Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Eylül '18

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
85
 

Gönül İkramı

Gönül İkramı
 

4. yaşıma girişimdeki doğum günü fotoğrafım


Dört yaşına girdiğim doğum günümdü. Tek çocuğu olduğumdan mı bilinmez, Rahmetli Babam Harun BİRGİLİ; oldum bittim doğum günlerimi kutlamayı önemserdi. Her doğum günümde hem maddi değeri yüklü hediyeler alır, hem de oldukça şaşalı doğum günü etkinliği planlardı.

Babamın hediyeleri genellikle altın takılar olurdu. Nedenini annem çözdüğünden o herhangi bir kutlama öncesinde babama yalvarmaya başlardı:

"Harun, biliyorum bir hediye alacaksın. Ama ne olur altın alma!" Bunları çok sonraları anlamlandırmıştım. Altın; babam için sermaye, annem için korumak zorunda olduğu külfetmiş meğer.

Doğum günlerimde karma bir davetli grubu olurdu. Mahallenin çocukları ile aileden akrabaların çocukları... O doğum günümde de olağan biçimde herkes bir hediye getirdi. O zamanlar gelen hediyeler açılmazdı. Hediyenin hemen açılması ayıp sayılırdı. Ancak mahalle arkadaşlarımdan yaşça benden büyük bir çocuk ısrarla verdiği hediyeyi açmamı istiyordu.

Babam: "Arkadaşını kırma, haydi hediyesini aç Kızım" dedi.

Açtım. İçinden ne çıktı dersiniz?

Okulda iş bilgisi dersinde yapıldığı belli olan siyah bir bez üzerine yağlı boya resim denemesinin mukavva üzerine yapıştırılmasıyla oluşmuş tepsi görünümlü aparat.

Olağan çocuk algısıyla burun kıvırdım. Çok da iltifat etmeksizin teşekkür ettim.

Hediyenin sahibi olan çocuk o tepsiye öykünür çalışmasını nasıl yaptığını, ne denli uğraştığını anlatıp durdu. Belli ki, övgü bekliyordu. Biz çocuklar ise konuya hiç ilgi göstermeksizin oyunlara dalmıştık bile...

İnsani duyarlılığı belirgin ve engin gönlüyle bilinen Rahmetli Babam, hemen çocuğu kucağına aldı. Yanaklarını öptü. Yaptığı işin ne denli mükemmel olduğundan söz etti. Çocuğun sanata yatkınlığını dile getirdi. Sonra:

"Arkadaşınız çok özel bir hediye getirmiş, onu kutlayın" dedi. Ama nedense gene konu pek ilgimizi çekmedi. Sürdürdüğümüz oyunu kesmedik bile...

Babam: "Madem ilk hediyeyi açtık, diğerlerini de açalım ve arkadaşlarına şimdiden teşekkür et kızım" dedi.

Tabii, ben de bu teklife pek sevindim. Heyecanla paketleri açmaya ve gelen hediyelerin keyfine varmaya çalıştım. Hediyelerin çoğu oyuncak, masal kitabı, boyama kitabı, çikolata, şekerleme, giysi, terlik vs. şeylerden oluşuyordu. 

Babam sonra arkadaşlarıma sordu: "Bu hediyeleri harçlığınızdan ayırdığınız parayla mı aldınız, yoksa anneniz babanız mı aldı" diye...

Sanırım iki arkadaşım harçlığından aldığını söyledi. Ki o hediyeler şekerleme cinsiydi. Belli ki kendilerinin en sevdiği şekerler pakete girmişti.

Hediye açılmaları ve teşekkür faslı bitince,

Babam: "Haydi çocuklar size bir masal anlatayım" dedi ve hepimizi etrafına topladı.

"Bir varmış, bir yokmuş" diye masal başladı...

Bir evin bir oğlu varmış. Aile oldukça varlıklıymış, oğul haylaz yetişmiş. Evlenme çağı gelmiş ama tek kuruş para kazanmadığından babası oğlunun evlenmesine sıcak bakmıyormuş.

Annesi ne zaman "Adam gel, bu oğlanı everelim" dese,

Babası: "Bu oğlan mı evlenecek? Daha beş kuruş para kazanamadı" diyormuş.

Kadın en sonunda; "Parayı kazanır benim oğlum, meraklanma" diye oğluna kefil olmuş.

Ardından oğluna kendi biriktirdiği altınlardan birini vermiş: "Al bunu babana ver, ‘ben kazandım, sende biriksin baba’ de ve altını teslim et" diye akıl vermiş.

Oğul almış altını, gitmiş babasına, annesinin verdiği akılla: "Baba bu altını kazandım, sende biriksin" diye teslim etmiş.

Baba altına şöyle bir bakmış, eline almış, inceler gibi yapmış ve aniden evin önündeki kör kuyuya altını atıvermiş: "Bu altın olmamış, başka kazan gel" demiş.

Oğul da anası da ne olduğunu anlayamamış. Sesleri de çıkmamış. Ancak annenin oğula kefaleti de işin içine girdiğinden anne geçmişte biriktirdiği altınları teker teker oğluna vermeye başlamış. Oğul da annesinin kendisine verdiği altını babasına götürmeye devam etmiş. Lakin babaya verilen her altının akıbeti aynıymış. Her bir altın önce baba tarafından şöyle bir inceleniyor sonra:

 "Bu altın olmamış, başka kazan gel" cümlesi sarf ediliyor, ardından altın kör kuyuyu boyluyormuş.

Annede altın kalmayınca yakın veya uzak hısım ve akrabadan, aileye yakın tanışlardan paralar toplanıp altın alınmaya başlanmış. Lakin alınan altınlar babaya geldikçe her bir altın baba tarafından aynı biçimde muamele görüyor ve kör kuyuya atılıyormuş. Gün geçtikçe para istenecek kimse kalmamış. Ama babaya da mahcup olamamak için bu defa oğul işe güce koşmuş, güç bela kazandığı parayla bir altın almış. Babasına götürmüş. Babası tekrar altını incelemiş, tam kör kuyuya atmak üzere hamle yaptığında; oğul atılmış ve babasının elini tutmuş:

"Baba sakın o altını atma. Ben evlenmekten vazgeçtim" diye bağırmış.

Babası göğsünü derin nefesle doldurmuş, gözlerinin içi gülmüş ve o altını kör kuyuya atmadan gurur, sevinç ve coşku içinde oğluna teslim etmiş:

"Yaşamda en değerli olan emektir Oğul" demiş. Sen artık emeğin değerini anladın. Artık er oldun. Vaktidir, evlendirelim seni"...

Masalını bitiren babam bize:

"İşte çocuklar yaşamda en değerli hediye içine emek katılan ya da gönülden sunulandır" demişti.

Sonra harçlıklarından en sevdikleri şekerlemeleri benim için getiren arkadaşlarımın şekerlerini açtı, mukavvadan tepsimsi hediyenin üzerine sıraladı ve hepimize ikram etti. Ardından "Bu şekerleri yerken damağınızda bıraktığı lezzeti hep hatırlayın. Çünkü bunlar gönül ikramı" sözlerini sarf ederek, ışıldayan gözleriyle gülümsedi.

Hepimiz çocuk aklımızla bile sus pus olmuştuk. Sonrasında şekerlerdeki kerameti aramaya koyulduk. Bir yandan, hiçbirimizin önemsemediği tepsimsi mukavva ile evcilik oynamaya başladık. Daha sonraki günlerde o tepsi; evcilik oyunlarımızın vazgeçilmeziydi...

Şimdiki aklımla anıların götürdüğü yaşam dehlizinde; bazı anıların canlılığını korurken bazı anıların hiç hatırımda kalmamasını düşünmeden edemiyorum. Anlaşılan o ki; yaşananlardan hatırda kalanlar içsel gelişimin aşamalarıyla örtüştükleri oranda önemli ve değerli. Bir bakıma içsel deneyimler, dışsal olaylara damga vurdukları oranda kalıcı. Hatta yaşamın mihenktaşı niteliğinde…

Analitik psikolojinin kurucularından Carl Gustav Jung da otobiyografisi niteliğindeki “Anılar, Düşler, Düşünceler” kitabında; “Gün geçtikçe hem içsel, hem de dışsal bağlamda gerilere, gençliğimizin anılarına dönüyoruz. Dış dünya, içsel olanın yerini alamaz. Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim. Yaşamamı benzersiz kılan onlar. Yaşamımla ilgili anlatmaya değer şeyler yalnızca ‘geçici olmayan dünyanın geçici dünyada ortaya çıktığı anlardır” diyor.

Benim için de aynı duygular belirgin. Bunca yıllık yaşamımda birçok doğum günü yaşamış olmama rağmen hatırımda kalan dört yaşıma girdiğim doğum günü kutlamam ve o doğum günümde yediğimiz şekerlerin damağımda bıraktığı lezzet. Çünkü onlar Rahmetli Babamın sözleriyle: “Gönül ikramı!”

Dileğim o ki; içsel doyumumuza vesile anlar, anılar ve yaşam zenginliği içinde olalım, oluşalım ve “gönül enginliğinin ikramı lezzetlerle” buluşalım…

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 109
Kayıt tarihi
: 13.09.18
 
 

Fen Bilimleri alanındaki eğitiminin getirisi bilgi ve becerilerini Sosyal Bilimler alanındaki edi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster