Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ağustos '14

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
152
 

Gül mü biter, hocanın vurduğu yerde?

Gül mü biter, hocanın vurduğu yerde?
 

öğrenci-öğretmen


Yıllaryıllar önce, şöyle yazmış, bir şairimiz:

 

''Gölgemizden korkar olduk

selâm vermekten düş görmekten

kapımızı çalan postacıdan dilenciden

kundaktaki çocuğumuzdan

saksıdaki çiçeğimizden

aynadaki hayalimizden de korkar olduk.”

 

Siz sanırsınız ki belki, korkmak kötüdür. Kendi düşüncemi söyleyeyim ben hemen: Hayır, korkmak kötü değildir; aksine korkmak iyidir! Korkmak zararlı değil, aksine yararlıdır; hem de çok yararlıdır!

Öyle olmasa, en başta anneler, babalar, daha iki – üç yaşındaki çocuklarını, “Öcü geliyor, öcü geliyor!” diye korkuturlar mıydı?

Biraz daha büyüyünce, “Bana bak, buraya dokunursan, ellerini keserim senin. Şu kapıdan dışarı çıkarsan, ayaklarını kırarım. Üstünü kirletirsen öldürürüm; gebertirim seni!” der miydi?

Anneden, babadan korkulur da amcadan, dayıdan, teyzeden, haladan korkulmaz mı? Hele hele dededen?..

Okul çağı gelince… İster anaokulu olsun, ister ilkokul, öğretmenden korkulmaz mı? Hele hele müdürden, hele hele müfettişten?..

Çiçek Gibi” adlı kitabında Çukurovalı yazar Arif Keskiner, İkinci Dünya Savaşı yıllarında okula başlayışını ve öğretmeni Ali Dişçeken’den nasıl güzel bir dayak yediğini anlatır. Ali Öğretmen, yazarın komşusudur ama bütün öğrenciler gibi O da çok korkar öğretmenden.

Üçü ir dayak atmasın mı Arif’e!

Öğretmen dediğin böyle olur işte! Öğrencisinin her söylediğine, her yazdığına inanmaz. Gizliden gizliye araştırır, soruşturur. Gerçeği öğrenip de öğrencisinin yalan söylediği ve yalan yazdığı kanısına varınca, öyle güzel bir dayak atar ki ona!..

Elli, altmış, yetmiş yıl geçse de unutmaz Arif Keskiner bunu da; adıyla sanıyla kitabına yazıp teşekkür ve minnet borcunu böylece öder O’na!

Savaş bitince, ilkokul da biter. Düziçi Köy Enstitüsü’ne gitmek ister ama köylü çocuğu olmadığı için mümkün olmaz bu. Annesinin ısrarıyla ortaokula yazdırır babası.  Ve okullar açıldıktan bir ay sonra, ilk bayram gelir çatar; 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Güzelce giyinip kuşanır Arif. Annesinin yeni ördüğü siyah - beyaz kazağı da vardır üstünde. Tüm öğrenciler okulun avlusunda toplanır. Öğretmenler sınıflarının başındadır. Okul müdürü gelir. Tören alanına hareket etmeden önce, son bir kez tek tek gözden geçirir bütün öğrencileri. Beş çocuğu öne çıkarır. Bunlardan biri de Arif’tir.

Hiçbir saygısızlık ve yaramazlık yapmamıştır ama yine de korkmaktadır. Teftişini bitiren müdür, geçer bu beş öğrencinin karşısına, açar ağzını, yumar gözünü:

“Siz ne biçim öğrencisiniz? Hani sizin ceketiniz? Bugün millî bir bayram… En büyük bayramımız. Utanmıyor musunuz, bu kıyafetle bayrama katılmaya? Defolun! Bir daha görmeyeyim sizi böyle.” deyip birer tokat çakarak her birine, kovalar okuldan. Törenden sonra buluştuğu arkadaşı Nedim’le bir güzel kalaylar müdürü ama o bayramı da, o müdürü de bir daha unutmamak üzere adam akıllı kazır belleğine!

Helâl olsun! Müdür dediğin böyle olmalı işte! Otoriter olmalı! Millî bayramlarımıza karşı saygılı olmalı ve herkesin de saygı göstermesini sağlamalı. Öğrenciler, karşısında tir tir titremeli korkularından! Yoksa disiplin nasıl sağlanır okulda? Değil mi ya!

Maalesef, Arif Keskiner’in öğretmeni ve müdürü gibi bir eğitimci olamadım ben, hayatım boyunca! Okulda olduğu gibi, evde de… Evde olduğu gibi, işyerinde yani yayınevinde de…

Dolayısıyla ne okulda öğrencilerim korktu benden, ne evde karım, kızım, torunum; ne de yayınevinde çalışanlar…

Dahası, İstanbul Millî Eğitim Müdür Yardımcısı olduğum yıllarda, ne hikmetse, memurlar ve müstahdemler bile korkmadı benden.

Oysa, ben de isterdim elbet, kendisinden korkulan bir öğretmen olmayı! Öğrenciler, akıllarına gelen her soruyu soramasalar, düşündükleri her şeyi söyleyemeseler, yazamasalar ne kadar rahat olurdum! Hele hele evde…

               Otoriter kocaları, babaları, dedeleri görüyorum da nasıl özeniyorum, nasıl imreniyorum onlara bir bilseniz!

“Madem özeniyorsun, madem imreniyorsun,  sen de onlar gibi ol öyleyse.” diyeceğinizi biliyorum. Ama vermemiş işte Tanrı, böyle bir yetenek bana. Beceremedim; kaç kez denediysem. Anladığınız gibi, benim suçum değil bu. Vermemiş Mâbut, ne yapsın Mahmut?

Ben bilmez miyim sanırsınız, kendinden güçlüden korkmanın, kendinden güçsüzü korkutmanın  ne kadar iyi ve yararlı olduğunu!..

Bilirim, bilirim de, her ikisi de gelmez elimden. Ne güçlüden korkup kaçmayı öğrenebildim; ne yalakalık yapıp  yaranmayı…  Anam, babam da öğretmedi bana, Aksu Köy Enstitüsü diye girdiğim Aksu Öğretmen Okulu da… “Belki, Çapa Eğitim Enstitüsü’nde öğrenirim.” diye düşünmüştüm ama o emek ve o çaba da boşa gitti. Değişmedim bir türlü, değişemedim asla!

Ne Dicle’de korktu öğrenciler benden, ne Hasanoğlan’da… Ne Arpaçay’da, ne Keşan’da ve ne de İstanbul’da… Gün geldi, sınıfta beni bile eleştirdiler yüzüme karşı. Ve ben kızıp köpüreceğime, ya da üzüleceğime, gurur duydum onlarla.

Düşünüyorum da şimdi, özellikle o günlere göre, oldukça tuhaf bir öğretmenmişim ben. Öğrencileri dövemediğim, horlayamadığım, onlara sövemeyip hakaret edemediğim gibi, benim yapamadıklarımı sürekli yapan öğretmen ve yöneticilere de karşı çıkıyordum hep.

Onlar da, “Sana ne? Sen öğrencilerin avukatı mısın?” diyorlar ve cephe alıyorlardı bana haklı olarak.

Bir kısmı da, “Dayak cennetten çıkmadır. Sopayı eksik etmeyeceksin elinden. Gözünü korkutmazsan bunların, yüz verirsen, astarını isterler. Tepene çıktılar mı, indiremezsin bir daha. Sen sen ol, bu duruma düşme sakın!” diye öğüt veririlerdi bana.

Ben her seferinde, “Hiç kimseye eziyet ve işkence yapılamaz.” diyen Anayasa maddesiyle savunurdum görüşümü ama hiçbir işe yaramazdı; bu içi boş silâh! Onlar bildikleri gibi hareket ederlerdi yine.  Ve:

Elin veletleri için, üzme boş yere sen kendini. Hocanın vurduğu yerde gül biter.” demeyi de ihmal etmezlerdi.

Dayak yiyen başkalarını bilmem de, yazar Arif Keskiner’in yanağında gül bitmiş gibi bir manzara göremedim ben.

Suat Taşer’in bir şiiri ile başlamıştık, yine o şiirin sonuyla bitirelim sözümüzü:

       “Gün biter korku bitmez

        yağmur diner korku dinmez

        deniz uyur yıldızlar söner

        bulutlar gelir gider

        korku gelir gitmez!”ncü sınıftayken, beslenmeyle ilgili bir ödev verilir. “Son bir ay içinde neler yediniz evinizde?” gibi bir sorudur, yazılması istenen.

Küçük Arif de, gerçekten neler yeniyorsa evlerinde bir bir yazar. Bu arada, “Ayda bir kez et yediklerini” not etmeyi de unutmaz. (Be çocuk, niye yazarsın sen bunu!)

Öğretmen bu ödevi okuyunca, nedense inanmamış olsa gerek ki, “Şu durumu bir araştır hele” der karısına.

O da, komşusu ve arkadaşı olan Arif’in annesine, “Oğlun böyle böyle yazmış; doğru mu bu?” diye sorar.  Yoksulluğuna toz kondurmayan, kan kussa bile, “Kızılcık şerbeti içtim” diyen anne, küçük düştüğünü sanarak, “Olur mu öyle şey, yalan yazmış” deyiverir.

Bunu öğrenen öğretmen, hiç vakit geçirmeden, hemen ertesi gün,  “Neden yalan yazıyorsun?” diye iyi b

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 302
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 267
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster