Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Temmuz '09

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
429
 

Görünmeyen “beni” özlemek

Görünmeyen “beni” özlemek
 

Kitaplığımı karıştırırken, elim birden sayfaları sararmış eski bir kitaba “Memleketimden İnsan Manzaraları’ na uzanıverdi. Nazım’ım demiş ki; ” istiyorum ki -nereden gelip, nerede olduğu, nereye gidildiği? sualine, sahamın içinde azamî imkânlarla cevap verilsin.”
Kokusunu içime çekerken, sayfaların arasından düşüverdi. İşte o an sanki geriye giden bir zaman tüneline girdim...
Siyah beyaz bir fotoğraf beni taa lise son sınıf yıllarıma götürdü.
Anneme yakalanmamak için köşe bucak kaçırıp, acele ile oraya buraya sokuşturup, sonra da yerini unutup döne döne aradığım, özlemden, çaresizlikten akan gözyaşlarımla ıslanan, ya göğsüme sıkı sıkı bastırılmaktan ya da yastık kılıfına sokup uyuyakaldığımdan üzerinde ince ince kırıklar oluşmuş; kim bilir kaç kez öpülmekten hırpalanmış siyah beyaz bir fotoğraftı bu...
Ayaklarımın dibinde o bana, ben ona öylece sessizce bakakaldık. Bir o kadar yakın, bir o kadar uzaktılar.

Eğilip almadım, dizlerimin bağı çözülmüştü, oturdum yere... yanlarına!..
Şimdi yanımızda olanlara ihânet edercesine. Yapayalnız bir egonun ihaneti gibi. Savunmam gerekirse; hiç vedalaşmamıştık ki. O yıllarda ilk aşkıyla vedalaşabilen olmuş mudur ki?..
Kitap sayfalarından düşen fotoğrafla, anılarla ihânet; buruk ama doyumsuz...
Gözümün önünde yıllar yıllar öncesinin anıları...
Evdeki sesizliği kolladığım, yalnızlığın tadını doya doya çıkardığım, annemin evden çıkarken bana yapmam için tembihlediği işleri alelacele bitirir, ya da azar işitmeyi göze alarak son ana bırakıp, daha o merdivenlerden inmeden müzik setine koşup, arya dinlerdim, onu çok özlediğimde...
Aslında, sanırım ağlamak istediğimde...

Aryalar ve ağıt;
rakı ve balık gibi,
büllülle diken gibi,
aşk ve gurur gibi.
Maria Callas’ın haykırışı; yağmurdan sonra toprağın kokusu gibi gelirdi bana... Hâlâ da öyle...
Damağımda, dilimle bastırıp, erittiğim çikolata tadının tüm ağzıma yavaş yavaş yayılışı gibi...
Aryadan tüm bu hazları alabilmek için, illâki müziğin sesini sonuna kadar açıp mutlaka yalnızken dinlemeli... Bugün, şimdi de benim yapacağım gibi.. Milyonların içinde yapayalnızken. Ve bu yalnızlıktan büyük haz aldığım gibi...

Tüm anlamsız koşuşturmalardan, oradan buradan memesi fırladı fırlayacak, kafası-kıçı oynayan ne kadar yazar-gazeteci-aydın(!) politikacı varsa hepsinden uzaklaşarak...
İhmâl ettiğim, hep ötelediğim ruhumun isyanını ancak böyle, en yüksek tonda dinlediğim bir arya ile dile getirebiliyorum.
Maria Callas’ın o eşsiz sesi, sanki benim yüreğimin derinliklerindeki kimseyle paylaşmadığım sırları, biliyor gibi...
Ve ben o anı kimseyle ama kimseyle paylaşmak istemem. Tıpkı bir ibadet gibi...Hatta itiraf etmeliyim ki; benim duygularımla dinleyen biri olsa, kıskanırım bile...

Dârıdünya hâllerim siyah beyaz bir fotoğrafla gözümün önüne mi geldi yoksa beni mi alıp götürdü bilmem... Her ne oldu ise çok çok iyi oldu. Yeni terimle “ilaç gibi” oldu. Nasıl da ihtiyacım varmış meğerse... Nasıl da boğulmuşum, içimdeki beni nasılda özlemişim. Nerelerdeydin Maria Callas, nerelerdeydim?.. Nasıl da savrulup gitmişim.

Yaşım, ya onyedi, ya onsekiz oluverdi. Sol bacağımdaki sancı da geçiverdi.
Şakaklarıma hiçbir ak düşmemiş, gözlerimin altında da ne bir mor halka var.
Gözlerimin parlaklığı flaşlar gibi. İçim cvıl cıvıl, mutluluğum sağ yanağımdaki gamzemden belli.
Kulakları çınlasın, şimdi yanımda olsa ben gülümserken mutlaka yine; “su dolduracağım!” diye dalga geçerdi...
Saçlarımın gür bukleleri pırıl pırıl, omuzlarıma lüle lüle dökülmüşler. Boynumda, beni beklerken dizdiği, renk renk boncuktan, “Gökkuşağıma” diye verdiği bir kolye. Sahi şimdi nerede ki?.. Acaba onu da mı annem görmesin diye, sokuşturdum bir yerlere?.. Hatırlamıyorum ama çıkar o da, belki bir gün, bir yerlerden. Aramıyacağım şimdi, bulursam yine arya dinleyecek bahanem olsun.
Evettt!.. bırakalım beni, asıl O’na gelelim. Ondan sözetmeye. “Kahramanıma” ama onu asla tarif edemem ki, inanın istesem de edemem.
Sadece mutlu. Nasıl anlıyorsanız o...
Nazım’ın Abidin Dino’ya mutluluğun resmini tarif edişi gibi anlatamam nasılsa, ama çekilmiş fotoğrafı işte...
Sadece mutlu...
Kısaca; çelimsizdi, hep kot pantolan, parka giyerdi, parfüm kokmaz, temiz kokardı, ama dağları devirecek gibiydi... Bıraksalar devirirdi de.

Fotoğrafa, onlara bakarken birden başımı kaldırıp kitaplığın camından bugünkü bana baktım; eski parlaklıklardan eser kalmadığını; asla ama asla üzülmeden, gururla gördüm.
İyiki yaşamışım ve iyiki yaşlanmışım.
“Aşk hiçbir zaman pişman olmamaktır” demişti; Aşk Hikayesi filminde Ryan O'Neal sevdiği kıza... Ali Mc Graw’a... Bizim dilimize de pelesenk olmuştu o yıllarda. Biz kızlar hep onun kadar sevilmek isterdik. Satıraralarında sevildik de.
Bu filmi beraber izlemiştik, ellerim avuçlarında; “erkeler ağlamaz” kuralının altını çizip, benim ağladığım sahnelerde daha bir sıkarak.
Hiçbir acı, hiçbir özlem çekmeden akvaryumdaki balık gibi yaşamış olsaydım. Aman tanrım...! Bunu düşünmek bile korkunç. İnsanı hücceten öldürür. Başkalarını bilmem, karışmam da ama beni mutlaka öldürür.
Ya yaşıma rağmen gergin bir suratım olsaydı, ya yıllar bende hiçbir iz bırakmamış olsaydı, ne büyük bir acı olurdu. Yıllar hiç iz bırakmıyacaksa niye yaşanır ki?.. Kaç yıl uğraştım bu izlere sahip olmak için. Kızları ile aynı yaşta görünen donuk, estetikli kadınlar gibi olamam. Aman tanrım..!
Yaşlanmak: Denizlerde, dalgalarla boğuşa boğuşa sonunda sahile ulaşmanın, yorgun, perişan ama kazanmış olmanın zaferidir.
Her şeye rağmen hayata direnmektir, yaşamak.

Hafıza; yaraların biriktirildiği kasa gibi olmalı... Her şeyi, her şeyi unuta bilmeli insan, ama acılarını asla... Kahvenin tortusu gibi dipte kalmalı... kurumalı... dinlediğin bir müzikle, bir kokuyla, kitap arasından düşen siyah beyaz bir fotoğrafla, ıslanmalı telveler. Kahven henüz bitmiş gibi olmalı.
İhanet; sağ omuzundaki “başı hâreli” ile sol omuzundaki “alnı boynuzlunun” güreşi gibi... Kimin kazandığı önemli mi? İnsan, zaman zaman hata da yapmalı.
Bedenin bir yerde, ruhun başka bir yerlerde kaldığı gibi.
Ama içinde hep bir isyan, iniş-çıkışlar barındıran. Sonunda aklımızı ikna ettiğimizde, kalbimizde iknâ oluyor zaten.

Ve bu çatışmaya aryadan başka bir müzik ne eşlik edebilir, ne de ifade...
Mutlaka bir ayrılık vardır, giden veya kalan kaçınılmaz, yaralıdır...
Şimdiki aşklar gibi onu tanıdığına pişman olmaz, lanetler yağdırmazdık biz. Oryantal bilmez, hergün meme hoplatmaz, yılbaşından yılbaşına Nesrin Topkapı’yı izlerdik. Bizim lanetimiz hep “Netekim” diyenlere olmuştu. Hâlâ da oluyor... Hayallerimizin üstünden tanklar geçti, bizim kuşak çocuklarının adını: Deniz, Sevgi, Barış, Zafer koydu.

Saime Eren

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 288
Toplam mesaj
: 31
Ort. okunma sayısı
: 762
Kayıt tarihi
: 18.09.08
 
 

Dünyanın en güzel şehri olan İstanbul' da yaşıyorum. Emekliyim. Güncel olayları yorumlamanın yanı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster