Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ekim '07

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
1757
 

Gökyaşı

Gökyaşı
 

Zamanın olmadığı günlerdendi. Saat yok, ay yok, yıl yoktu… İsimlerini duyuyordum ama ne demek olduğunu bile bilmiyordum daha. Zaman belirteçlerine ihtiyacımız yoktu o yaşlarda. Sahte saat yapmayı öğrenmiştik kendi aramızda. Sol kolumuzda, saat takılan yeri sıkıca ısırınca, diş izlerinden yapılan bir şeydi bizim için saat.

Bahçeler bizimdi. Sebepsiz bir şekilde bağırarak koştuğumuz bahçeler vardı. Sebebimiz vardı aslında, sebep: çocuk olmamızdı. İlk dostluk hatta ilk aşkların yeşerdiği bahçelerdi. Yedi yaşıma kadar Ankara’ da Yenimahalle’ de oturuyorduk. Herkesin bahçesi vardı o zamanlar. Biz taşındıktan birkaç yıl sonra bizim oturduğumuz iki katlı ev yıkılmış ve o kocaman bahçeye birkaç tane apartman yapılmış. Sadece beş kişinin yaşadığı o evin yerinde yüzlerce kişinin yaşadığı apartmanlar varmış şimdi.

Bahçemizde beş tane kayısı ağacı vardı, çekirdek ailemizle eş. Evin en küçüğü olarak en küçük olan ağaç da benim ağacımdı. Ablam ve ağabeyimin ağaçları büyüktü, tırmanıp çıkarlardı üzerine. Ben korkar çıkamazdım, kendi ağacımın yanına giderdim sessizce. Şimdi hâlâ, ablam ve ağbim, hayattaki her ağaca tırmanırken ben sessiz bir şekilde köşemde izlerim onları…

Benim için zaman, bir kolumdaki diş izleri, bir de o ağacın halleriydi. Mevsimler o ağacın üzerinden gelip geçerdi. En üzücü olan ise sonbahardaki haliydi. Bütün yaprakları tek tek sararıp dökülürdü. Kendimle özleştirmiştim o ağacı. Ben sapasağlam duruyordum ama ağaç gün be gün gidiyordu gözümün önünde. Üzülüyordum. Sonbahar keder demekti benim için. Hiç sevmezdim. Gözümün içine baka baka sarartırdı herşeyi. Sinirlenirdim. Üstüne yağmurlar başlardı. Bak, tek üzülen ben değilim, derdim. Ağlıyor gökyüzü.

Mavi olmasını beklerdim yağmur tanelerinin, gökyüzünden dökülmüyor muydu? Ama mavi değildi. Sonbaharın işiydi bence. Sonbahar mavisini de çalmıştı yağmurun. Kendi kendime cevap arıyordum. Maviliklerden kopup geliyordu ama mavisi çalınmıştı. Acaba damla damla yağdığı için mi rengi gözükmüyordu? Bardağa doldursam damlaları mavi olur muydu? Bizim gözyaşımız gibi o da tuzlu muydu acaba? Ağzımı açıp denk getirmeye çalışıyordum taneleri. Tuzu da yoktu. Onu da almıştı sonbahar! Bir tek beni değil ağacımı ve yağmuru da üzüyordu sonbahar! Yağmurlar artmaya başlayınca annem eve çağırırdı erkenden. Yazın geç saatlere kadar dışarıda, bağıra bağıra, çığlık çığlık oynuyorken daha öğle vakti olmasına rağmen hepimiz teker teker çağırılıyor ve itiraz bile edemeden sessiz sedasız, tıpış tıpış evlerimize giriyorduk. Annem de korkuyordu galiba sonbahardan. Bana bir şey yapar diye korumak istiyordu. Bacak kadar boyumla karşısında duramazdım sonbaharın. Sonbahar kaybedişti benim için. Ve kaybetmeye razı oluş…

Sonbaharın tek güzel yanı ise tuzsuz ve renksiz yağmurlarıydı. Çatıya her değişinde çıkardığı o ses… Bu sesi apartmanda yaşayanlar bilmiyordur, ne acı! Yağabilme olgunluğuna erişmiş cama vuran taneler… Camdan dışarıyı seyrederim, kaçışan insanları izlerim. Bu kaçış birkaç dakika sürer, biraz sonra sokakta kimse kalmaz. Şemsiyemi kapıp dışarı çıkarım. Yarı yolda şemsiyeyi kapatıp, kendimi yağmurlara bırakırım.

Hatırlıyor musun o günü? Okuldan dönüyordum. Büyümüştüm yani. Saati, ayları hatta mevsimleri bile öğrenmiştim. Malesef yağmurun nasıl oluştuğu da öğretilmişti. Gökyüzünün gözyaşı değildi yağmur, maviyi ve tuzu aramıyordum artık. Büyümüştüm işte! Ya şemsiye taşıyor, ya da kaçıyordum yağmurdan. Şemsiye yoktu yanımda o gün. Koşuyordum eve. Sen seslendin. Dönüp baktım “Koşsana” dedim sana. Sende “Dursana” dedin bana. Durdum. Sonbahar razı oluştu. Razı oldum duruşuna. Beraber yürüdük. Yağmur gökyüzünden değil bu sefer saçlarımdan yağıyordu sanki. Senin kafandan direk inişe geçen yağmur, benim saçlarımdan damla damla yağıyordu, sırılsıklamdık. Sigaranı yakmaya çalışıyordun ama çakmağı yakamıyordun bir türlü. Ellerimin arasına aldım ateşi, yandı. Sırılsıklamdık. Eve döndüğümde üzerimdekileri çıkartmadan Bülent Ortaçgil’ in Yağmur’ unu çaldım. Bir daha çaldım ve bir daha, bir daha. Ve hala…

<ı>Bugün Yağmur
Bir Kadın Saçıdır
Yeryüzüne Dökülen
Upuzun İnce İnce
Karanlık Kokulu
Sen ki Aşk da Aldatıldın
Yüreğin Taş Parçası
Dinle Yağmuru Dinle
Teselli Bul Türküsünden
Herşey Olur Herşey Büyür
Herşey Geçer Hayat Kalır

O gün yağmur saçlarımdan yeryüzüne yağmıştı. Ve birkaç sonbahar sonra yüreğim taş parçasına dönmüştü. Her şey ama her şey büyümüştü ve ben de…

Lise ikinci sınıftaydım. Okulda milli bayram için yapılacak gösteride birkaç parça çalmamız gerekiyordu. Çalınacak parçalar bize bırakılmıştı. Listeyi oluşturdum, en sona da Şebnem Ferah’ tan Yağmur’ u ekledim (yetkimi kötüye kullandım, günün anlam ve önemiyle hiçbir ilgisi yoktu). Ve provalarda da en çok ona çalıştık. Dersanedeki bir arkadaşım da durumdan haberdardı. Aslında o sadece bir arkadaş değildi benim için. Ama ben onun için öyle olduğumu sanıyordum. Provalara o da katılmaya başladı. O zamanlar bizim için paha biçilemez, efsane Fender elektro gitarını bana verdi. Gitarlarımızı değiş tokuş yaptık, bir tarafta benim klasik (hatta bayağı klasik olmuş) gitarım, diğer tarafta benim olsa dokundurmaya bile kıyamayacağım bir Fender… Aşk gitar olmuştu ve elimdeydi. Dilimde ise yağmur;
<ı>
Beni sevmezsen yağmurları sev
Bulutlar ağlasın sen gül güneş doğsun yeniden…

Kaç yağmur daha yağdı, kaç sonbahar geçti…
Günler bitmek bilmiyor, zaman işkence yapabiliyordu insanlara. Ama mevsimler gelip geçiyordu anlamadığım bir hızla. Üniversitedeydim.
Yine yağmur…
Yağmur…
Yağmur yağıyordu. O gün de kutsal ucubemle (ne onla ne onsuz olamadığım) okula gidiyorduk. Üç yıldır üst üste kaldığımız dersin sınavı vardı. Gece boyunca ders çalışmamış konuşmuştuk geçmişi. Üniversiteden mezun olamayacağımızı düşünüyorduk o zamanlar. Bir yıl daha uzatabilirdik üniversiteyi yani. Provakatör bir şekilde teybe Teoman’ ın kasedini koydum. “Yağmur” çalıyordu. Biz de (söylemek denemez) Yağmur’ u bağırıyorduk arabada. Üniversiteye birkaç km kalmışken U dönüşü yaptık. Özgürlüğü seçtik.

<ı>Oysa ki özgürlüğü seçmek
Başka vücutlar sevmek
Bir şehri tam kalbinden
Beyninden
Vurup gitmek
Var aklımda
Bir yağmur çok uzaklardan
Çağırıyor
Gelirsen, severim
Diyor…

Ankarayı tam kalbinden beyninden vurup İzmir’ e gitmeye karar verdik. Mutluluk İzmir’ den çağırıyordu bizi. Duyuyorduk sesini. Nerede olsam tanırdım bu sesi. Yağmur çok uzaklardan çağırıyordu. Biz de peşinden gitmiştik. Gittik, gittik ve onbeş dakika sonra geri döndük. Geç kalsak da girdik sınava ve kaldık. O gün geri dönmemeliydik. Belki de bulmayı umut ettiğimiz şeyi bulamamaktan korktuk. En azından bir yerlerde olduğunu düşünmek bile bize yeterdi galiba. Gidip de bulamamak da vardı. Ve onu, orada varolduğu düşüyle bıraktık sanırım. Sonbahar kaybedişti ve kaybetmeye razı oluş…

Üniversite bitmişti. İlk iş günümdü. Saçlar fönlü, kot pantolon ve spor ayakkabı ikilisinin yerinde kumaş pantolon ve topuklu ayakkabılar vardı ayağımda. Yanlış durakta inmiştim. Epeydir aradığım adresi bulamayınca bir taksi durağına sormuştum, tarif ettikleri yer nerden baksan beş, on dakikalık bir mesafeydi. Vakit vardı daha, kaderime razı yürümeye devam ettim. Birden yağmur başladı. Bunu hiç hesaplamamıştım, şemsiyem de yoktu. İlk iş günüydü ve ben ıslanıyordum. Taksiye binseydim keşke diye hayıflanıyordum içimden. Elimde iş yerine teslim etmem gereken önemli belgelerin olduğu bir dosya vardı ama o an saçlarımın ıslanmasından daha önemli hiç bir şey olamazdı. Dosyayı, saçlarımı ıslanmaktan korumak için kafamın üstüne koydum. Önüme baktığımda upuzun bir yokuş vardı. Ne güzel bir başlangıç! Resmen sırılsıklam ıslanıyordum. O sırada kırmızı bir araba durdu yanımda, camı açıldı. Ben adımlarımı hızlandırdım, araba da benimle birlikte geliyordu. Kafamı çevirdim,
“Pardon, 14. sokağa mı gidiyorsunuz?” dedi.
Ben bile 14. sokağı bulamazken, tanımadığım bir araba ve tanımadığım biri benim 14. sokağa gittimi anlamıştı. Şaşırıp kaldım o an! Nasıl yani? Aklımdan bir dolu şey geçiyordu, çok ıssız bir yer değildi, hatta işlek bir yerdi. Nasıl anladı 14. sokağa gittiğimi? Çok yakınında değildim, hatta uzağındaydım, nasıl anlamış olabilirdi ki? Bu iç sorgu ve afallama sonucu;
“Evet” dedim şaşkın bir şekilde.
“Ben de 14. sokağa gidiyorum, bırakabilirim isterseniz sizi” dedi.
Sol omzum ve sağ omzumdaki melekler tartışmayı daha da şiddetlendirdi. Bin hadi, ne duruyorsun hala ıslanıyorsun! Diğeri, hayır binme, deli misin? Nerden bildi 14. sokağa gittiğini? Ben olayı çözmeye çalışırken,
“Islanıyorsunuz, binin isterseniz!” dedi.
Acaba sapık mı değil mi, son bir soru sormak istedim, işyerimin adını söledim, “… mi gidiyorsunuz?” dedim. O da “Evet” dedi.
O an kendime iyice kızdım, sapıksa tabiki “evet” diyecekti, esas ona sorman gerekirdi nereye gideceğini! Karar verilmiştir;
“Teşekkürler, zaten az kaldı, yakınmış. Yürüyerek gideceğim.” dedim.
Kocaman bir yalan söyledim yani! O da farketti bu yalanı ve esas beklediğim açıklamayı yaptı;
“Ben adresi bulamadım, taksi durağına sordum, onlar da tarif etti, pek yakın değilmiş. Az önce bir bayan daha sordu dediler, yol üzerinde de sizi görünce, sorayım dedim. Yağmur yağıyor ve ıslanıyorsunuz.”
Allah kahretsin! Hiç aklıma gelmemişti. Ama olsun yine de sözümden dönmem! Ben tekrar teşekkür ettim ve o da yoluna devam etti. Sanki ondan sonra yokuş daha da uzadı. Kendime söylene söylene gidiyordum. Ben ıslanmaya devam ediyordum ama yol bitmiyordu, arabayı söylememe gerek yok sanırım, çoktan gözden kaybolmuştu bile. Velhasıl iş yerine ulaştım. Dua ediyordum, sapığın biri olmuş olsun ve içeride onu görmeyeyim diye. Ama o kupkuru bir şekilde içeride oturuyordu. Ben direk tuvalete gittim, selpak, tuvalet kağıdı, bilumum kurutma işlevi olan şeylerle üzerimi kurulamaya çalıştım ama nafile. İçeri girdim, kalabalıktı.
“Pek de yakın değilmiş” dedi. “Ya öyleymiş” dedim gülümseyerek…
Sonraları bu hikayeyi çok dinledik birbirimizden, iki farklı açıyla, yine gülerek… Geçen gün bana maille bir parça yolladı. Cem Adrian’ dan “Yağmur”. Islanarak dinledim, gülümsemeyle… Bu yazıya da fon oldu.

Sonraki yağmurlar daha bir hüzünlü yağdı. Ablam ve annem gibi ben de sonbaharı sevmeye mi başladım diye korktum? Yok yok ben sonbaharı sevmiyorum. Sevmediğim tek mevsim sonbahar hala! Benim sevdiğim şey yağmur. Yağmurun, baharın çocuğu olduğunu düşünebilecek kadar anaç duygulara girdim sadece. Durmalıyım daha ileri gitmemeliyim. Ben yağmuru seviyorum sadece. Bu sefer suç sonbaharın da değil, İclal Aydın’ ın! Tüm bu duygusallık da ondan (http://www.youtube.com/watch?v=uGCgBwgloTk&mode=related&search= yeterince etkili olması için (!) bu linkten dinlemenizi tavsiye ederim).

<ı>Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın
Aşk gibi sevda gibi huysuz ve tatlı kadın,
Huysuz ve tatlı kadın;
Ne zaman eskiyor sevgiler
Ödenen bedellerin acısı geçince mi
Yağmur yağıyor, mutfak camındayım
Nasıl üşüdüğümü bilemezsin,
Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne
Söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama.
Şimdi telefon açsam sana
Sesini duymakta yetmiyor ki..
hep aynı cümleler babamlar nasıl, ilacını aldın mı
Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde
Bir yerlere sığdıramıyorum kalbimi
Bazen dalıp giderdin mutfakta yemek yaparken
Tahta kaşıkla tencerenin başında öylece ne düşünürdün acaba
Özlemek çok fena anne, anlamak seni daha da fena
Omuzlarım ağrıyarak uyanıyorum sabahları
Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var
Gittikçe sana mı benziyorum ben
Ya da ''annenin kaderi kıza'' dedikleri doğru mu
Baban eskitir herşeyi kızım demiştin birkez
Anlamamışım meğer, eskiyormuş anneciğim
Omzunu ovucak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde
Şimdi duysan bunları ne üzülürsün mutsuz mu kızım diye
Çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle
Mutsuz değilim, değilimde anne
Yağmura ve mutfağımdaki kedere çare bulamıyorum
Evimi topluyor, toz alıyor, patlıcan kızartıyor
Televizyon seyrediyor, akşam çalan kapıyı açıyor
Açtığımı gören olmuyor
Pişirdiğim yeniyorda
Güzel olmuş denmiyor
Çay demleniyor demleniyor demleniyor
Kederim, mutfağımın her yerine yerleşiyor
Ah nasıl eskiyor herşey anne, nasıl eskiyor
Eskilerimide atmaya kıyamıyorum,
Seni cok özlüyorum
Bana yasakladığın bahçeler sana da mı uzaktı hep
Gidemeyişine ağladın mı söyle
Ne zaman eskiyor sevgiler
Ödenen bedellerin acısı geçince mi
İşte öyle, kalbimde bir acı şarkılar seni söyler

Annesi yanında olmayan birinin dinlememesi gereken bir şey bu! Uyarı olarak yazılmalıydı; “DİKKAT, annesi yanında olmayan biri bu şiiri okumamalı / dinlememelidir!” ama ben dinledim ve sonra annemi aradım, ulaşılamıyordu cep telefonuna, ben de yağmura eşlik ettim, yüzümü döktüm.

Belki de çok büyüdüm. Kimsenin, kendimin bile fark edemediği kadar çok. Ama hala o ağacın dibindeyim, çıkamıyorum hala kendi ağacıma. İzliyorum olan biteni sadece. Belki de yağmur bile ıslatamıyor artık beni, sadece izliyorum camdan düşen taneleri.
Yağmur yağıyor.
Yağıyor yağmur.
Benim yazacaklarım bitmiyor bir türlü. Uzadıkça uzuyor, yağmur hala yağıyor. Yılmaz Erdoğan kapatıyor kapıyı, tamam diyor bunu da ekle ve bitir. Git yağmurunu izle camdan.

<ı>Yer ile yeksan, ıslak saçlı, kem gözlü,
Kavim göçlerinden bu yana ağlayan
Ve durmadan
Cep kanyağı yakıcılığında ezgiler
Çalan, çaldıran, yakalatan
Adı bende gizli bir kadındı İstanbul
Şehre bir yağmur yağdı
Ben ağladım…
Sevilirken ayrılmak mı kaldı Bizanstan
Yalan dolan yoktu gözlerde sadece ses
Verilen sözler birdi edilen yeminler sıfır
Eşyalar alındı fotoğraflar söküldü yerlerinden
Bir aşkın izlerini yok edecek yeni bir aşk
sipariş edildi yeniden...
Bir şehre yağmur yağdı
Ben ağladım…
Kim daha çok yalan söndürdü çay bardaklarında
Hangisi talandı demli öpücüklerin
Ve buğularda yitirilen kimin adıydı
Bir aşktan diğerine kaç saate gidiliyordu
Soyulur muydu kabuğu hayatın
Yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı?
Yağmur şehre bir yağdı
Ben ağladım…
Ben giderken en çok seni götürdüm
Aklımın nakliyesiydi asıl yoran taşıyıcıları
Yardan düşmüştüm yaralarım yardan armağandı
Kutsal kitabımdı ziyan edilmiş sevgililer atlası
Ben sevmeyi beceremedim belki de sevilmeyi
Benim sevmeye engel evcil acılarım vardı
Ben yağmur ağladım bir şehre yağdı
Ben şehre ağladım bir yağmur yağdı
Ben bir ağladım şehre yağmur yağdı
Ben...
Yağmur...
Ağladım...


Bugün Ankara’ da hava 11 derece ve yağmur yağıyor. Sonbahar ben buradayım diyor.
Aşıkken kitap okuyamam!
Yağmur yağarken çalışamam!
Güzel bir müzik listesi yaptım kendime, yağmurla iyi giden, camdan yağmuru izlerken bana eşlik eden;

Bülent Ortaçgil – Yağmur
Teoman – Yağmur
Cem Adrian – Yağmur (Denizhan’ la Düet yaptıkları)
Şebnem Ferah – Yağmurlar
Yeni Türkü – Yağmurun Elleri
Kesmeşeker - Yağmur
Erkin Koray – Yağmurun Sesine Bak
MFÖ – Bu Sabah Yağmur Var Ankara’ da
Yaşar Kurt - Alışamadım
Hasan Cihat Örter – Yağmur
Göksel Baktagir – Yağmurla Gelen
Sezen Aksu – Kasım Yağmurları
Bulutsuzluk Özlemi – Yağmur
Sertab Erener – Yağmurdan Sonra Gelen Toprağın Kokusu
Gökhan Kırdar – Yağmur
Yalın – Yağmur

Ya da bütün bunlar bir yana, sadece yağmuru dinleyin. Size kendi türküsünü söyleyen… Her bir damlası bir nota. Geçmişi anlatıp, hayallerinizi besleyen…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

yağmurun saçlarından yağması...aşkın gitar oluşu...yağmurun baharın cocuğu olması çok güzel seslendi...yağmura eşlik etmiş hatıralar çokmuş sizde :)

ipeğin 
 11.06.2011 0:45
Cevap :
Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Sevgiler...  14.06.2011 1:10
 

Epeydir böyle ıslanmamıştı ruhum yağmur altında.. şimşekler çakıyordu, dinmiyordu gök gürültüsü ama yağmur yağmıyordu bir türlü..sağanak sicim gibi döküldü bu yazıyla birlikte..teşekkürler

Yeşim E. Narter 
 18.10.2007 0:40
Cevap :
Ne kadar içten bir yorum, asıl ben teşekkür ederim. Sevgilerle...  18.10.2007 1:34
 

İclal Aydını dinliyor, sana bunları yazıyorum. Beni çok eskilere götürdün. Ankara'ya. Yenimahalle, altıncı durak, damladol sokak, numara elli beşe. Okul, oturduğumuz binanın hemen karşısındaydı. Fatih ilkokulu. Belki bildiğin yerlerdir diye yazıyorum. Ben de senin gibiyim, ama bir farkla, ben, yağmuru da sevmem sonbaharla birlikte. Üslubunu usta öykü yazarı Cemil Kavukçu'nun üslubuna benzettim. Umarım sen de onun gibi ünlü bir yazar olursun. Sevgiler. Ali Nail.

Ahmet Güüreşçioğlu 
 17.10.2007 21:51
Cevap :
Biz de 5. durak, Dereboyu sokakta oturuyorduk, okulum olan Barboros İlkokulunun yakınında. Ama 6 yaşımda taşındık. Damladol sokağı biliyorum, demek ki, aynı dili konuşmamızın dışında, aynı yerlerde yaşamışız :) Yorumunuz çok duygulandırdı ve onure etti beni. İyiki varsınız... Saygı ve sevgilerle...  18.10.2007 1:31
 

biz hep ağacın üzerinde, seni yerde unuttuk, biz dışarda yağmurdayken seni evde unuttuk. büyüdük sonra. sonra çok büyüdük... ruhumun kayıp parçası yağar yağmula bana, ruhunun kayıp parçasını bulabilme şerefine her ulaşan kadar hüzünlü ve bir o kadar mutlu olurum her yağmurda. izin vermektir yağmur kandırılmaya:) herşeyi yapabilirim yağmurlu havalarda.kendimi bile unutabilirim bir ağacın dalında ki sanırım yarım orda o ağaçta asılı kaldı. bırak sende çıksın ağaçlara ruhun. şimdi ne yapmalı, ne yapmalı...çıkıp bir ağaca, yürümeli, yürümeli... hadi gel artık, korkma. düşünce bişey oluyor, kanayınca ellerin dizlerin canın yanmıyor. gel, bizimle, affedelim yarım kalmış çocukluklarımızı... hepimiz çocuktuk hatırla bir zamanlar...

anima 
 16.10.2007 12:42
Cevap :
Ve yollar ayrıldıkça... ve mesafeler aramıza girdikçe... uzaklıklar büyüdükçe... keşke çocuk kalsaydık... keşke çocuk kalıp hep yanyana olsaydık...  16.10.2007 13:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 219
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 5767
Kayıt tarihi
: 06.09.06
 
 

Yılın en uzun gecesinde doğmuşum. Bu yüzden midir bilinmez ruhlarımızın özgür kaldığı geceleri se..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster