Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
459
 

Gömme dolap

Gömme dolap
 

Gömme dolap...


1877-1878'de (Türkiye'de yaygın kullanılan şekliyle 93 harbinde) Osmanlı, Ruslarla girdiği savaşı kaybeder ve Batum, 'Savaş Tazminatı' olarak Rusya'ya verilir. Savaşın ardından, önce Ayastefanos ve sonra da Berlin Antlaşmaları ile Kars, Ardahan ve Artvin de elden çıkarlar. 

Bölgede yaşayan Müslümanlar oradan da İmparatorluğun değişik yerlerine dağılmak üzere zorunlu olarak Osmanlı'nın başkentine doğru yola çıkarlar. 

Son savaştan yaklaşık otuz beş yıl geçtikten sonra, 1914 yılının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu'nun başkomutan vekili Enver Paşa kaybedilen yerleri almak için ruslara karşı tekrar harekete geçer ancak sonuç hazin olur, hayalci ve ayağı yere sağlam basmayan savaş taktikleri yüzünden 90 bin şehit. Mehmetçik daha Ruslarla çatışmaya bile giremeden dağlarda donarak şehit düşer. 

Batum'dan yola çıkanların içinde babalarının ellerinden tutup İstanbul'a getirdiği 4 erkek kardeş de vardır. Birisinin ismi Abdullah ki hem yaşarken hem de ölümünden sonra Hacı Abdullah olarak anılır soyundan gelenlerce. Kah karadan kah da gemiyle yapılan uzun bir yolculuğun ardından başkente varırlar yorgun ve umutsuz göçmenler. Devlet-i Aliye kendilerine kucak açıp, yerleşip yaşamaları için yerler gösterir. Mecidiyeköy ismi ne zaman geçse hep denir ya 'Ooo oraları eskiden dutluktu' diye, işte o bölge önerilir yerleşmeleri için acaryalı lazlara. Görmeye giderler içlerinde koparıldıkları yurtlarının özlemiyle. Ancak geldikleri yerlere benzetemezler, onlar daha bir dağ havasına, uzaktan rüzgarlarla gelen denizin kokusuna alışmışlardır. 'Yok' derler 'Bize şöyle ormanı, yeşili bol bir yer olsa ne güzel olur hem belki toprağımıza hasretimizi bir parça dindirebilir, avutabiliriz kendimizi'. Bunun üzerine de Sadrazam 'Peki o zaman Reşadiye'yi verin kardeşlerimize' deyince de, bugün İstanbul'un Çekmeköy Belediyesi'nde Polonezköy, Şile civarında kalan yerlere taşırlar eşyalarını, artık yanlarında ne getirebilmişlerse canlarından başka. 

Çocukluğu, gençliği İstanbul'da geçen Hacı Abdullah zamanı gelince evlenir ve iki oğlan bir de kız babası olur. Tek kızı Meryem, benim anneannem. Meryem, Reşadiye'nin hemen yanındaki Alemdağ köyünde doğar. 13 yaşındayken, bir Jandarma Astsubayı kendisini uzaktan çeşme başında görür ancak o devirlerde bile 13 yaş, evlenmek için henüz çok erkendir. Hacı Abdullah'tan kızını 'Allah'ın emri Peygamberin kavli ile' isteyen Mustafa Başçavuş sert kayaya çarpar ancak yine de aldığı olumsuz yanıt kendisini yıldırmaz, sabreder bekler. 15 yaşına gelince de Meryem'i ''Ağın'lı Kapıkıran'' namı ile de anılan Astsubay Mustafa ile başgöz ederler. 

Mustafa 1910 doğumludur, Meryem'den tam 15 yaş büyüktür. Mustafa henüz 4 yaşındayken, bir türlü bitmeyen askerliği gereği Trablusgarp'tan Yemen'e ardından da Sarıkamış'a cepheye geçerken sadece bir geceliğine uğrayabildiği Elazığ Ağın'daki evlerinde gördüğü babasını ancak hayal meyal hatırlar. İlk ve son görüşü de odur zaten babası Mehmet'i. Benim de ismini aldığım Mehmet de diğer Mehmetçikler gibi bir hayalin peşinde ölüme koşar Sarıkamış'ta, donarak şehit olur. Mezarı bile yoktur, sadece nüfusta dedemin 'baba adı'dır. Unutturulan, unutulan kahramanlardandır. 

Babasını henüz 4 yaşındayken kaybedip yetim kalan Mustafa 15 yaşına kadar köyünde annesinin yanında yaşar. Sonra bir gün İzmir'de bir handa hamalbaşı olan dayısı kendi yanına alır yeğeni Mustafa'yı. Fazla ezdirmeden yeğenini kollayarak okuması için fırsatlar aramaya başlar. Bir gün öğrenirler ki Cumhuriyet, jandarma astsubayları yetiştirecek adaylara sınav açmış. Girdiği sınavı kazanır Mustafa ve jandarma astsubay olur. Sırtında üniforması ile geldiği ilk görev yeri de sorumluluk alanı içinde Alemdağ'ın da bulunduğu Samandıra Karakolu'dur. 

93 harbi sonunda İstanbul'a göç etmek zorunda kalan Hacı Abdullah'ın kızı Meryem'i çeşme başında görüp vurulan da babası Mehmet'i Sarıkamış'ta şehit veren Mustafa'dır. Kader onları farklı coğrafyalardan alıp bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik de yapmış İstanbul'da birleştirir ancak aslında kaderden de çok ruslar ile yapılan savaşlar ve sonuçlarıdır her ikisinin de kaderini belirleyen. 

Dedem, tek çocuk ve yetim büyümüş olmasının da etkisiyle çok sevgi dolu bir insandı. Herkese büyük iyilikleri dokunmuştu. Gözleri iyi gördüğü sürece kendisi, artık gözlükle hatta ona aldığım büyüteç ile bile iyi göremediği son zamanlarında da benim okumalarımla Cumhuriyet gazetesi'ni takip ederdi. Hergün sakal traşını muntazaman olurdu, artık yaşlılıktan elleri titrediği zamanlarda bile kendisini traşsız gördüğümü hatırlamam. Kışları daima ceket giyip kravat takar yazları da mutlaka gömlek bulunurdu üstünde. Son zamanlarına kadar da kolunun altında Cumhuriyet gazetesi camiye gider ve din tüccarları hariç herkes ile de ahbaplık ederdi. 

İlkokula İzmit'te Yeni Turan İlkokulu'nda başladım. Turancılık, ilk kez 1905 Devrimi'nden önce Rusya'da Tatar aydınlar tarafından ortaya atılımış genel anlamıyla 'Tüm Dünya Türklerinin Birliği' ni hedefleyen bir siyasi akımdır. Ve hayatın ne garip bir cilvesidir ki Enver Paşa da Rusya'da Turan fikrini canlandırmaya kalkışırken öldürülür. Babasını Sarıkamış'ta Enver Paşa'nın komutasında iken kaybeden Mustafa dedemin eşi yani anneannemin büyük ağabeyinin ismi de Enver'dir. Ve okuduğum ilkokul, benim bir yerde hayata gelmeme de neden olan olayların müsebbibi Enver Paşa'nın kendisini ölüme götüren hayali olan 'Turan' ismini taşır. 

İzmit'te kirada oturuyorduk. İki oda bir salondan oluşan bir daire, 3 katlı bir apartmanın en üst katı. 10 yaşıma kadar da o evde, azala çoğala 7 kişi hep birlikte yaşadık. İzmir'de görev yaptığı NATO'dan 15 günde bir ancak haftasonları gelebilen deniz subayı babam, öğretmenlik yapan annem, dedem, anneannem, Hacı Abdullah'ın oğlu ve anneannemin de erkek kardeşi Petkim'de şoför olarak çalışan Mehmet Ali, o zamanlar Heybeliada'da Deniz Harp Okulu'nda okuyan Hacı Abdullah'ın torunu Abdullah Can (Şu anda bir zamanlar kendisine öykünüp deniz subayı olduğu babamın görev yaptığı yer İzmir'de bulunuyor) ve bir de ben. 

Yedi kişi 2 odalı bir evde yaşarken haliyle kendi odama da sahip değildim ama bizimkiler her zamanki gibi konuya yine bir çözüm getirmişlerdi. Gömme dolabın ortasına somya üstüne yatak, baş ve ayak uçlarına duvara monte edilmiş kitaplarla dolu raflar. Hani eve gelen misafirlere, burası kütüphane desek başımız ağrımayacaktı belki ama orası benim yatak odamdı aslında. Artık anne ve babamla aynı odada yatamayacak kadar büyümüşüm ama aile büyük daire de küçük olunca bana ancak gömme dolaba evsahipliği yapma şansı kalmıştı. Hayaller kurduğum, rüyalar gördüğüm gömme dolabım. Evde her zaman sohbet edebileceğim, oyunlar oynayabileceğim birileri mutlaka oluyordu. Hiç sıkılmıyordum. Derken dördüncü sınıfa geçtiğim yaz, bu sefer de çekirdek aile olmamız gerekti. Babamın tayini Heybeliada'ya çıkınca artık anneannem ve dedem İstanbul Alemdağ'daki evlerine dönmek istediler, Mehmet Ali dayı emekliliğini istedi o da evine döndü. Abdullah Can ise artık Harp Okulu'nu bitirmiş subay çıkmış ve dedesi Hacı Abdullah'ı İstanbul'a getiren gemilerin daha büyüklerinde kumandan olarak çalışmaya başlamıştı bile. 

Yaz ortasında Heybeliada'ya taşındık. Henüz okullar açılmadığı için ve taşınma telaşından da zaman olmadığından arkadaş edinememiştim. Annem sabah ilk vapurla İstanbul'a iniyor öğretmenlik yaptığı Beykoz'daki okula gidiyordu ve geceleri de ancak çok geç saatlerde eve dönebiliyordu. Babam da Harp Okulu'nda ders vermeye başladığı için çok yoğundu. Bir anda İzmit'teki kalabalık, heran birilerinin olduğu ev ortamından, denizin ortasında bir adaya düşüvermiştim. Dışarıdan uzaklardan martı sesleri dışında bir şey duyulmuyordu. Yalnızdım ve konuşacak birilerini arıyordum. Bir gün annemden izin aldım evdeki gömme dolaplardan birinin içine girdim. Bağırmaya başladım, kah yüksek sesle kendi kendime bir şeyler anlatıyor kah şarkı söylüyordum. Kimseden bir beklentim yoktu, içimdekileri iyice döktükten sonra rahatlamış bir halde dolaptan çıktım. Artık huzurluydum söyleyeceklerimi söylemiştim, kimse duymuş duymamış, şarkı söylediğimde sesimi beğenmiş beğenmemiş önemli değildi. Önemli olan benim içimdekileri döktükten sonra mutlu ve huzurlu olmamdı. 

Sonraki hayatımda da hep öyle oldu. İstediğim zaman kim ne der, beğenilir mi yoksa bir şeyler derler mi diye kaygılar duymadan hep sanki gömme dolabımın içindeymişçesine kendi doğrularımı haykırdım. Dolap beygiri gibi dar bir çevrede dönüp durmaktansa hep gezdim, gözlemledim, yorumladım. Dönme dolap gibi oradan oraya savrulmadım kendi fikir dünyamda, okudum öğrendim, gezdim öğrendim. Hep üstüne koymaya çalıştım. Hayatımda hiç bir zaman da hiç bir dolap çevirmeden yolumda yürüdüm. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Saygı deger yazarım; ilk okumaya başkadıgımda sıkılacagımı düşündügüm ama sonrasını devam ettirdigimde yüzümde tebessüm oluşan ve sonuda ki son cümlende yazdıgın dolap çevirmeden yoluna devam eden bir yazarı kutlamak istedim...elinize gönlünüze saglık..Başarınız daim olsun sevgiyle kalın.

emine zaimoglu yapıcıer 
 17.08.2011 9:40
Cevap :
Övgü dolu ve yazarı yüreklendiren sözler için teşekkür ederim Emine hanım.  17.08.2011 11:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 137
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 790
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster