmış köyler. Köylerde tarihi bir yapıt yok. Bizim de Uğurluya gelmemizin sebebi Türkiye'nin en batı ucu olan Gizli Limanda denize girmek. 2 km uzunluğunda geniş bir plajda balıklar ile yüzmek isterseniz aradığınız yer burasıdır. Ancak suyun berraklığı ile beraber girer girmez derin olduğunu da belirtmek isterim. Yüzme bilmeyen ve ufak çocuklu aileler Aydıncık plajını tercih etmelidirler. Köyün diğer tarafında, Milli Eğitim Bakanlığı Tesisleri ile Mavi Su Hotelin bulunduğu civarda da bir plaj bulunuyor ancak Gizli Limanda ki gibi su berrak değil ama derin de değil.

Adını sıkça duyduğum bu mevkii’ye yakın konumdaki Laz koyuna uğramadan Kaleköy istikametine geri dönüyoruz. Dönüş yolu üzerinde Merkeze çok yakın olan Zeytinli köyüne giriyoruz. Adanın Kaleköy ile birlikte turizme en adapte olmuş köyünde, meydanda konuşlandırılmış kahvelerde dibek kahvesi içmenin zamanı gelmişti. Madamın ve Beşiktaşlı Hristo’nun kahvesi kapalı olduğu için ünlü manken Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın şirin kahvesinde dibek kahvesini içiyoruz. Köyün girişinde cicirya yapan bir yer de var.(Rumların yöresel pizzası). Ancak biz merkezde tabelasını gördüğümüz yerde yiyeceğimizi önceden kararlaştırdığımız için burayı es geçtik. Dar sokaklar ve meydanı turladıktan sonra merkeze cicirya yemek için uğruyoruz. Ancak daha önceden gözümüze kestirdiğimiz mekan “Zeytinli köydeki şubemizde yapıyoruz, burada yok “demez mi ? Meğerse bu arkadaşlar Ciciryanın patentini almışlar ve Zeytinli köydeki mekan harici kimse cicirya yapamıyormuş. Adaya ait bir lezzeti bu şekilde yok etmişler ama farkında değiller galiba. Kısaca bu lezzeti tadamadık. Aksam için biz de oğlak tandır hazırlatıp adanın bir diğer meşhur lezzetini yemiş olduk. Akşamları yapılacak en güzel şey Yukarı Kaleköy'e çıkıp gün batımı ve Yunanistan’a ait Semadirek adasını izlemek veya Kaleköy limanda yürüyüş yapıp, hediyelik eşyalar vs. bakıp, oradaki lokanta ve barlarda adanın serin akşam havasını solumak. Yukarı Kaleköy’deki Mustafa'nın kayfesi her akşam bir diğer mekanımız oldu. Adanın lezzetlerinden Sakızlı muhallebi için Mustafa'nın kayfesini her akşam ziyaret ettik. Koca çınar ağacı ve Tarihi Kilisenin yanında, manzarası ile burası insanı çok rahatlatan bir mekan. Adaya gelirseniz en az bir kere uğrayın.

Pazartesi sabahı ilk durak, bir diğer Rum köyü Eski Bademli. Yeni Bademli ve Kaleköy'e çok yakın olan bu köyde ben kimseyi görmedim. Her yerde keçi-koyun kol geziyor. Adanın neredeyse her yerinde zaten keçileri sık sık göreceksiniz. Araba kullanırken yolunuza çıkmasınlar yeter.)) Burada da karadut ziyafeti için bir ağaca dalıyoruz. Sonra buradaki Tarihi çamaşırhane ve koca çınarı zor da olsa buluyoruz. Köy küçük ama danışacak bir insan bulmak zor. Tarihi çamaşırhane de ellerimizi yıkıyoruz. Çamaşırhane kullanılmasa da hala su akıyor. Zaten adanın en bol iki şeyi su ve keçi bir de adanın her tarafında, dağlarda vs. yetişen o güzel pembe çiçekler. Dimitri’nin kahvesine gidelim dedik ama o da kapalıydı. Kilise ise sürekli kapalı imiş. Bakımlı bir köy ama sessizlik beni ürküttü. Köyde 2 saat durduk bizim gibi bir aile gelmiş gezmek için onun haricinde in cin top oynuyor. Köyden çıkıp kaldığımız yere çok yakın Türkiye'nin tek su altı milli parkı Yıldız koyuna gidiyoruz. Aslında burası genelde dalmak için elverişli bir yer. Sadece yüzmek ve serinlemek isterseniz, plajı hem küçük hem de taşlık. Ama Kaleköy ve Yeni Bademli de konaklayanlara yürüme mesafesinde olduğu için yine de Aydıncık ile beraber en çok tercih edilen plaj. Peynir Kayalıklarını karadan görülemediği için görme imkanım olmadı.

Türkiye’de güneşin en son battığı yer, Bozcaada'ya nazaran daha bakir, organik tarımın yapıldığı, astım hastalarına iyi gelen havası ile Gökçeada gerçekten görülmeye değer. .

http://bloged.milliyet.com.tr/Blog/BlogDetail.aspx?BlogID=422444 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 38
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 4155
Kayıt tarihi
: 07.01.12
 
 

Küçüklüğümde yaramaz bir çocukmuşum, delirdiğim zamanlar kimse zaptedemezmiş beni. En büyük örneğ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster