Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Haziran '09

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
714
 

Gözümün nuru

Gözümün nuru
 

Senin sevdiğin minik kır çiçeklerinden derledim bitanem... Hiç pencerenin pervazını, kulbunu okşayanı görmüş müydün? Senin ellerinin değdiği yerler onlar; nasıl öpmem canımın içinin ellerini öper gibi, nasıl, nasıl... Dokunamıyorum yastığına; senin kokunu içime çekince ya biter, kalmazsa yarına diye. Gidemedim; ekmek – su bile alamadım, senden sonra yaşıyor olmak suçunu işlediğime utancımdan.. Artık manavın önünden bile geçmemek için yolumu değiştiriyorum. İnsan ayva görünce ağlar mı hiç, ya o çok sevdiğin vişne çıkınca? Ne tuhaf baktı bana marketteki kız, bilsen, seninle birlikte hastane odasında, doktorlardan gizli yediğimiz son domatesi hatırlayıp, hıçkırarak yere çökünce. Ellerimi yıkarken sözlerin çınlıyor, dalga dalga, “Bırak, kirli kalsın ellerim; nefes alamıyorum, çıkar beni buradan!”

Yatamıyorum bitanem, uyuyamıyorum. Bazen koltukta kapanıyor gözlerim; düşümde seni görmek istiyorum, sana sarılmak, ne kadar özlediğimi söylemek ve uyanmamak. Neden yoksun gözümün nuru, neden? Resimlerin her yanımda, ama sen yoksun. Başımı duvarlarına vura vura, ama sen duyma diye sessizce ağladığım koridorlar hala orada duruyor. Sensiz gittiğim her yer, bana sen demek. Fütursuzca salıyor kendini acılarım; ne insanlar, ne yollar, ne yerler önemli. Nereden doluyor bu yaşlar tekrar tekrar?

O soluksuz halinde bana söylemek istediğin son sözlerini işitemedim bitanem. Neler demek istedin bana, kimbilir... Nasıl üzülüp ağlamıştın hastane odasında, “seni böyle üzüyorum hep” diye. Ağlama bitanem, ağlama, tıkanır burnundaki borular. Aklımdan hiç çıkmıyor başını yana devirip, feri kalmayan o güzel gözlerinle hüzünlü bakışların... Ne zaman bir ambulans görsem, akıyor yine bahaneci yaşlar. Nefessiz çığlıkların, adımı seslenmeye çalışışın geliyor aklıma. Buradayım bitanem, hemen ön tarafta; yanına gelmeme izin vermediler, şoförün yanındayım.

Ne öfkem kaldı, seni ölsün diye eve yollayan doktora, ne de ilacını çalan hemşireye kinim. Hatta ‘bağırma, canın acıyorsa ne olmuş’ diye ellerine vurana da, vermediği ilacını vermiş gibi yazana da, saatler boyu yatağa bağlayan ya da süratinden hayaller gösteren serumları takanlara da, iğneyi patatese saplar gibi yapanlara da kızmıyorum artık. Ne kimseye sesimi duyuramadığıma hayıflanıyorum, ne yatıracak yer bulamadığıma. Seni istiyorum ben, sadece seni... Sarılıp öpemeden gittin bitanem. Oysa her tarafından bir kordon çıkarken demiştin, ‘gel, birlikte sarılarak uyuyalım’ diye. Neden dinlemedim ki seni, ah, neden? Canın acır, iğneler çıkar, diye düşünmüştüm. Bilemedim, son sarılışımız olacağını...

Sen anlatmıştın bana; oğlundan ayrı kalan kadının evladının çorabını nasıl sakladığını. Canımın içi, şimdi ben senin çorabınla yatıyorum koyun koyuna; kuruyamadan, yine yine ıslanıyor; başımda son taktığın bant, parmağımda senden kalan yüzük. İnsan aklı ne garip işliyor, değil mi bitanem, hem sana “iyi olacaksın; artık eve geç de gelmeyeceğim, daha çok birlikte olacağız” deyip, bir taraftan da kuruyan dudaklarından kopan bir parçayı “son hatıradır” diye atmayıp saklamayı düşünmek nasıl bir ironidir.

Bir yere gitmek zorunda kalsam, geleceğimi haber vermek için seni aramış olacağımı düşünüyorum hep. Cep telefonu ilk çıktığında hemen koşup almıştım halbuki, seninle her zaman konuşabilmek için. Ne kadar garibime gidiyor hala ‘nasılsın, seni özledim’ diye seni arayamamak, akşam saatlerce seni konuşmak. Alışmak istemiyorum ki zaten yokluğuna; o zaman seni tümüyle kaybedeceğimi biliyorum. Ne de olsa acılarım eşlik ediyor özlemime; yalnız değilim. Mezarını yaptırırken ‘benden sonra kimse bakmaz; çok sağlam olsun’ demek, ne acı biliyor musun...

Asansöre binsem, seninle sıkışıp kaldığımız zamanı hatırlıyorum; hani tekerlekli sandalyede başını bana dayayıp, soluk almaya çalışırken sen ve ben, bitmekte olan tüpün yüzünden deli gibi kapıyı yumruklarken. Nihayet çıkarıldığımızda, saçlarını okşayıp öperken, o halinle bile bana “rüzgarda kalıyorsun, hasta olacaksın” dediğini hatırlıyorum. İnadına çift taraflı açıyorum artık camları, ortasında oturuyorum; inadına sigarayı paket paket içiyorum, senden sonra. Olmuyor işte; kötüye birşey olmazmış; ondan mı dersin?

Bana ‘gözümün nuru’ deme; çok muhabbet, tez ayrılık getirir’ derdin. Yine seni dinlemedim, yine sen haklı çıktın, oldu işte; ayrıldık.. Söz vermemiş miydin bana, seni almaya geldiklerinde, ‘onsuz gitmem’ diyecektin hani? Kirpiklerim batıyor artık, donuk kaldı gülüşlerim. Caddeden her karşıya geçişte, ‘şimdi’, diyorum, ‘işte şimdi’; oysa yine değil. Polyanna olduğum günler asırlar öncesinde gibi. Bir pet şişe görsem, yine sen geliyorsun, ciğerlerindeki suyu alırlarken seni ayakta tutmaya çalıştığım geliyor, aklıma. Ve bana “ben iyiyim, git yiyecek birşeyler al kendine” diye yalvarışın... Ne çokmuşşun canımın içi, ne çok... Meğer herşey senmişsin, bense sensiz hiç...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 494
Kayıt tarihi
: 30.05.09
 
 

İnsanı en iyi tarif edecek olan nedir? Kendi söyleyeceklerim taraflı olmaz mı? Belki en doğrusu, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster