Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Mart '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
500
 

Gölgedeki sır perdesi

Gölgedeki sır perdesi
 

"Yakında kaybedeceğimi düşündüğüm ellerimi, duvardaki gölgeme değdirdiğimde suratımda ellerimin sıcaklığını hissediyorum."


“Şu anda neredeyse tüm yaşamsal fonksiyonlarıma sahip olan, karşımdaki karaltıya bakıyorum kaybedilmeye yüz tutmuşolan gözlerimle. Artık kalp atışlarımı duvarın derinliklerinden hissedebiliyorum. Kulaklarım, artık sadece duvar veya yer üzerinde olup bitenleri işitebiliyor. Yakında kaybedeceğimi düşündüğüm ellerimi, duvardaki gölgeme değdirdiğimde suratımda ellerimin sıcaklığını hissediyorum. İşte o zaman hâlâ yaşamın bir parçası olabildiğimi düşünmeye başlıyorum, duvarın derinliklerinde yaşamını sürdürmeye çalışan beynimle…”

7 Mart 2005 tarihli herhangi bir gazeteden alıntı…

<>ESRARENGİZ ÖLÜM, HÂLÂ SIRRINI KORUYOR…

Geçen hafta Bebek’teki evinde ölü olarak bulunan ve yapılan otopsiye rağmen ölüm nedeni hâlâ net olarak tespit edilememiş ünlü manken ve fotomodel, Yaprak Su ÇELİK’in, ölümünden yaklaşık bir hafta önce yazmaya başladığı, günlük tarzında, sırlarla dolu yazıları elimize ulaştı.

Ünlü mankenin yaşamının son günlerinde bizzat kendi elleriyle yazdığı anlaşılan bu yazılar, gerçekleşen ölümün esrarengizlik derecesini daha da artırıyor. Yaprak Su ÇELİK’in yaşamını yurtdışında sürdüren ailesinin telkiniyle yayımladığımız bu ilginç, günlük tarzı yazıları okuyunca bu düşüncemizde ne kadar haklı olduğumuzu, siz değerli okuyucularımız, daha iyi anlayacaksınız.

Şimdi sizi içi dışı sırla kaplanmış olan, ünlü fotomodelin yazılarıyla baş başa bırakıyoruz.

(NOT: Ünlü mankenin defterine yazdığı tüm yazılar kelimesi kelimesine, eksiksiz bir şekilde gazetemizde yayımlanmıştır. Yazıları bu bilinçle okuyacak olmanız, bizi daha da mutlu edecektir.)>

* * *

“22 Şubat 2005”

Bugün, hatta şu anda, elime bir kalem alıp boş bir kâğıdı doldurmaya başladığıma inanamıyorum.

Sıradan bir kalem ile sanki yeni doğmuş bir bebeğin saflığına sahip, boş ve temiz bir kâğıtla konuşmak…

Ancak bundan başka çarem olmadığını iyi biliyorum. Çünkü şu anda içinde bulunduğum durumu anlattığımda bana gülmeyecek ve hatta benim delirmeye başladığımı düşünmeyecek tek şey onlar…

Kalem ve boş bir kâğıt... Biraz sonra hayatımdaki tek sırdaşım olacak, iki dostum benim.

Yaşamım boyunca, fiziksel özelliklerimden dolayı hep ön planda oldum. Bu konuda mütevazı olacak değilim. Bulunduğum ortamlarda erkeklerin gözü benden başka birisini görmüyordu. Çünkü onların istediği neredeyse her şey bende mevcuttu. Bir yetmiş beşlik boy, sarıya dönük canlı ve diri saçlar, mavi gözler ve de onların (erkeklerin) tabiriyle ‘doksan altmış doksanlık’ bir vücut… Bu özelliklerimi kullanarak kısa sürede çok yükseldim. Hayatta belki de hiç tahmin edemeyeceğim bir şöhrete kavuştum. Böylelikle erkeklerin bana karşı olan hayranlık dereceleri iki katına çıktı. Tabii ki buna paralel olarak, aynı oranda benim ‘erkekleri beğenmeyen’ ve de ‘kibirli’ davranışlarım da artmış oldu.

Hep ‘en muhteşem erkek’i aradım. ‘En muhteşem kadın’a yakışacak olan bir erkek…                                                                                                                                   

Yaşamım boyunca böyle bir erkekle karşılaşmadım. Belki de karşılaştım, ancak insanlara tepeden bakan gözlerim bu durumu anlamlandırabilmemi engelledi. İşte, gelgelelim kendimi muhteşem ve kusursuz olarak gören ben, şu anda yaşayıp yaşamadığımı dahi bilemiyorum. Çünkü benim o kusursuz vücudum, canlı olup olmadığını dahi kestiremediğim, koskoca bir siluete dönüştü. Ne olduğu anlaşılmayan bir karaltıya…

Ancak düşünebildiğime ve görebildiğime göre canlı bir siluet olmalıyım. Canını, ışığın saydam olmayan bir cisim tarafından engellenmesiyle ışıklı yerde oluşan ve bunu karanlığın içerisinde taşıyan bir gölge…

Evet, ben şu anda sadece sıradan bir gölgeden ibaretim. O, erkeklerin imrenerek baktıkları mavi gözlerimin, sarı saçlarımın ve hatta tüm vücudumun artık tek bir rengi var; gölge karası…

Yaşamı, artık sadece sıradan bir mumun etrafında yayacağı ışığa bağlı olan kara bir siluet… Yıllarca peşimden koşan ve dönüp de yüzlerine bakmaya bile tenezzül etmediğim erkeklerin en tipsizi bile, şu anda benim bu yeni hâlimi görse tıpkı ‘Sevimli Hayalet Casper’ı gören bir insan gibi, ayaklarını poposuna vura vura benden uzaklaşırdı. Çünkü vücudundaki belirli hatlar dışında, diğer organların görünmesine engel olan bir gölgenin çok da etkileyici olabileceğine inanmıyorum. Bu gölge, ülkenin en güzel hatlarına sahip olan bir kadının vücuduna ait olsa bile. Nasıl ki ölünün güzeli çirkini olmazsa, gölgenin de ilgi çekicisi olmaz, öyle değil mi?

Peki, ben bu ‘gölge kadın’ karakterine ne zaman mı dönüşmeye başladım? Bundan üç-dört ay önce geçirdiğim bir kaza, normal bir insan olmadığımı işaret eden ilk gösterge oldu. Canını etten, kandan ve kemikten oluşmuş bünyesinde taşıyan sıradan bir insan…

Üç-dört ay önce, mankenlik ajansından çıktığım ve yorgunluktan dolayı oldukça dalgın olduğum bir vakitte, karşıdan gelmekte olan bir araba çarpmıştı bana. Çarpmanın etkisiyle havada birkaç takla attığımı tahmin ediyorum. Küçükken hep yapmaya çalıştığım bu hareketi, yıllar sonra sıradan bir arabanın iri cüssesi sayesinde gerçekleştirebilmiştim. Kabul ediyorum, bu söylediğim hiç gülünç değil. Ancak tabii ki burada ilginç olan, arabanın bana çarpmasıyla havada ‘takla atma hayalimi’ gerçekleştirmem değil. Kazadan önce, dalgın bir hâle bürünmüş olmam da değil ilginç olan… Bu kazadan sonra burnumun bile kanamaması… Evet, kaza sonucunda vücudumun hiçbir yerinde, bir yara izine dahi rastlamadım. Normalde vücudumdaki tüm kemiklerimin tuzla buz olması gerektiği böyle bir kazadan, tek parça hâlinde ve de zarar görmeden çıkmam, ilk zamanlarda bana mucize gibi gelmişti. Ayrıca araba ilk çarptığında, hiçbir acı hissetmemiş oluşum da bu mucizenin gerçekliğini arttırıyor. Sanki taşıt canlı birisine değil de bir un çuvalına çarpmıştı. Ya da ölümü çoktan gerçekleşmiş ve biraz sonra gömülmeyi bekleyen bir cesede…                                                                                                                                                     

İşte o andan itibaren öldüğümü sanmıştım. Tıpkı ‘Hayalet’ filmindeki gibi öldüğümü ve ruhumun bedenimden ayrıldığını… Artık bedenimden koparak ayrılmış ruhumla hayattan soyutlanacaktım. Bana bakan gözler, ‘koskoca bir hiçten’ başka hiçbir şey göremeyeceklerdi.

Ancak öyle olmamıştı. Bunu, bana çarpan taşıttan inen adamın, “Bir şeyiniz var mı hanımefendi?” demesi ve sonrasında beni hastaneye götürmek istemesinden anladım. Şoför bana hayretle bakıyordu, bu kaza sonucu nasıl böyle sağ kaldığıma inanamayan gözlerle. İşte o olaydan sonra hayatımdaki bazı şeylerin değiştiğine kanaat getirdim. Ancak bu değişen şeyin, tümünden kendim olduğunu o anda tahmin edememiştim.

Renkli dünyadan gölgeler diyarına geçiş yapmış olabileceğimi de…

Tabii ki benim ‘gölge kadın’ oluşuma neden olan etken o kaza değildi. Geçirdiğim o ilginç kaza, bana kendimi fark ettiren ve ne olduğumu anlamamı sağlayan bir işaretti. Sadece sıradan bir işaret…

Sıradan bir işaret, çünkü ben şu anda bu işaretlerin egemen olduğu bir dünyada nefes alıyorum. Birkaç ay önce, yağmurlu ve kapalı havalarda dışarı çıktığımda önceleri ne olduğunu kestiremediğim bir eksiklik hissediyordum. Daha sonraları anladım ki bu eksiklik benim vücudummuş. Işıksız ve karanlık ortamlar, gölgelerin tıpkı bir hayalet gibi, görülemediği veya çok silik göründükleri ortamlardır. Çünkü gölgenin ana kaynağı ışıktır. Yani benim yaşamsal kaynağım, artık su ve ekmekten ziyade ‘ışık’ oldu. Sadece kuru bir ışık benim kendimi bulmama yetiyor. İşte, zaten o kazanın olduğu gün de hava oldukça yağışlı ve kapalıydı. Ayrıca benim bulunduğum konum oldukça ışıksız bir yerde kalıyordu. Eğer, o araba kazasını güneşli veya ışıklı bir ortamda geçirseydim, muhtemelen gölgem de o büyük arabanın altında kalacağından şu anda bu satırları yazıyor olmayacaktım. Belki de ‘Allah’ın sevdiği kulu’ olduğumdan sağ çıkabildim o kazadan. Ama belki de Allah, benim o kibirlilik yıllarımın acısını çıkartabilmek ve bana bu konuda büyük bir ders verebilmek için ömrümü biraz daha uzatmak istedi. Bu nedenden dolayı da ‘sevilen’ mi yoksa ‘sevilmeyen’ bir kul mu olduğumu anlayamadım açıkçası.

Benim temel yaşam kaynağımın ‘ışık’ oluşu, ışığı çok sevdiğim sonucunu vermiyor elbette. Hatta tam tersi, güneşli ve oldukça açık bir havada dışarıda dolaşmak benim için büyük bir işkenceden farksız. Çünkü hiçbir insanoğlu, benim canımı gölgemde taşıdığımı tahmin edemez. İşte bundan dolayı da çok kereler, gölgemin üzerinden geçen habersiz ayakların sayısını ben dahi bilemiyorum.  

Bir keresinde başımın müthiş derecede acıdığını hissetmiştim. Sanki birisi başıma sağlam bir tekme savurmuştu. Oysaki o anda çevremde, az önce gölgemin üzerinden geçmiş bir çocuktan başka kimse yoktu. Aynı şekilde bacaklarım ve kollarım da gölgemin üzerinden geçen belirsiz ayaklardan nasiplerini almışlardı çok kereler. Artık, kendimi yani gölgemi dolaştırabildiğim ışıklı ya da güneşli ortamlar başka insanlarla birlikte çekilmez bir hâl almaya başlamıştı. Ta ki neredeyse bir aydan beridir, kendimi ve de gölgemi eve kapatana dek. Böylesi hem benim için hem de canımı emanet ettiğim gölgem için en uygun durumdur, eminim.                                                                                                              

Aslında ben gölgeme sadece canımı emanet etmedim. Aynı zamanda ona beynimi, kulaklarımı; kısacası vücudumun şu anda gözlerim ile ellerim haricinde her yerini teslim ettim. İşte bu yazıyı, gerçek özüme ait olan gözlerim ve yazıyı yazmama vesile olan ellerimle yazıyorum. Ancak bu durum şimdilik böyle... Kısa bir süre içerisinde gözlerimi ve ellerimi de şu anda karşımda gördüğüm karaltıya kaptıracağımı iyi biliyorum. Çünkü ben artık o karaltının ta kendisiyim. Bir insan da gözsüz ve elsiz olamayacağına göre… Her ne kadar bu insan sadece kara bir gölgeden ibaret olsa da.

İnsana ‘deli saçması’ gibi görünen bu satırlar, kendimi rahatlatmaya yönelik yazmış olduğum gerçekler. Tıpkı hayatın ta kendisi gibi...

Yaklaşık bir aydır, insanlardan kendimi soyutladığım bu evde, ben hayatın her ne kadar deli saçması gibi görünse de, bu gerçeklerini yansıtmaya devam edeceğim. En azından gözlerimi ve ellerimi de gerçek sahibine teslim edene kadar… Şu anda karşımdaki duvardan bana doğru bakmakta olan büyük karaltı, benden bu son iki şeyi de koparıp alıncaya dek…

 * * *

“23 Şubat 2005”

Yaşamımdaki bir günüm daha, tıpkı kaçırılan bir çocuk misali kayıplara karıştı. Kaçırılmış ve geri dönüşü imkânsız olan bir çocuk… Bir günümü daha şu anda oturmakta olduğum büyük ve görkemli evimde, önümdeki erimeye yüz tutan cılız mum eşliğinde tüketmek üzereyim. Elbette o çaresiz mumun sayesinde, beni yalnız bırakmayan iri cüsseli gölgem ile birlikte…                                                                                                                                                                             Yaşamımda, şu anda duvarın derinliklerinden beni süzen siluetimden başka kimim kaldı ki? Yaşamlarını uzun yıllardır yurtdışında sürdüren annem ve babam benim için yoklar. Yıllarca ünüme ün katılmasına vesile olan mankenlik ve fotomodellik ajansları yok. Gittiğim neredeyse her ortamda beni etkileyebilmek için çeşitli soytarılıklar yapan erkekler yok. Yakışıklı, oldukça zengin ve zamanında düzgün karakterli olduklarına inandığım eski sevgililerim yok. Hatta artık o erkekleri etkileyen ve onların karakterlerinin değişmesine neden olan, kusursuz güzelliğe sahip o kadın da yok. Sadece, o kadının ölmeye yüz tutmuş olan vücudu ve canını yapısında ihtiva eden koskoca bir gölgesi var. İşte, ondan yaşama dair kalan şeyler, artık sadece bunlar…

Şu anda neredeyse tüm yaşamsal fonksiyonlarıma sahip olan, karşımdaki karaltıya bakıyorum kaybedilmeye yüz tutmuş olan gözlerimle. Artık kalp atışlarımı duvarın derinliklerinden hissedebiliyorum. Kulaklarım, artık sadece duvar veya yer üzerinde olup bitenleri işitebiliyor. Yakında kaybedeceğimi düşündüğüm ellerimi, duvardaki gölgeme değdirdiğimde suratımda ellerimin sıcaklığını hissediyorum. İşte o zaman hâlâ yaşamın bir parçası olabildiğimi düşünmeye başlıyorum, duvarın derinliklerinde yaşamını sürdürmeye çalışan beynimle…

Evet, galiba hâlâ yaşıyorum. Biraz ilginç bir yaşantı ama gerçek… Umarım bu yaşantı tarzım uzun bir süre daha bu şekilde devam etmez. Çünkü galiba sıkılmaya başlıyorum. Çocukken çok severek oynadığım bu ‘gölge oyunu’ndan artık çok sıkılıyorum. Hem de çok…

* * *

“25 Şubat 2005”

Bugün itibariyle, yavaş yavaş, gözlerimin ferinin de sönmeye başladığını hissediyorum. Galiba onları da gerçek yerine, yani benliğime iade etmeye başlayacağım. Çünkü bugün zaman zaman, şu anda temiz bir kâğıdı gören bu gözlerim, duvardaki bana benzer karaltının içinden, yani gölgeler diyarından baktı, şu anda yaşamımı sürdürdüğüm yalan dünyama. ‘Gölgeler Diyarı’ndan kendime doğru baktığımda “Erkeklerin yıllarca peşinden koştuğu kadın bu mu?” diye geçirdim, artık bana ait olmayan aklımdan. “Erkeklerin kul köle oldukları kadın gerçekten bu muydu?” Artık daha önceki normal yaşantımdaki fiziksel özelliklerimi hatırlayamayacak kadar yıpranmış ve yaşlanmış hissediyorum kendimi. Ancak duvarın derinliklerinden bakıldığında karşımda gördüğüm, insana benzer vücut bende sadece tiksinti uyandırdı. Uzun zamandan beri bakımı yapılmadığından olacak, köklerinin dipleri iyice beyazlamış olan sarıya dönük saçlar, feri sönmüş ve camlaşmaya yüz tutmuş bir çift ölü mavisi göz, çatlakları rahatlıkla belli olan kalp şeklinde bir dudak ve de korku filmlerinde rahatlıkla rol verilebilecek kırışık bir surat… Açıkçası bu görüntü uzun zamandan beridir aynaya bakmamış birisi olarak beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Ancak bundan sonra aynaya da ihtiyacımın olacağını pek sanmıyorum. Çünkü benim aynam artık, duvardaki siluetimin karşısındaki yarı ölü, yarı canlı vücudun ta kendisi olmaya başladı. Ayrıca karşımda bana hiç benzetemediğim vücudu gördüğümde en azından dokuz-on kilo aldığımı da anladım. Ama açıkçası önceleri çok ehemmiyet verdiğim bu hususun üzerinde artık durmuyorum. Çünkü karşımda gördüğüm o bünye artık bana ait olmayacak. O yirmi sekiz yaşındaki genç bir kızı elli yaşında gibi gösteren bünye, artık benim ancak gölgem olabilir. Siluetimin gölgesi… Bundan sonra benim gölgem, gerçek vücudum; yıllarca hoyrat bir şekilde kullandığım vücudum da gölgem olacaktır. Ama zaten duvarın derinliklerinden o korkutucu vücudu gördükten sonra bu duruma karşı çıkacak da değilim.

“Keşke en azından çatlamış olan dudaklarıma biraz ruj sürseydim…” diye geçirmedim de değil aklımdan. Hem böylelikle korku filmlerinde canavar rolünü üstlenmekten kurtulur, palyaço rolüne aday olarak gösterilirdim. Çocukları renkli balonlarla kandıran kötü ancak sevimli bir palyaço…

Tabii ki şaka bir yana, biz kadınlar, erkeklerin düşündüğü gibi, makyajı onlara kendimizi beğendirmek için yapmayız. Ya da sırf kendimizi onlara beğendirmek için çok şık giyinmeyiz.  Her ne kadar bu konuda erkeklerin savunduğu şey hep aynı da olsa, durumun aslı gerçekten böyledir. Belki erkeklere belli etmeyiz, ancak biz makyaj yapmayı da oldukça şık bir şekilde giyinmeyi de tek bir kişi için yaparız: ‘kendimiz’. Evet, aslında biz kendimizi kendimize karşı beğendirmeye çalışırız farkında olmadan. Aynaya baktığımız zaman, aynadaki suratın bize bakıp “Hah, şimdi olmuş işte!” demesini bekleriz. İşte, artık benim aynaya bakıp da bu cümleyi kurabileceğim bir benliğim olmadığından dolayı, kendime iyi bakıp bakmama gibi meşgalelere zaman ayıramıyorum.

Erkekler mi? Hepsinin canı cehenneme… Onları hesaba katmıyorum bile. Hoş, zaten katsam da bu hâlimle çok da bir şey yapabileceğime pek inancım yok. Çünkü bu karaltılar arasında, o kadar çaresiz ve yalnız görünüyorum ki. Tıpkı çevresinde kimsesi kalmamış, zavallı bir çirkin ördek yavrusu gibi… O karşımda gördüğüm ne olduğu belirsiz yaratığın, Yaprak Su Çelik olduğuna hâlâ inanamıyorum. Bu durum bir insanın morgda kendisini teşhis etmesinden farksız olsa gerek. Çirkin ördek yavrusuna benzeyen o yaratığın gerçekten çok acısı var. Oradan baktığımda anlayabildiğim bir şey varsa o da budur. Belki de en hayırlısı bu acıya bir son vermektir. Artık çekilmesi çok zor bir hâl alan öldürücü bir acı…

* * *

“27 Şubat 2005”   

Artık gözlerimi tamamen kaybettim diyebilirim. Çünkü günün yirmi dört saatine yakın bir süre gölgemin bünyesinden süzdüm dünyayı, çaresiz gözlerimle… İşte, şu anda bezgin bir şekilde yazı yazmakta olan bakımsız ve yaşlanmış ellerimden başka bir şeyim kalmadı kendi özümde. Ellerim kâğıt üzerinde, gözlerimse çürümeye yüz tutmuş olan bedenimin üzerinde gezdiriyor kendilerini. Yerine göre incelen veya kısalan, yerine göre de yassılaşıp dolgunlaşan veya uzayan siluetim, artık neredeyse tamamen benim kimliğimi oluşturuyor. Ancak kandan, etten ve de kemikten oluşmuş canlıların egemen olduğu bu dünyada böylesi bir kimliğe sahip olmak, tarifi mümkün olmayan bir utançtır benim için. Artık canı olmayan bir et yığınına dönüşmüş vücudum, bu dünyanın yükünü kaldıramayacak kadar güçsüz ve çaresiz. İşte bu nedenden dolayı da kendisine ait olmayan nefes borusuyla nefes alıp vermesi oldukça gereksiz bir durum olsa gerek. Çünkü bu, onun için artık eziyetten farksız bir hâle geldi. Hem de büyük bir eziyet… Artık, yaşamımı yine eskisi gibi tek ve ortak bir bedende sürdürmek istiyorum. Ortak bir beyin, kulak, göz, ayak ve de ellere sahip bir beden… Ancak bu durumun, şu anda yaşadığım dünya içerisinde gerçekleşebileceğine inancım pek kalmadı. Bu nedenden dolayı da kendime yeni dünyalar arayışına girmem gerekiyor galiba. Beni tek bir bedende ihtiva edebilecek, dürüst bir dünya…

İşte, artık yok olmaya mahkûm vücudumdaki tek şeyle, yani ellerimle kendime karşı son görevimi yerine getirmem gerekecek. Bunu bir an önce yapmam gerektiğini de çok iyi biliyorum. Çünkü kısa bir süre sonra ellerim de beni, yani gerçek sahibini terk edecek ve gölgeler diyarına, hiç arkasına bakmaksızın göç edecek.

Yıllar önce güvenliğim için aldığım ruhsatlı silaha, böyle bir nedenden dolayı ihtiyacım olacağını hiç tahmin edemezdim. Ömrümün sonuna kadar bir kez bile elime alacağımı düşünmediğim silaha… Ancak bunu yapmak zorundayım. Bu durum, yapmam gereken çok önemli bir vazife hâlini aldı. Daha önce de vurguladığım gibi, çocukken çok sevdiğim ancak zamanla beni sıkmaya başlayan ‘gölge oyunu’ndan galiba şu anda nefret ediyorum! Çünkü bu gölge oyununda görev alan oyuncular, çeşitli şekillere bürünmüş olan irili ufaklı eller değil, bizzat benim. Benim beynim, kulaklarım, ayaklarım, gözlerim ve her şeyden önemlisi düşüncelerim... Hepsi birer birer, bu lanet olasıca gölge oyununun bir parçası oldular. Sanki bu gölge oyunu bir tiyatro sahnesi, benim bu söylediğim parçalarım ise bu sahnenin olmazsa olmaz oyuncuları.

Ben bu oyundan artık gerçekten çok sıkıldım. Umarım, şu anda yazıyı yazmakta olan biçare ellerim biraz sonra karşılaşacağı silahı görünce onu yadırgamaz. En son bundan dört-beş sene evvel, masamın çekmecesine koyarken karşılaşmış oldukları silahı… Hem zaten, silahın namlusu artık cansız bir et yığını hâlini almış olan kendi eski öz başıma doğru değil, şu anda karşımda sinsice beni süzmekte olan iri karaltıma doğru çevrileceğinden ellerime çok da iş düşeceğini sanmıyorum. Öyle ya, silahtan çıkan kurşun beni ancak canımı ve beynimi içinde barındıran gölgemin baş kısmına isabet ederse öldürebilir. Karaltımın kafatası içerisindeki beyni parçalayarak… İşte bu nedenden dolayı da silahı karşımdaki düşmanıma, yani kendime doğrultmam yetecektir. Yani, en azından umarım öyle olur.

Galiba artık bu riyakâr dünyayla vedalaşmamın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Elveda kısa ama şöhret dolu yaşantım, elveda eski sevgililerim, elveda ayağımın altında paspas olmuş diğer erkekler, elveda erkekleri baştan çıkartan eski güzelliğim, elveda kibirliliğim, elveda uzun zamandan beridir göremediğim annem ve babam, her şeyden önemlisi; elveda, beni hayattan ve de çocukken çok sevdiğim ‘gölge oyunu’ndan soğutan canlı siluetim... Elveda, benim için artık bir kefene dönüşmüş olan ‘Gölgedeki Sır Perdesi’…  Sana da elveda…

* * * 

Son dönemlerinde yoğun psikolojik bunalımlar geçirdiği tahmin edilen ünlü fotomodelin, doktorlara göre bu tür ilginç yazılar yazması çok da şaşırtıcı bir durum sayılmaz. Anlattığı gerçek dışı konular da kafasında kurmuş olduğu ve buna kendisini inandırdığı, gerçekleşmesi imkânsız şeyler... Yani doktorlar, ünlü mankenin ‘Şizofreni’ olma ihtimalini göz önünde bulunduruyorlar.

Ancak elbette bu düşünceler doktorlara ait… Ünlü manken ölmeden önce psikolojik bunalım içerisindeyse de ölüm sebebinin hâlâ net olarak açıklanamamış oluşu, herkesin aklına bir soru işareti getiriyor.

Yani ünlü mankenin de yazısında vurguladığı gibi, ‘Gölgedeki Sır Perdesi’ hâlâ yeterince aralanmış değil…>

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 739
Kayıt tarihi
: 07.03.15
 
 

Gazeteci, araştırmacı, gizem kitapları tutkunu... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster