Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '08

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
832
 

Gül Baba'nın Türbesi

18.Temmuz.2004

Rahat bir yolculukla ikindi üzeri iniyoruz Budapeşte’ye. Havalimanından dışarı çıktığımızda gün ışığından gözlerim kamaşıyor. Pırıl pırıl güneşli bir hava var. Sıcak; ama bunaltmayan bir hava…

Evet, rahat bir yolculuk yaptık. İstanbul -Yeşilköy Dış Hatlar terminalinde bazı kredi kartları sahipleri için özel mekanlar olduğunu keşfetmemiz iyi oldu. Buradaki sakin ortamda, yatar koltuklarda uzanıp bir ara kestirdim bile… Bu kısa uyku iyi geldi bana. Toparlandım azcık. Budapeşte’ye indiğimde ne uykum vardı ne de yorgunluk. Üst üste içilen kahvelerin de payı var bunda elbette.

Tur rehberimiz bizi havalimanında karşılayıp otobüse bindiriyor. Az sonra Budapeşte’nin kenar mahallelerinden geçerek kentin merkezine doğru yola koyuluyoruz. Otele yerleşmeden önce kent içinde otobüsle gezeceğimizi söylüyor rehberimiz. Hemen bütün turlarda benzer uygulamalar var aslında. Hele bizim gibi bir hafta içinde üç kenti birden görmeği hedefleyenler için turlar daha hızlı yapılıyor.

İlk durağımız Kahramanlar meydanı… Meydanın ortasında Binyıl Anıtı var. Bu anıtın iki yanında Sanat Sarayı ile Güzel Sanatlar Müzesi yer alıyor. Otobüsten inerken rehberimiz bizi uyarıyor. Sadece fotoğraf çekecek kadar zamanımız var. Böyle olunca koşa koşa anıtın bulunduğu meydana gidip pek fazla bir şey anlamadan birkaç fotoğraf çekip yine koşarak otobüse biniyoruz. Bu kısa sürede görebildiklerimiz meydanın ortasında duran Korint sütunu üzerindeki, Aziz İstvan tacı ile elinde haç tutan Cebrail heykeli ve sütunun iki yanındaki kavisli ve sütunlu revaklar… Bu revakların üzerinde savaş ve barışı simgeleyen heykellerle, bilgi ile şeref, emekle zenginliği simgeleyen heykeller var. Revakları oluşturan sütunların arasında da gelmiş geçmiş Macar devlet adamları ve kahramanlarının heykelleri…

Otobüsümüz Andrassy sokağına dönüp ilerliyor. Bir çok mağaza, kafe yanı sıra pek çok diplomatik ve idari bina yer alıyor bu sokakta. Türk Elçiliği önünden geçiyor, göndere çekili bayrağımızı selamlıyoruz. Rehberimiz, sokaktaki bir yapıyı gösterip anlatıyor. No:60, Stalin zamanında Gizli Polis Örgütü AVO nun merkeziymiş. Oysa bina, diğerleri gibi resmi bir yapı olmanın dışında fazla bir şey anlatmıyor bize. Sadece demirli bodrum pencereleri, geçmiş zamanlardan gelen çığlıkları duyuruyor bana. İşkence görenlerin çığlıklarını… Otobüs şoförümüzün bu çığlıkları duymadığı kesin. Hızla geçip gidiyor eski AVO binasının önünden.

Sokağın bitiminde sağa dönüp Arpad köprüsüne doğru yol alırken uzaktan yeşil renkli kubbesi ve ünlü çan kulesiyle Aziz İstvan Bazilikasını, Tuna nehri kıyısında boylu boyunca uzanan görkemli parlamento binasını, güneşin parlak ışıkları altında gümüş bir kurdele gibi uzanan Tuna nehrini, bembeyaz zarif hatlarıyla Elizabeth köprüsünü, daha kaba hatlı Szechenyi Lanchid ya da Özgürlük köprüsünü ve güç almak istercesine Margit adasına bir kolunu uzatıp dayanan Margit köprüsünü uzaktan görüp Arpad köprüsünden karşıya, Buda’ya geçiyoruz.

İlk uğrayacağımız yer Gül Baba Türbesi... Kalenin kuzeyindeki Vizivaros yani Su Şehri denilen kısımda yer alıyor bu türbe. Doğrusu Macarlarla sıkı tarihsel bağlarımızı biliyordum; ama yine de Budapeşte’ye gelir gelmez bizi Gül Baba’nın karşılayacağı hiç aklıma gelmezdi.

Macar krallıkları ile daha Selçuklular zamanında başlamış ilişkilerimiz. Ne yazık ki düşmanca bir ilişki bu. Macar tarihine baktığımızda bu topraklara önce İskit ve Kelt kökenli kabilelerin yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Diğer Avrupa ülkeleri gibi bir dönem Romalıların egemenliğine girmiş. Ardından başta Hun’lar olmak üzere pek çok işgal yaşamış. Göçebe Macar kabileleri Urallardan gelerek buraya yerleşmiş ve bu günkü Macar halkının çekirdeğini oluşturmuşlar. Bu kabileler, aralarında anlaşıp ilk kralları Arpad’ı seçmişler. Oğlu I. İstvan ise devlet dini olarak Hıristiyanlığı kabul etmiş. Böylece Aziz sayılmış. Adına anıtlar, kiliseler yapılmış.

Bu dönemde ülkenin başkenti Esztergom yani bizim türkülerden tanıdığımız Estergon... Sonraki başkent de hiç yabancı değil. Szekesfehervar yani Zigedvar... Hani şu kuşatma sırasında Kanuni’nin öldüğü Zigetvar kalesi...

Arada Moğol istilası olsa da III. Bela adlı kral zamanında (1188) Macarlar 3.Haçlı Seferlerine katılıp Selçuklularla savaşarak ilk ilişkileri başlatmışlar. Ondan sonra da düşmanlıklar yüzyıllarca devam etmiş. 1247 de IV. Bela adlı kral, Buda kentini başkent yapmış -Peşte o dönemde Tuna’nın karşı kıyısında bir başka kent-.

I. Lajos zamanında Macaristan, Polonya ve Çekoslavakya ile birleşmiş. Bu arada 1299 da Osmanlı Devleti kurulmuş . Orhan Bey’in zamanında Bizans Kralı’nın yardım çağrısı üzerine Rumeli’ne geçen Osmanlılar, Bulgar ve Sırp ordularını yenerek toprak elde etmeye ve ilerlemeye başlamışlar. Daha sonra I.Murat zamanında Balkanlarda yayılmaya devam etmişler.

Bir devlet güçlenip ilerlerse diğerleri onu durdurmaya çalışmaz mı? Öyle olmuş. Osmanlıları durdurmak için kurulan Macar, Sırp, Ulah ve Bulgarlardan oluşan Kral Lajos yönetimindeki Haçlı ordusu saldırmış;ama Edirne yakınında Sırp Sındığı’nda yenilmişler (1364). Bundan sonra benzeri pek çok haçlı seferi yapılmış ve Osmanlılarla Macarlar savaşmışlar.Belgrat seferi dışında hepsinde yenilmiş, krallarının bir çoğunu savaş meydanında bırakmışlar.

Bu arada Macar devleti de yayılmaktaymış. I.Lajos Polonya kralı olmuş (1379). Ölümünden sonra bir kızı Macaristan, diğeri Polonya kraliçesi olmuşlar. Lüksemburg’lu Sigismund, Macaristan kraliçesi Maria ile evlenmiş ve Macaristanda Lüksemburg devri başlamış.

Bu arada Bosna-Hersek, Eflak-Boğdan, Mora, Sırbistan ve Arnavutluk, Osmanlı yönetimine geçmiş. Böylece Osmanlılarla Macarlar sınır komşusu olmuşlar. Uzun süre doğudaki savaşlarla uğraşan Osmanlılar, Kanuni zamanında yeniden batıya el atmışlar. Önce Belgrat’ı alıp; daha sonra 1526 da Macar ordusunu yenerek Budin’i (Buda) ele geçirmişler. Kral II. Lajos savaş alanında ölmüş. Macaristan Osmanlı egemenliğini kabul etmiş. İşte Gül Baba burada hikayeye girmekte:

Balkanlarda bir bölge fethedilmeden önce şeyh ve dervişler gönderilerek bölge halkıyla yakınlaşma sağlanırmış. Gülbaba da bir Bektaşi dervişiymiş ve külahında daima gül taşıdığı için bu adla anılırmış. 1531 de Kanuni’nin emriyle Buda’ya gönderilmiş ve bir Bektaşi tekkesi kurarak Buda halkının sevgisini, saygısını kazanmış. Macar topraklarına gülü ilk getiren kişi olduğu da söyleniyormuş. 1541 de Budin kuşatmasına katılarak şehit düşmüş. Cenaze namazına Kanuni de katılmış ve bu tepeye gömülen Gül Baba için bir türbe yaptırmış.

İşte bu türbeyi görmek için otobüsümüz Vizivaros bölgesinin ağaçlarla kaplı tepelerine tırmanıyor. Dar bir sokağın başında duruyor. Gül Babanın heykeli dikilmiş türbenin girişine... Hepimiz otobüsten inip bahçe kapısından içeri giriyoruz. Sekizgen yapıdaki türbe, geniş, sütunlarla çevrili bir avlunun ortasında yer alıyor. Bahçesinde renk renk güller... Ne yazık ki temmuz sıcağında solmuşlar. Asıl türbeden içeri girdiğimizde iç bölmede sanduka bulunuyor. Çevresine halı ve kilimler serilmiş.

Türbenin içinden çok dışı daha fazla ilgimizi çekiyor. Yüksek bir tepede yapıldığından kenti kuşbakışı görebiliyoruz. Buda tarafında tarihi binalar daha fazla. Binalar yeşilliklere gömülüp aşağıya, Tuna nehrine dek iniyorlar. Alçalmaya başlayan güneşin altından ışıklarıyla parıldayan nehir, hafif bir kavis yaparak akıp gidiyor. Margit adasında iki kola ayrılsa da adanın bitiminde yeniden birleşiyor. Nehri bir baştan diğerine kesen Margit köprüsü ve karşı kıyıda Peşte... Parlamento binası güneşin kızıllaşan ışıklarına boyanmış, bütün görkemiyle karşıda...

Haritaya baktığımda türbe civarındaki sokakların, “Sipahi, Bey, Baba, Ali” vb. Türkçe isimleri olduğunu görerek şaşırıyorum. Rehberimiz bu kentte pek çok Türkçe isim göreceğimizi söylüyor. Osmanlılar Buda’ya hamam kültürünü getirmiş, pek çok hamam yapmışlar. Bunların bir kısmı Türkçe isimli... Kırali gibi... Bu hamamların bazıları hala kullanılıyormuş. Tipik Osmanlı mimarisinde yapılan bu hamamlara yine Osmanlı geleneklerine göre peştemalla giriliyormuş. Hatta diğer hamamların aksine kadın ve erkekler ayrı günlerde girebiliyormuş buralara...

Budapeşte bir kaplıcalar kenti aslında. Roma döneminden beri pek çok kaplıca yapılmış. Bu yüzden tedavi merkezi olarak da ün yapmış. Sağlık sorunlarının büyük ölçüde kaplıcalarla çözülmeye çalışıldığı dönemlerde Avrupa’nın gözde merkezlerinden biriymiş. Rehberimizin söylediğine göre kalacağımız otel Acuincum da böyle bir kaplıca oteliymiş. Doğrusu yanımıza mayo almadığımıza pişman oluyorum.

Daha görecek çok yer var diye uyarıyor Rehberimiz. Alelacele otobüslere dolup bu kez eski kente, Kale bölgesine gidiyoruz. Gülbaba ardımızda kalıyor. Yeniden tarihe karışıyor.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu türbe çok da iyi korunmuş, bana gelen resimlerinden biliyorum. Bu gezi yazılarına birkaç resim ekleyebilseydiniz daha canlı olurdu. İyi bayramalarınız olsun.

Muharrem Soyek 
 08.12.2008 14:33
Cevap :
Çok teşekkür ederim.Haklısınız;ama benim fotoğraflarım büyük geliyor.Ekleyemiyorum.Kabul edilmiyor. Selamlar.  08.12.2008 18:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 894
Kayıt tarihi
: 03.12.08
 
 

1946 yılında doğan ve tıp doktoru olarak Türkiye ve Almanya’da çalışan Gülseren Engin’in ilk öyküsü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster