Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Haziran '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
2518
 

Görgü

Görgü
 

Demokritos şöyle diyor: “Azınlık olan bilge insan, ölçülülük, öz denetim ve mutluluğun yolu olarak, zihnini geliştirmeye çalışırken, çoğunluk olan tensel insan, incelik ve bilgiden yoksun olarak arzularının ve duygularının peşinde sürüklenir durur ve sonuçta topluma çok az katkıda bulunur.”

Görgü; uyulması gereken saygı ve incelik davranışları, terbiyedir. Bir kimsenin, yaşayarak, öğrenerek ve deneyimleyerek elde ettiği birikimdir. Görgü; bir toplumdaki insanların birbiriyle münasebetlerinde olgun, medenî davranışlar içinde bulunmasıdır. Görgü kurallarına uymak insanlara saygı göstermektir. Görgü, bir kimsenin belli bir olayda nasıl davranması gerektiğini gösterir. Örneğin; aile büyüklerine saygı göstermek, insanlara "Bu" diye bir şahsa terbiye eksikliği ile hitap etmemek, merdivenlerin ve yolun sağını kullanmak gibi.

Yerine göre giyinmeyi bilmek, oturuşuna ve duruşuna dikkat etmek, laubali olmamak, ne zaman ne kadar konuşmak gerekliliği ayarlamak, yaşına uygun olgunlukta olmak, gerektiğinde özür dilemesini bilmek, verilen sözü tutmak, zaman kavramının değerini bilerek dakik olmak gibi birçok değer bir arada görgünün alt yapısını oluşturur. Görgü, saygı ve incelik kurallarıdır, yerine göre davranmaktır. Karşıdakini dinlemek de unutulmuş olan bir sanattır.

Ahmet Örs bir yazısında şöyle diyor: “Görgü diploma kadar önemlidir. Toplumda eskilerin adabı muaşeret dediği, görgü kurallarının en başında, hangi ortamda nasıl davranılması gerektiğini iyi hesaplamak gerekiyor. Tabii ki görgü kuralları olmaksızın da pekâlâ yaşanabilir. Ama bunlar sayesinde yaşam kalitesi önemli ölçüde iyileşiyor. Toplum yaşamı daha kolay hale geliyor.”

Telefonu açıp “Alo, sen kimsin?” diyenler, sürekli kendinden bahsedenler, olur olmaz mal beyanı verenler ve arkadaşlarına, çevresine parayla ilgili onları zorda bırakacak sorular sormayı adet edinmişleri sayısı hiç de az değildir. Örneğin “Ne kadar maaş alıyorsunuz? Eviniz kira mı? Yazlığınız var mı?”. gibi özel soruları fütursuzca sorabilen pek çok densiz insanla muhatap olunabilmektedir.

Teknolojideki gelişmeler de yeni teknolojiyi görgüsüzlüklerini ve nezaketsizliklerini beraberinde getirmiştir. Restorandayken cep telefonunu masaya koyan, plaja elinde cep telefonu ile inen, akşam, konuk olduğu evde telefonunu kapatamayan, telefon yutmuş bir kitle ortaya çıkmıştır. Biriyle telefonda konuşurken telefondakini unutup çevresindekilerle konuşmaya kalkanlar, bir yandan konuşup bir yandan yemek yemeğe devam edenler de mevcuttur.

Telefon ile konuşma kurallarında ciddi sıkıntı çekilmekte olduğu muhakkaktır. Çok acil durumlar dışında sabah erken ve akşam 20.30’dan sonra aranmaz, arayan kişi kiminle muhatap olduğunu sormadan önce kendini tanıtmakla yükümlüdür, arama yapılan telefonun numarası kesinlikle gizlenmemelidir gibi temel kurallara dahi uyulmadığı gözlemlenmektedir.

Bu tip konularda, toplum şakşakçılığı veya dalkavukluğu yapanlardan uzak durup, gözlemleyip iyi, doğru ve güzele gidilebilinmesi için öneriler getirmek, görülmek istemeyeni, aman sendeciliği yıkıp geçmek, karşı olmak önemlidir. Prof. Dr. Kerem Doksat’ın dediği gibi: “Popülistin rasyonalizasyonu hazırdır: “Halka iniyoruz.” İnmeyin kardeşim! Hele bizimki gibi cehaletin kol gezdiği, feodal, ataerkillikten ve yaşlı-erkillikten kopamamış, her türlü büyüsel düşünce tuzağına düşmeye pek müsait, henüz uluslaşma sürecini tamamlayamamış ülkede halka inilmez, halk yukarıya çıkarılır.”

Görgü, tekâmül seviyesi yüksek kişilerde sıkça görülen bir yaşam biçimidir ve gerek dünyada gerekse ülkemizde eksikliği en fazla hissedilen şeydir. Eğitim elbette ki esas olarak ailededir ancak aile zayıf kaldı diye bir ömür bu bahane ile geçiştirilemez.

Görgü, güzel ahlakın, iyi huyun dışa vurum şeklidir. “"Görgü" kavramı sadece bir kurallar bütünü, davranış kalıpları ya da toplum içindeyken uyulması gereken ilkeler değildir. İnsan ruhunu derinleştiren, insanın kişiliğini geliştiren, kendilerine ve başkalarına olan saygısını arttıran bir yaşam bilgeliğidir.” denir.

Olgunluk, “İnsanların bilgi, görgü ve hoşgörü bakımından gereği kadar gelişmiş olma durumu, yetkinlik, kemal” olarak betimlenmektedir. Görgü olgun bireyin vazgeçilmez unsurudur. Olgun insan; duygu ve düşünce bakımından yüksek seviyeye ulaştığı için olayları geniş bir görüş açısından değerlendirebilen, hoşgörülü, bilgisi ve görgüsü gelişmiş, kültürlü, yetkin insandır.

Nezaketle ilgili bazı yozlaşmaları sıralayalım...

Kişinin kendi yaşamına, kendi yoluna, kendi mutluluğuna bakması gerkelidir, sürekli çevre ile, yakınlar ile, akrabalar ile, dostlar ile her yönden rekabet kişinin kendi hayatını kâbusa çevirir, bir beklenti küpü olarak şişer şişer ve sonunda patlar. Bir insanın gerçekte ne olduğu sinirlenince ortaya çıkar denir. Bir salon adamı kisvesine bürünmüş kişi kızınca ağzını bozuyorsa bütün medeni boyası akar, gider.

Kardeşleri birbirleri ve arkadaşları ile karşılaştırmak; çocukları ebeveynleri önünde karşılaştırmak ve eleştirmek hiç hoş karşılanmaz. Ne yazık ki bu kadar düşebilen ebeveynler de mevcuttur. Çıldırmış şekilde sağa sola saldıran, tavana tırmanan, söz dinlemeyen, ağlayan, bağıran, bir küçük çocuk görürseniz biliniz ki o, bizim dejenere aile yapımızın şaşırttığı yeni neslimizdir. Bu çocuklar özellikle klan yaşamı süren, hiçbir normal sohbet konusu olmayan evlerde bir çembere alınıp, saatlerce “ilgi ve sevgi gösteriyoruz” bahanesi ile kucaktan kucağa gezip, mıncık mıncık yapılarak, şaşırtılıp sersemletilirler. Normalde yemeği sadece boğaza dizme şeklinde yiyip sonra hipnotize olup televizyon seyreden ya da birbiri ile dalga geçen bu kitle için evde küçük bir canlının hareket etmesi yeni bir eğlence kaynağıdır. İlginin çokluğu “Ay ayağı ne küçük, ay eli ne küçük, ay ne dedi” şeklindedir ve çocuk biraz büyüyünce hayvan yavrusu gibi değerlendirenlerce, o eski sevimliliği kalmadığı bahanesi ile itip kakma, gıdıklama, dürtme, kontrolsüz güç kullanma, ısırma, önüne top atma gibi aktiviteler eskisi gibi keyif vermez olur ve yeni küçük bir canlı aramaya koyulurlar. Bu kitle, sokakta hiç tanımadığı kişilerin çocuklarına dahi sesini incelterek sevimli bir hal aldığını zannederek taarruz etmeye kalkabilirler.

Yemek adabı ile ilgili birçok söylenecek mevzu vardır. Örneğin, yemek bize gelir, biz yemeğe değil. Yemeğin tadına bakmadan tuz atılmaz. Garsona yardım etmek bir kibarlık değildir. Telefon görüşmelerinde de birçok aksak iletişim vardır. Telefonu açan kendini tanıtmalıdır, gerek telefonda gerekse toplum içerisinde bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüktür, yemek masasını üstüne cep telefonu konulmaz gibi.

Sigara mevzuu başlı başına bir konudur. Bir evde ya da işyerinde kül tablası yoksa bu; orada sigara içilmeyecek demektir. Sigara içilmeyen evlerde misafir de sigara içmez. Çocuklu evlerde ise akıldan bile geçirilemez. Bu aciz alışkanlığı her gittiği yere beraberinde götürmeye kalkışıp, bu tip bir yasağı da görünce burun kıvırıp hakaretamiz tavırlar dahi alabilecek derecede bayağılaşabilen medeni kisveli insancıklar ne yazık ki vardır. Sigara alışkanlığında eğitimle birlikte bilincin artmadığı, ters orantılı tek ülke Türkiye’dir.

Her şey aileden başlar. Genlerin de ayrı etkisi var denir ancak en önemlisi bireyin aileden aldığı eğitimdir. Görgü özümsenmiş olmalıdır ki birey uygar olabilsin. Edep; terbiye, eğitim ve deneyimin birleşmesi ile oluşur. Görgü için içselleştirme önemlidir. Bilgi için merak gerekir, bilgi ile görgü ile kültür gelişir. Kültür de, çocukluktan itibaren derisi gibi olursa bireyin bunu bir daha çıkarmamak üzere giyebilir. Özdemir Asaf şöyle diyor: “Kültür, görgü ve bilginin insan sobasında yanmış bir külüdür.”

Türkiye’de 1950’lerden sonra hızla artan bir eğitim ve kültür erozyonu olmuştur. Eğitimde şiddete uğrayanların, onlara bu şiddeti uygulayan eğitici kisvesindeki mahlûkatı çok sevmeleri ve bu hatıraları ballandıra ballandıra hayatları boyunca “Öğretmenimden yediğim tokat benim aklımı başıma getirdi, babam o karne günü Allah ne verdiyse girişmeseydi ben bu hataları ömür boyu yapardım veya o tekme olmasaydı bugün buralarda olamazdım.” şeklinde rahatsız anlatımlar kullanmaları trajiktir. Şiddet eşiğinin de hızla arttığı ülkemizde, artık işyerinde öğlen yemeğinde ağızda koku bırakabilen yemeklerin yenmemesi gerekli iken, toplu taşıma araçlarında lahmacun yiyebilen ve uyarılınca cana kast edebilen bir kitle mevcuttur. Şiddet, ilkesizlik ve kuralsızlık aileden topluma sirayet etmektedir.

Sıkça görülen diğer görgüsüzlükler ise şöyledir: Yolları birer çöplük gibi görüp, arabadaki fazlalıkları yola atmak, sokaklara çekirdek tükürmek ilkelliği, piknikte kendinden sonra biri gelip toplayacakmış gibi çöpünü bırakıp gitmek, mangal magandalığında tüm şartları zorlayarak; apartmanlarda, odalarda, viyadüklerde, ormanlarda, yol kenarlarında bulduğu her yerde ateş yakıp üzerine et koyma taş devrinden kalma ilk insan özelliğini göstermek ve bu yüzüne vurulunca pişkin pişkin gülüp Bekir Coşkun’un “Göbeğini kaşıyan adam” simgesine dönüşmek. Hayvanlarla iletişimi daha çocuktan onlara taş atmak, kovalamak ve canlarını yakmak şeklinde kurmak. Doğayla iletişimi ağacın yanından geçerken bir yaprak ya da dal koparmak şeklinde kurmak ve her yaşanmış olumsuzluğu ailedeki eğitime ve alt yapı eksikliğine, yaşadıklarına bağlayarak gelişmemek, şark kurnazlığına kaçmaktır.

E-postalarda hiç de az olmayan bir oranda hitap eksikliği mevcuttur. Davetiyelerdeki L.C.V.‘ye kimse uymamaktadır. Yürüyen merdivende sağda durulur ki solda hızla çıkmak isteyen geçebilsin ama bunu uyamaya kalkarsanız görgü eksiği olan kitle bir de hiç utanıp sıkılmadan sizi yürüyen merdivenden merdivene yönlendirmeye çalışacaktır. Genel kanı “Madem yürüyeceksin neden yürüyen merdiveni kullanıyorsun burası put gibi durmak içindir.” şeklindedir. Tanımadığı, yeni tanıştığı veya resmi ilişkide bulunduğu insanlara bile “Siz” yerine hemen “Sen” hitabını kullanmak; yemek masalarına bayrak gibi dikilen meşrubat pet şişeleri, yoğurt kovaları görgüsüzlüktür. Görgü bir sınıf ya da burjuva yaklaşımı değildir. İnsanı saydıran medeni görgüsüdür. Şöyle denir: “İnsanlar, kılık kıyafetleri ile karşılanır ve bilgi, görgü ve davranışları ile uğurlanır.”

Bir iyilik ya da yardım yapıyorsa kişi, bunu asla dile getirmemelidir. Özveride bulunuyorsa, yapılan başkalarınca övülmelidir, özverinin reklâmı olmaz. Beklenti ile hareket edilirse bu zaten özveri olmayacaktır. Özveri fedakârlıktan yücedir çünkü karşılık beklenmez ve dile getirilmez. Kendinizden sürekli övgüyle bahsetmeyiniz, bırakınız başkaları iyi bir yönünüzü görüyorlarsa bahsetsinler. Belki çok beklenecektir, belki o sözleri hiç duyamayacaksınız ama en azından kendinden övgüyle bahsedenin o acınası durumuna düşülmemiş olacaktır.

Eşiyle birlikte katıldığı bir toplulukta, eşine kendini ispatlama sevdasıyla şaşırıp daha çok konuşmaya, kendini göstermeye kalan erkeklerden, daha kötüsü bunu onlardan bekleyen hanımların olmasıdır. Ayakkabılarını evin dışında çıkaranlar. Koltuklarını dünyanın ortak miras listesindeymiş gibi koruyanlar. Ucuz bir menfaat için hizmet aldığı garsona, görevliye üç kuruşluk menfaat için eğilenler. “Kültürümüzde yok” avam söylemi ile opera, sanat, bale, klasik müzik gibi uygarlığın ortak değerlerini elinin tersi ile itenler.

Karşısındaki insandaki olumlu gelişmeleri hiç görmezken, olumsuzlukları anında fark edip, sevinerek yüzlerine vurmaya, moral bozmaya, felaket tellallığı yapmaya bayılanlar vardır. Buna “saçların, beyazlamış, dökülmüş, yaşlandın sen; çok kilo almışın; çökmüşün ne oldu sana. Yazık!” gibi örnekler verilebilinir. Sağlığın iyi ve hayatında bir problem yok ise, ortadan yok olurlar. Bir de “Bizden geçti!” kitlesi vardır ki, onlar kendileri gibi olmayanları yanlarına çekmek için moral bozmak dâhil ellerinden ne geliyorsa yaparlar. “Bizden geçti!” kitlesi, kendi bedbaht hayatlarını, yaşam sevinci olanları sömürmek için yaşarlar. Telefonu açarlar zor konuşur bir halde bolca ağrılarından bahsederler; hiç bitmeyen bir baş ağrıları vardır, ilaç muhabbeti, hastalık sohbeti, sürekli hastane ziyareti, sevdiklerine duygu sömürüsü yapmak ile hayatlarını tüketirler.

Arabada korna ile bütünleşerek bir çalgı aleti sıklığında pratik yapmalar ve gece yarısı araçlardan ayağına kadar sarkarak kornalı kutlamalar yapanlar, çevreye verdikleri rahatsızlığı hiç düşünmezler. Trafik ışıklarında yanında duran arabanın şoförüne bakıp sanki Formula yarışına başlıyormuş edası ile çıkış yaparlar. Bir saat boyunca sabit hızda giden araç sahibi tam sollanırken bir anda kişilik değiştirip, gururuna yediremeyerek hızlanır ve geçen arabayı zor durumda bırakır. Görgüsüzlerce, bayan şoförler hedeftir, onlar sıkıştırılmalı, sürekli korna ile rahatsız edilmeli, zor durumda bırakılmalı ve gerekirse yolun dışına atılmalıdır. Eğitimsizlik, kırsallığın büyük kente uyum problemi, maddi durum, okuryazarlık oranı bu sayılanlarda etkilidir. Eskiler şöyle dermiş: “İzanlı (Ayarlı, dengeli) insan olun.”

Edinilen makam, paye, mevki ve para kişiliği oturmamış kitlelerde büyük görgüsüzlüklere sebep olabilmektedir. Hazımsızlık, densizliği doğurmaktadır. Ne yapacağını şaşıran bu kitlenin tüm davranış mekanizması olumsuz yönde çöker. Bilmeden, farkında olmadan yapılan bir eylemin görgüsüzlük olduğunu öğrenen birey bahane uydurup, inkâr etmeye hatta sinirlenmeye dahi kalkışabilir, burada yapılması gereken uyum sağlamak ve gerekli değişimi yapmaktır.

Görgü ile ilgili bir şey dediğinde, bir tespit yapıldığında derhal elitist damgası kişinin alnına vurulmakta; hamaset ve popülizm de bunun karşısında büyük bir güçle hemen harekete geçmektedir. “Ama niye öyle diyorsun”cu her konuda bir bildiği olan, susmayı bilmeyen, müzmin karşıyız karşıcılar vardır. Bu kimseler, “Benim fikrim geldi!” diyerek, “Bir dakika! Her konuda olduğu gibi bu konuda da son sözü benim söylemem, kendimi göstermem lazım.” egosu ile hareket ederler. Çenesine sahip çıkan kişiler kendilerine ve kaderlerine de sahip çıkacaklardır. Disiplin ve prensibin sözlük anlamlarının yanından dahi geçemeyen güya medeni insanlar bütün bunların ne kadar gereksiz olduğu ve fazlaca abartıldığını söyleyebilirler. Rahat olmamız gerekliliği korosu derhal sazı ele alır. Lakaytlığın, insan severlik ve sıcaklık diye sunulması çok genel olmuştur. Uygarlaşamayanlar için bunlar birer gâvur icadı diye karalanabilinir. Kendini yenilemek isteyenleri de lakaytlığa sürüklemeye kalkışabilen nevi şahsına münhasır insancıklardır. Nasihati kaldıramayıp, içten içe sinirlenen şahsiyetlerin, sürekli nasihat verdiği bir gerçektir. Toplumumuzda kavağın gölgesinde uyurken, kavağın gölgesini kendi gölgesi zanneden insan sayısının arttığını gözlemlemekteyiz. Siz ne yaparsanız yapın, çevrenizde sizi her an arkadan vurmaya hazır kötü niyetli insanlar olacaktır. “O kadar okuyorsun, uğraşıyorsun bak şurada şunu yaptın.” diye kendi inlerinde bekleyip, en ufak hatanızda harekete geçeceklerdir.

Para birinci değer ölçüsü olursa toplumlarda görgünün esamesi okunmaz. Söylenme odaklı değil, çözüm odaklı konuşmayı öğrenmeliyiz. Problemler sürekli dırdır etmekle ya da her uzatılan mikrofona ağlamakla çözülmez. Herkesin kendi çapında yapabilecekleri vardır. Kötü hep dışarıdadır, dışındadır, kişi hiç kendine bakmaz. “Taşa geçer, kendime geçmez sözüm.” deyişi boşa değildir. Evrende her şey değişir, dönüşür, gelişir ve akar. Yol alan kişinin kendi ile objektif olarak baş başa kalıp kendini yenilemesi, geliştirmesi, görgüsünü arttırması, zekâsını özgürleştirmesi kadar doğal olan bir şey yoktur.

Günümüzde bireyin ekonomik bağımsızlığı tüm toplumsal sistemi değiştirmiştir. Ayrıca geleneksel aile tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya hazırlanmaktadır, yerini kentli çekirdek aile almıştır. Birey olmak önem kazanmıştır. Eski töreler ihtiyaçtan doğar, farklı şartlar ihtiyaçları değiştirdiği gibi töreleri de değiştirir. “Lütfen değerlerimizi yitirmeyelim, kendi örf ve adetlerimizi koruyalım” veya kaşlar çatık halde, dogmatik bir biçimde “Biz Anadolu çocuğuyuz, biz böyle gördük” gibi töre ve yöre edebiyatı yapan çok sesli koronun düşünce sistematiğinde zaman, şartlar, veriler donmuş kalmıştır. Nerede o eski evlilikler, ilişkiler, dostluklar diyerek hayıflanacağına gelişime ayak uydurup zamanın ruhunu yakalamak gereklidir. “Bizim zamanımızda” diye cümleye başlayanlar ciddi sıkıntılar çekmektedirler. Zaman değiştirir, yıkar, yapar, yıpratır ve aynı zamanda ilaçtır. Teknolojiyi, gelişimleri, değişimleri takip etmek hatta öncülerden olmak gereklidir. Teknoloji, savaşılacak, kızılacak bir olgu değildir. Kötüye kullanılır diye yasaklamak ya da öğrenmemek büyük bağnazlıktır. Bilinçsiz birey teknoloji ve yaşam değişirken, her şey aynı kalsın ister. Bir problem varsa onu mutlaka gençliğe atmaya meraklı kitleler için söylenecek söz yoktur zira M.Ö. de “gençler çok kötü, kötüye gidiyoruz.” denirdi muhtemelen. Herkes sistemin içerisindedir, önde giden daima arkada kalan tarafından eleştirilir.

Böyle gelmiş böyle giderci geniş kitlelerin tüm ezberleri ile çatışma kaçınılmazdır. “Roma halktır. Onları kolezyuma toplayamazsan, Roma’yı yönetemezsin.” denmiştir. Şaşırıp kalakalıp “Halk niye böyle” diye sızlanıp durmak ve kızmak anlamsızdır. Bu tespitleri yapana düşenin mücadelesi, o kişinin onurudur. Fark sizin aydınlatacağınız insanlardan kaynaklanır. Gelişim önemlidir, mükemmeliyet değil. Değişim için önce kendimize dürüst olmamız gereklidir. Sürekli gelişim peşinde olmak da önemlidir. Öğrenin, uygulayın ve harekete geçin. Amaç olduğumuzdan daha iyi olmaktır.

Yolculuğumuza aklımız ve kalbimizi koymamız gerekir. Denildiği gibi: “Kararını sadece kalbi ile alanların, beyinleri sonra kırılıp dökülen ortalığı toplamaya çalışır.” Bilginin de okunmuş yüzlerce kitap olarak kalmaması gerekir, yüreğe inmelidir. Düşünceler, sözler birer tohumdur, yüreğe ekilir ve büyürler. Düşünceyi bunlar yeniler. Bilgi haznesi kadar uygulama haznesi de büyük olmalıdır. Bildiklerimizi uygulamaya geçiremiyorsak o zaman boşa zaman kaybediyoruzdur. “Kitap bilgisi kişiyi evren bilgisine taşımazsa yük olur.” Okumak, kavramak ve uygulamak gereklidir. Etki edeceğim diye kafaya kakarak öğretmek faydalı olmayacaktır, kişi sadece özgürce yolunu paylaşır, isteyen alır. Bütün laflar boştur, kişi ne zaman hazırsa bilgelik yardıma gelir. Vücut, akıl ve ruh birliğini sağlamak için çaba gösterilmelidir. Kişi kendini küçümsememeli veya gurur duymamalıdır, denge hep düsturdur.

İnsan ilişkilerinde usul, esas kadar önemlidir ve sen iyi isen herkes iyidir. Hedef yaşam boyu öğrenmedir. Bunu kişi kendi istemelidir, almaya hazır olmadan öğretme çok faydalı değildir. Gelişim esastır. “Eğitimin pahalı olduğunu söylüyorsan, cehaletin bedelini hesapla.” denmiştir. Gelişim ve değişim yolunun sonu hiç gelmeyecektir zira evrimin sonu sonsuzluktur.

Saygın toplumlarda “iyi doğru ve güzel” felsefe ile bulunur. Bu topraklarda ne yazık ki felsefe akıl yorma, üretme geleneği kaybolmuştur. İnsanlarımız, düşünce üretmemekte, analiz yapmamakta, başkalarının yaptığı analizleri kullanmaktadır. Daha iyi bir aile, toplum, ülke, dünya için asla pes edilmemelidir. Siz kapıyı çalın, açılacaktır, arayın bulacaksınız. Var oluşun anlamını arayan insan şunu unutulmamalıdır ki, hepimiz biriz, ileri giden geri kalanın elinden tutacaktır, bırakmak yoktur, zaten bu çaba bunun içindir.

Aydınlık bilince erişmiş birey, bilgili, öğrenimli, görgülü, araştıran, kafa yoran, okuyan, ufku geniş, toplumu bilinçlendiren, öncü ve filozof gibi zamanın ötesinde olan kişidir. Elbette ki görgülü olması beklenir. O, hem yolcu, hem yol gösteren, hem öğrenci, hem eğiticidir ve bu yolumuz uzun, yolculuğumuz ise çok çetindir.

Görgü bir yaşam sanatıdır. İnsan gibi insan; sevgi, görgü, bilgi ve deneyimlerini arttırmak için yaşamaktadır. Görgü sadece nezaket anlayışıyla sınırlı değildir. Ruhta yaşanan, bir yaşam felsefesidir. O, kaliteli yaşamayı bilme sanatının özüdür. Uygarlığın birikiminden faydalanarak insani gelişimdir. Denildiği gibi: “Cahilliğin başlangıcı yoktur, ama sonu vardır.” Konfüçyüs şöyle diyor: “Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak da korkudan kurtarır.”

Murphy’nin meşhur özdeyişi şöyledir: “İki tip insan vardır: Biri sürekli insanlığı iki tipe ayırır ve diğeri de insanlığı hiç ayırmaz. Ben ilk tipe aidim: İnsanlık iki tipe ayrılabilir, uyuyanlar ve uyanmış olanlar. Ve elbette ikisinin arasındaki küçücük bir grup.”

Unutulmamalıdır ki; “Yaptıklarımız bizim kim olduğumuzu gösterir, söylediklerimiz değil.” ve

“Önemli olan elde edilen sonuç değil o yolda harcanan çabadır.”

Berk Yüksel

Hasan Hüseyin Dulun bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Elinize yüreğinize sağlık. Yaşama sanatını anlatmışsınız ayrıntılarıyla. Tamamen katılıyorum ben de. Hepimize kolay gelsin Sevgiler Yazınızı önereceğim

cennetışığı 
 03.06.2008 20:09
 

Yazınızda bahsettiğiniz tespitlere katılmamak elde değil.Son zamanlarda okuduğum en güzel yazıydı. Tebrik ederim.

Naz 
 02.06.2008 12:34
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 241
Toplam yorum
: 421
Toplam mesaj
: 122
Ort. okunma sayısı
: 30078
Kayıt tarihi
: 09.03.07
 
 

21 Aralık 1973, Ankara doğumludur. Lisans ve yüksek lisansını “İşletme” alanında yapmıştır. Araşt..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster