Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ekim '21

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
127
 

Gözün İktidarı

 (Ekmek ve Oyun II)

Labirentdeki Fare

İnsanların kapana kıstırılıp avlanmasını konu eden oyunları sinema izleyicisi seviyor. Reytinglere bakılırsa Squid Game’in VİP’leri gibi ekran karşısına geçip kaçmaya çalışan kurban hikâyelerini izlemeyi çok seviyoruz Kanadalı yönetmen Vincenzo Natali'nin yönettiği 1997 yapımıKüp/Cube’ü izlemeyenler var mı aramızda? İnsan avı ve  ölümcül oyun temalı filmleri anarken James Wan’ın yönettiği 2004 yapımı korku- gerilim filmi Testere’yi anmadan geçmemek lâzım. İlki beğenilince 8,9 tane testere filmi çekilmişti. İlk filmin sanırım on beşinci dakikasında çıktığımdan, devam filmlerini de izlemedim. Ancak Testere’yi izlemeye çalışırken hissettiğim rahatsız edici duyguları Squit Game’i izlerken de hatırladım. Orada da kurbanları ile “ölümcül bir oyun” oynayan maskeli psikopat vardı. Onun kurbanlarına söylediği ilk cümleyi hatırlıyorsunuz değil mi? “I want to play a game/ Oyun oynamak istiyorum”.

Nedir bu insanoğlunun oyun oynama merakı? Johan Huizinga, Homo Ludens /Oynayan İnsan isimli eserinde yeryüzünde insana dair herşeyin başlangıcında oyun olduğunu anlatıyor.[1] Avlanmanın arkaik toplulukta oyun biçimine büründüğünü, avın kültür olmadan önce oyun olduğunu söylüyor.Ona göre oyunlar, kültürlerin parçası değil, kültürler oyunların toplamı. Huizinga, homo faber (yapımcı insan) ve homo sapiens (düşünür insan) ikilisinin karşısına üçüncü bir insan olarak homo ludens’i yani “oyuncu insan”ı çıkarır. Demek ki oyun bir kültür yapıcıdır. Peki oyun yapıcılar onlar kim? Galiba cevabını bulmak zorunda olduğumuz asıl mesele bu. Kimin oyununda oynadığımız çok önemli. Kuralları oyun kurucuların kurduğu bir dünyada, oyunu daima oynatan kazanıyor çünkü.

Kaçış Odasından Kaçamayış

Amerika kadar olmasa da arkadaş gruplarının eğlenmek için tercih ettikleri kaçış odaları ve dehşet oyunları beş on sene önce bizde de epey popülerdi. Oyuncular belirlenen süre içinde çeşitli bulmacaları çözerek hapsedildikleri yerden kurtulmaya çalışıyorlardı. Yapımcılar ve film şirketleri az oyunculu düşük bütçeli ve çok fazla masraf gerektirmeyen ve gişede yüzlerini güldüren bu türe bayıldılar. Labirent filmlerinin biri geldi biri gitti… “The Maze Runner- Labirent: Ölümcül Kaçış”’da devamı gelen distopik bir roman uyarlamasıydı. Will Wernick’in yönettiği 2017 yapımı gerilim filmi “Escape Room-Kaçış Odası”’’ sevgilisinin doğum günü için ona gizemli bir kaçış odası etkinlik bileti alan adamın ve arkadaşlarının oyuna girdikten sonra buraya hapsolmalarını anlatıyordu. Odada hapsolan 4 kişi 55 dakika içinde bulmacaları çözemezse öleceklerdi.  2019’da ikincisi çekilen “Escape Room-Ölümcül Labirent”in yönetmeni Adam Robitel kurbanların sayısını altıya çıkardı. Oyuna davet kartını alan oyuncular “Minos” kaçış odasında “bulmacaları çözmek ya da ölmek arasında” hayatlarının mücadelesini veriyorlardı. (Üvey babası Girit Kralı Minos tarafından adadaki labirente hapsedilen, insan boğa karışımı canavar Minotaur’u hatırlıyorsunuz değil mi? Film bu mitolojik hikâyeye göndermelerle dolu.) Yakın zamanda vizyona giren 2021 yapımı devam filmi “Escape Room-Ölümcül Labirent –Şampiyonlar Turnuvası” ‘nın da ucu açık bittiğine göre anlaşılan daha üç beş kaçış odası filmi daha izleyeceğiz.

Ebeyi Ebelemek

Bilgisayar ekranından başka yerde oyun oynamayan son kuşak bilmese de eskiden çocuklar sokaklarda oyun oynarlardı. “Önüm arkan sağım solum sobe saklanmayan ebe" bu tekerleme ile başlardı saklambaç. Ebenin Argos gibi iyi bir gözcü olması gerekirdi.  Argos’u hatırladınız mı? Yunan mitolojisinde Argos Panoptis, kimilerine göre kafasının dört yanında birer gözü olan ve her yanı gören bir bekçi köpeği, kimilerine göre yüz gözlü bir canavardır, asla uyumaz. Argos Panoptis’in uyurken bile tek gözü açıktır.İngiliz Filozof Jeremy Bentham mimar kardeşi ile birlikte 1791’de gözetlemeye dayalı “Panoptikon Hapishane”[2] modelinde bu mitolojik motifi kullanmıştı. Tasarlanan hapishane çizimlerinde mahkûmların kalacakları hücreler şeffaf, camla kaplı dairesel bir alan içinde gösteriliyordu. Bu alanın ortasına,  yani avlunun merkezine dışardan bakanların asla içini göremeyeceği bir gözetleme kulesi yerleştirir. Bu sayede mahkûmlar kimin gözetlediğini bilmeden 24 saat izlenebilecektir. İşte şimdi gözün iktidarı başlamıştır. Göz varoluşun merkezindedir. Toplumu denetim altında tutup sürekli gözetleyen iktidar da Panoptikon gibidir.Michel Foucault, 1975 yılında yayınladığı “Hapishanenin Doğuşu”[3]nda merkezinden bütün hücrelerin rahatlıkla görüldüğü ama gözetleyen gardiyanların hiçbir zaman hiçbir noktadan görünmediği asimetrik, tek yönlü bir gözetleme sistemi diye anlatır panoptikonu… Ortaçağda veba ve cüzzam salgınının önüne geçmek için belirlenen karantina kuralları, kişileri bir yerlere kapatmak üzerine kuruludur. Hatta gözetlenenler, gözetleyicilerden, izinsiz yemek almaya çıktığında cezaları ölümdür. Bu dönemde karantina adeta sağlıksız olanı tedavi etmekten çok, toplumu bireyselleştirmek ve gözetlemekten ibarettir. Modern zamanlarda ise Foucault’ya göre toplumlar yenidünya düzeninde artık “gözün iktidarı” tarafından teslim alınmıştır ve küresel panoptikon küresel gücün insanları mahkûm ettiği distopyadır. Foucault’nun[NY1] ömrü bugün geldiğimiz noktayı görmeye yetmedi. Şimdi işler çok daha değişti. Dijital çağın geldiği son noktada “teşhir” bireylerin en temel ihtiyaçlarından biri artık. Gönüllü gözetleniyoruz yani, ne kadar çok takipçimiz varsa o kadar çok seviniyoruz. Ne yediğimizi, nerede olduğumuzu, neye benzediğimizi sosyal medyada paylaşmaz ve yeterince “beğeni” almazsak mutsuz oluyoruz. Öte yandan bilgisayar tabanlı gözetimin ortaya çıkmasıyla beraber, kişisel verilerimizle her birimizin veri tabanlarında attığımız her adımı gösteren dijital ayak izlerimiz, el izlerimiz var. Fena halde gözetlendiğimiz bir oyunun içindeyiz ama artık ortada ebe yok. Squid Game’den, ekmek ve oyundan nereye geldik değil mi? Biz de sistemin girdabına kaptırdığımız ideallerimizle, ipotekli evlerimiz, arabalarımız, banka borçlarımızla, ömrümüzün en güzel yıllarını sevmediğimiz işlerde tükettiğimiz hayatlarımızla başkalarının yazdığı büyük oyunun küçük oyuncuları gibiyiz. Dizilerde meşrulaştırılmış şiddeti, oyuncular kadar “kurban” rolünde olan maskeli gardiyanları izledikçe aslında gündelik hayatlarımızın bu dizilere ne kadar benzemeye başladığını düşünmeden edemedim. Herkes “daha fazlası”na sahip olabilmek için, sopanın ucundaki havuç peşinde koşuyor. Düzen mutluluğu, başarıyı kendi kriterleri ile tanımladığı sürece bizler asla tatmin olmayacak hayallerin peşinde hep “daha fazlasının” bizi “daha mutlu” edeceği vehmiyle ömrümüzü hamster çarklarımızda koşmaya devam ederek tükeceğiz. Yeni panoptikon kulemiz mi? O epey akıllandı ve küçülüp cebimize girdi.



[1] Johan Huizinga, Homo Ludens, Ayrıntı Yay, 1995

[2] Panoptikon Gözün İktidarı, Su Yay.,2008

[3]Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu. İmge, 1992.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 93
Toplam yorum
: 58
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1099
Kayıt tarihi
: 28.03.07
 
 

 Hacettepe Üniversitesi mezunu, nörobilimden psikolojiye disiplinlerarası eğitime hevesli bir Türko..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster