Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Kasım '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
314
 

Göremeyen adam öykücü olamaz; yani yazar olamaz

Göremeyen adam öykücü olamaz; yani yazar olamaz
 

Ahmet Çakır, Trabzon TRT 'de görevliydi. Kuzey Haber, 15 Mart 1985


Ahmet Çakır’la , “ Dostun Ölümü ”  adlı kitabı ve öykücülük üstüne gerçekleştirilen söyleşi :

-     Günümüz öykücülerinden Ahmet Çakır, Dostun Ölümü adlı yapıtıyla Akademi Kitabevi 1982 Öykü Başarı Ödülü’nü almıştı. Belki geç kalınmış bir soru olacak. Bu yapıtınızın ilk olması ve ödül alması sizde ne gibi olumlu etkiler yapmıştı?

-     Daha önce de birkaç ödül kazanmıştım; ama en iyi sonucu bu ödül getirdi. Kitabım yayınlandı. Ne yaptığımı bildiğimden ve kendine güvenim de fazla olduğundan bunun dışında fazla bir etki uyandırmadı.

 -     Her zaman yinelenen bir soru, kendinizi tanıtır mısınız?

-     1952 yılında Kastamonu’da doğdum. 1960’da ailece İstanbul’a göçtük. 1968’de Sultanahmet Ticaret Lisesi 2. sınıfta iken öğrenimi bıraktım. Askerlik dönüşü Ocak 1974’te İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başladım. 1978’de liseyi,1982’de de Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirdim.

      Yazmaya 1977’de başladım. Ülke çapında yaygın gazete ve dergilerde inceleme – araştırma yazılarım, basın tarihiyle ilgili makalelerim, öykü ve gülmece yazılarım yayımlandı. “Dünyada ve Türkiye’de Sansür “ adlı çalışmamla da Yunus Nadi Ödülü’nü kazandım. Çeşitli tarihlerde Türkiye Radyoları’nda yayınlanan çok sayıda oyun uyguladım. Henüz çekilmeyen bir TV dizi filminin senaryosunu yazdım.

-     Öykülerinize girmeden başına bir alıntı, şiir ya da özdeyiş koyuyorsunuz. Sormak istediğim şu: Öykünüzün dışında olan bu öğeyi doğrulamak için mi, yoksa öykünüzü doğrulayan bir öğe olarak mı yararlanıyorsunuz?

-     O şiir, özeyiş ve sözlerin elbette ki öyküyle bir bağı var. Ama öyküyü doğrulayan bir öğe olarak kullandığımı pek sanmıyorum. Hoşuma gittiği için yapıyorum biraz da. Bununla ilgili olarak çok yakında başıma bir iş geldi. Çok uzun bir öyküyü, başına bu türden şakacı bir not koyabilmek için yazmaya başladım. Sonunda o küçük not başıma dert oldu; öykü uzadı Allah uzadı. Baktım içinden çıkamayacağım o nottan vazgeçtim. 

-     Öykücülüğe soyunan genç ya da orta yaştaki yazarlar gün ışığına çıkmak için yol arıyorlar. Örneğin önce dergilerde yazıyorlar, sonra kitaplaşma olayı. Tüm bunlara ulaşmak sizce nerelerden geçiyor?

-     Ödüllerden geçiyor. İyi hazırlanmış bir genç yazar, bu yolla kendini gösterebilir. Dergiler, elbette ki genç yazarın ilk soluk alıp verebilecekleri yer. Ama herkesin bildiği birtakım güçlükler var dergilerde boy gösterebilmek için. Yeni bir yolu da Latife Tekin açtı. Yazdığı romanı Adam Yayınlarının Danışmanı olan Sayın Mehmet Fuat’a götürüyor. O da okuyup beğeniyor. Raslantı olmadığını anlamak için ikinci bir roman daha yazdırttıktan sonra ilkini yayınlıyor ve ortaya Sevgili Arsız Ölüm’le Latife Tekin adları çıkıyor. Bu da yeni bir yol.

- Öykücülükte “anlatım – konu” üzerine neler diyebilirsiniz? Bu sorumuzu öykülerinizden biriyle örnekler misiniz?

-     Şu  “öz-biçim” meselesinden söz ediyorsunuz galiba. Bu, genel, geçerli bir yargıdır. Öz biçimi belirler denir. Yani anlatmak istedikleriniz anlatım biçimini etkiler, hatta tümüyle biçimlendirir. Örneğin, “ 7. Dereceden Devlet Memuru Hasan Yanık’ın Usunu Yitirişinin Öyküsüdür” ancak o biçimde yazılabilirdi. Aynı öyküyü kuru ve asık yüzlü bir üslupla anlatmaya çalışırsanız okuyanı çatlatırsınız.İlk birkaç satıra göz attıktan sonra bırakır öykünüzü.

      Bu konu şöyle de anlatılabilir sanıyorum. Anlatacağınız öykünün sesini bulmanız gerek. Tamam anladık, esaslı bir öykünüz var; bunu anlatmak istiyorsunuz insanlara. Ama nasıl anlatacaksınız? Çok iyi bir öykü kötü anlatılırsa kötü olur. Ama sıradan bir öykü, iyi anlatılabilirse esaslı bir iş yapılmış olur. Yazarlık da budur zaten. Sarter’in değişiyle,” Kişi bir şey anlattığı için değil, o şeyi nasıl anlatacağını belirleyebildiği zaman yazardır.”

-     Öykücülüğü diğer yazın türlerinden ayıran, sürekliliğini sağlayan sizce ne?

-     Bu gibi kuramsal sorular ve sorunlar bana her zaman sıkıcı geldi. Ben size iyi bir öykücüde aradığım özellikleri söyleyeyim de olsun bitsin. İlkin zeka ve incelik ararım öykücüde; haliyle öyküde. Sonra anlatımda yoğunluğa ulaşabilmiş mi, dilin tadını çıkarmayı biliyor mu, mizah ve ironi yeteneği var mı, entrika kurmayı becerebiliyor mu,birikimi yeterli mi, yaptığı için ne olup ne olmadığını kavrayabilmiş mi diye bakarım.

-     Öykücülükte gözlemin yeri ve önemi konusunda diyecekleriniz var mı?

-     Görmeyen adam öykücü olamaz; yani yazar olamaz. Çünkü yazarlığın temel dayanaklarından biridir gözlem yeteneği. Günlük yaşantımızda karşılaştırdığımız yüzlerce, binlerce önemli- önemsiz şeyi, önemli ve ilginç yanlarını bulup çıkartabilen adamdır yazar. İyi bir yazar, karşısındaki insana baktığında onun ciğerini görebilen adamdır.

      Ayrıca, doğa ile ilgili pek çok bilgiyi de bu türde yazılmış kitaplardan değil, başarılı roman ve öykü yazarlarından öğrendim ben. 

-     Usta öykücüleri okuyup yorumlamanın, kendine özgü öykü yaratmada olumlu etkileri neler olabilir?

-     Hemen her işi beceremeyen insanlar için, “ Git mektebinde oku! “ ya da “ Öğren de gel! “ yollu sözler edilir. İçinde gerçek payı çok yüksek şakalardır bunlar. Yazar olmayı düşünen birinin ilk yapacağı işlerden biri, o türün ustalarını hatmetmektir. Daha doğrusu, bu işin nasıl “iyi “ yapılabileceğini okuyup anlamasıdır. Bu çağda Amerika’yı keşfetmek gülünç oluyor artık, ama  Amerika üzerine konuşacaksak önce onun nerede olduğunu öğrenmemiz gerek .          Bir de şu var. İşe yeni başlayanların ille de önemi ve büyüklüğü kabul edilmiş yapıtları okuyup öğrenmeleri gibi bir görüş çok yinelenir. “ Bu kadar kötü yazılmaz ki, insan biraz dikkatli olmalı ya da haddini bilmeli! “ diye düşünebilir okuduklarına bakarak. Yani terbiyeyi terbiyesizden öğrenmek gibi bir şey. Sonra, kötü yazarları okumanın, kendine güvenen genç yazarlar için kamçılayıcı bir etkisi de olur. “ Ulan, şurada birkaç gün oturup çalışsam ben bunun on kat güzelini yazarım! “ diye hırslanırlar. Bu söylediklerini de gerçekten yaparlarsa Türk yazını yeni bir yazar daha kazanmış olur.

-     Öykülerinizi oyunlaştırmayı düşünür müsünüz? Hem öykülerinizin hem de sizin

( İstanbul Radyosu’nda, Ümit Kaftancıoğlu’nun Dönemeç adlı öyküsünü oyunlaştırmıştınız. Şimdi Trabzon Radyosu’nda “Trabzon’da Kültür ve Sanat” izlencesini üstlenmiş bulunuyorsunuz.) bu konuda yapacaklarınız olabileceğini gösteriyor. Ne dersiniz?

-     Bu soruyu anlayamadım, ama bir şey söyleyeyim.Bir adam gerçekten yazar olmak istiyorsa kendini her şeyiyle o işe vermeye hazır olmalıdır. Yazarlık, asla başka bir mesleğin yedeğinde sürdürülebilecek iş değildir. “ Efendim, memleketin şartları, geçim güçlükleri,  falan filan..” Evet bunlar doğrudur; özür geçerlidir. Ama insanın içinde yanan yazarlık ateşi, bu gibi kaygıları ıvır zıvır durumuna düşürebilecek kadar güçlü değilse bu işe hiç girişmemek daha yerinde olur.

      Bu konuda ülkemizde yığınla kötü örnek var. Bu da sanıyorum gençleri biraz şaşırtıyor. Gerçekten ülkemizde uluslararası ölçütlere uygun yazar sayısı mevcudun onda biri değildir ve toplamı iki elin parmak sayısını geçmez. 

-     Öykülerinizi okuyup bitirdiğimizde yaşamın sürekliliği gerçeğini görüyoruz. Bizim gördüğümüz doğru mu? Bunun öykücülükte gereğini nasıl açıklıyorsunuz? Öykülerinizle örnekleyebilir misiniz?

-     Öykünün başka şeyleri savunup savunmamak gibi bir görevi var mı bilmiyorum, ama her yazın türünün yaşamın sürekliliğini vurgulamak gibi bir özellik taşıması gerektiğini kestirebiliyorum. Yeryüzünde bundan daha büyük bir gerçek var mı? Yaşam sürüyor ve hep sürecek. Acılar,üzüntüler, haksızlıklar, çileler, alçaklıklar, rezillikler, iğrençlikler de hep var olacak. İyi yazarlar da bütün kötülüklerle mücadele edecekler ve yaşam sürecek. İşte böyle!

      -   “Orman Yangını” adlı öykünüzde “Ve beni bu sevinçlerden uzak düşürmeye çalışanlarla     kavgam!” “Orman şefi düğüm olmuştu.” Anlatımı güçlü tümcelerden yalnız iki örnek. Öykücülükte çağrışımlar –şiirde olduğu gibi- yaratmak gerekli olabilir mi, yoksa doğrudan mı söylemeli?

     -  İkisi de olabilir; önemli olan iyi yapabilmek. Yani çağrışımlara açık bir yazım biçimiyle de yazılmış çok iyi öyküler vardır; doğrudan söyleyişle de. Ama bu doğrudan söyleyiş biraz yeteneksizlikten ileri gelen bir durumdur ve yazından çok toplumbilimsel bir anlatım biçimidir.

-     Her öykücüye sorulabilecek bir soru: Bir öyküyü kaç kez yazarsınız; yazdıktan sonra beğendiğiniz öykücülerin görüşlerini, eleştirilerini almayı dener misiniz?

-     Birkaç kez yazdığım olur öykülerimi. Ama genellikle tüm yazdıklarımı kafamda iyice demlendirdikten sonra birden çıkarmaya çalışırım. Yine de yayımlanma aşamasına değin bir öykü en az 2-3 kez yazılır. İlki hammaddedir. İkinci aşamada bu hammadde işlenir. İyi işlenemediği görülürse bir kez daha elden geçirmek gerekir.

Kimsenin eleştirisine filan kulak asmam! Çünkü bu çok yanlış ve ters bir ilişkidir. Bir anda korkunç bir intikamla karşı karşıya kalabilir ve genellikle kısa bir süre sonra birbirinize düşman olursunuz bu eleştirici ile. Çoğu kez bu düşmanlığın su yüzüne çıkarılmamasına özen gösterilir; ama düşmanlık bilinçaltında gitgide büyüyerek yaşar. 

-     Türkiye’de öykücülük hangi aşamada?

-     Ben bu gibi genel sözlerden kaçınırım. Çok iddialı bir söz Türk öykücülüğünün bugünkü durumu. Ciddi olmak kaygısını taşıyan biri böyle bir soruya en az 150-200 sayfalık bir incelemeyle karşılık vermek zorundadır. Ama bunun tersini de görebiliyoruz. Biri çıkıp “öykücülüğümüzün bunalımda olduğu”nu saptayabiliyor; aynı dergide bir başkası da, “öykücülüğümüzün en parlak günlerini yaşamakta olduğu”nu söyleyebiliyor. Ülkemizde bu gibi konularda ciddi konuşma alışkanlığı pek yerleşmemiş olduğundan bu tür gevezelikler sürüp gidiyor. Bunlara katılmak niyetinde değilim.  

02 Kasım 2012’ye düşen not:

     Trabzon’da yaşadığım yıllarda yerel basında yer alan söyelşilerimden biri yirmi yedi öncesinden göz kırpıyor!..

      ( Kuzey Haber , Trabzon, 15 Mart 1985 , s. 2 )

 

 

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1064
Toplam yorum
: 308
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 702
Kayıt tarihi
: 24.03.12
 
 

Türkay KORKMAZ, umuda yolculuğu ertelemez. Mermeri delenin damlanın sürekliliği olduğunu bilir. Y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster