Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ekim '09

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
1918
 

Günay ve Kızlarım!

Günay ve Kızlarım!
 

Okusunda büyüsün yavrum!


"Günay için ağladım bu gün. Günay’lar için. İçin, için. Hıçkıramadım yutkundum. Dışa vuramadım. Otobüsteydim. Nasıl izah ederdim fark edip ilgileneceklere? İlgilenen olur muydu? Ne diyecektim sorsalardı? Bu Selahattin Duman var ya işte o duman etti beni, duman. Bakın ne yazmış Duman! Günay-Günay’lar ne olacak onlar şimdi? Ya gelecekteki Günay’lar. Ya kızım? Ya kızlarım? O duman beni boğdu, nefesimi kesti bu gözler ondan yaş içersinde mi diyecektim? İşte ondan yutkundum. İşte ondan için, için…

Ah bu musibet karakter. Nasıl da birbirine tıpa tıp uymakta. Biz-siz! Bizler ve günahkârlar! Nasılsa ötede yanacaksınız, biz şimdiden tutuşturalım bari. Böyle düşünüyorlar sanki. Hiç acımıyorlar. Nasılda kutsuyorlar icraatlarını. Ama umudum, züğürt tesellisi değildir umarım. Bunlar toplumu geliştirecek değişimin hızlanmasına yardım edecek karartma çabaları; Bunlar nasihat yerine musibet icraatları. Malum ya; “Bir musibet vs.”

O gün, bu duyguların etkisi altında, arkadaşlarımın şevkât duygularına sığınmak istemiş olmalıyım ki onlara bu satırların yer aldığı e-mail yolu ile içimi dökerek ulaşmayı denemişim. 24.Ağustos.2009 günü yıkmışlardı. Böyle, böyle yıkacaklarını sanıyorlardı; Başöğretmenin Cumhuriyet okullarını, yok edeceklerini sanarak, "Köy Enstitüleri" gibi.

Yaklaşık 1.500.000, - ad. Yapı stokundan, % 70'inin ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olduğu bilinen İstanbul'da, Mimarlar Odası verilerine göre, Milli Eğitim Bakanlığı’nın İstanbul’daki 1850 okulundan 1665’i (% 90) yasal değilken, bir Cuma mesai bitimine 5 kala yapılan tebliğin arkasından, 36 saat sonra Pazar günü sabah ilk ışıkla, bir okul yıkılıyordu. Benzetme yaparsak; önce eli, kolu, gözü bağlanarak kişinin, son duasına bile fırsat vermeden, kurşuna dizilmesi gibi bir şey!

25.Ağustos.2009 günü gazetelerde haberi gördüğünde irkilip, hüzünle burkulan ruhum, aşağıda yer alan Selahattin Duman yazısı ile duyguların zirvesine tırmanıp, freninin boşaldığı yerden, gözyaşlarına boğulacaktı.

Neyse ki Vakıf Yönetimi, olağanüstü refleksi ile o an çözüverdi kördüğümü. 23.Eylül.2009 cuma günü, bir ay gibi kısa bir süre sonunda, hiç bir şey olmamışcasına, yeni binasında 2009-2010 öğretim yılına, kaldığı yerden giriverdi öğrencileri.

Ve artık ben, küçük Günay için, kızım için, çocuklarımız için, o kadar biçare olmadığımızı fark ederek bundan sonra, Ata'nın izindeki hedefe kilitlenmiş söz konusu Vakıf yöneticileri gibi refleksi kuvvetli birisi olmayı ilke edineceğim. Umarım Selahattin Duman da benim eriştiğim gönül huzuruna kavuşmuştur.

İşte O yazı;

"Ağla Günay Hocam ağla.. Tam ağlanacak gündür.. 25.Ağustos.2009 VATAN Gazetesi / Selahattin DUMAN

Doya doya ağla benim aslan yürekli hocam.. Okulsuz kalan torunun için de diğer yüzlerce çocuk için de ağla.. Orada sadece çağdaş bir eğitim kurumu yerle bir edilmedi.. Yüzlerce körpe fidan kökünden budandı.. Sen ağlamaktan bir erkek olarak utanma.. “İntikam operasyonu” düzenleyip o körpe fidanlara kıyanlar utansın.. Yazılarımı devamlı okuyanlar bilir.. Hayatın gidişatından dolayı keyifsiz olduğum, bir sebepten canımın yandığı, acı kayıplar yaşadığım dönemler vardır.. Okuyucuyu “neş’eli günlük yazı” formatına alıştırdıktan sonra böyle dönemler gelip çattığında elin kolun bağlanır.. Her kişisel derdin için okuyucuya “Gel acımı benimle paylaş..” diyemezsin.. Ama içindekini de tutamayıp; yine okurun engin hoşgörüsüne, sabrına güvenir, içinde birikenleri dışarıya taşırırsın..

Dün öyle bir gündü işte..

*** Uzun bir tatil yapmışım.. Döndüğümde yazılara elBulli’den girip Pigalle’den çıkmışım.. Üstüne üstlük hafta iznini yapmadan önce “İspanya’nın unutmaya çalıştığı sekiz yüz yıllık İslami geçmişi..” konulu bir diziye başlayacağımı anons etmişim.. “Sizlere bir yeryüzü harikası olan Elhamra Sarayı ile onun dillere destan bahçelerini anlatacağım..” diye şişinmişim.. Öyle bir haber gelip, hevesimizi kursağımızda bıraktı ki ne yapacağımı şaşırdım.. Elim böğrümde kaldı.. Haberin şoku ile sersemlemiş gezinirken cep telefonum çaldı.. Telefonu açtım.. Cihazdan gelen ses sevgili Günay Kayarlar hocamın sesiydi.. KÜÇÜK GÜNAY.. Biz ona “Günay Hocam” deriz.. Yetmiş dört yaşında, saçları bulut gibi ağarmış babayiğit bir adam.. Futbolla ilgisi olanlar hemen tanıyacaktır.. Galatasaray’da efsanevi Metin Oktay’ın takım arkadaşıydı.. Futbolu bitirdi, eğitimci olarak sahalarda kaldı.. Birinci gelişinde Derwall’in yardımcısıydı.. Sonra dört yıl arka arkaya Galatasaray’ı şampiyon yapan Fatih Terim’in birinci yıldaki yardımcısı.. Galatasaray alt yapısında görev yaptı, kulüpçülük hayatını kendi iradesiyle bitirince de minikler için bir futbol okulu açtı.. Her gün sekiz on yaşındaki çocukların başında saatlerce sahada koşuyor.. Onlara bir şeyler öğretirken, küçük yüzlerine yansıyan mutluluktan pay alıyor.. Bütün kazancı bu.. Torunu Küçük Günay ise Zeynep Mutlu Vakfı Kemer Okulları’nın ilk öğrencilerinden.. Küçük Günay’ı ilk kez gördüğümde beş yaşındaydı.. Boyu “küçük” lakabının hakkını vermekten de öteye küçüktü.. Mini minicik bir şeydi.. Ancak bir konuşmaya başladı mı o minicik kafaya o kadar aklın nasıl sığdığına hayret ettirirdi dinleyenleri..

Okumayı söktürdüğü ilk yıl dokuz yüz sayfalık “Sağlık Ansiklopedisini” okuyup bitirmişti.. Tırnak kadar çocukta yetişkinleri şaşkına çeviren bir sağlık kültürü oluşmuştu.. Leonardo Da Vinci’nin Milano’daki Santa Maria Delle Grazie manastırına yaptığı fresklerdeki masum yüzlü çocuklar vardır.. İşte Küçük Günay o fresklerden çıkmışa benzeyen avuç içi kadar yüzüne fazladan bir akademisyen ciddiyet bindirir, okumayı söktüğü ilk yılda edindiği sağlık bilgilerini uzman doktor ciddiyeti ile büyüklere satardı.. Onu tanıyanlar olarak, hepimiz Küçük Günay’ın çok özel bir çocuk olduğuna ve bunun için de özel bir eğitim alması gerektiğine inanmıştık.. Lakin hayatındaki tek kazancı, futbol eğitimi verdiği çocukların yüzlerinden mutluluğu toplamak olan “Günay Hocam” böyle bir imkânı tek başına nasıl sağlayacaktı? Malûm, bu ülkede iyi eğitim şansını ancak varlıklı aile çocukları yakalayabiliyor.. Üstelik, diğer çocukların eğitimi için merhamet gösterip ellerini ceplerine atanlar da sadece onlar.. Gel gör ki milyonlarca “iyi eğitim hak eden çocuğa” onların eli açıklığı da güç yetiremez..

*** Küçük Günay için sonunda formülü bulduk.. Zeynep Mutlu Vakfı’na bağlı Kemer Okulları’nın anaokulunda başlayacaktı öğrenim hayatına.. Küçük yaşta aramızdan ayrılan bir sevgilinin anısına harika bir okul kurulmuştu.. Daha sonra hayatının en verimli çağında kaybettiğimiz başka bir sevgilinin anısına yapılan lise ile süslenmişti eğitim kolyesi.. Anaokulu öğrencileri için açılan bölümü ilk ziyaret ettiğimde hayranlık ve hayret duygularım birbirine karışmıştı.. Küçücük popolara uygun klozetlerden, avuç içi kadar lavabolardan tutun, “Yedi Cüceler” formatındaki mobilyalara kadar her şey miniklerin kendilerini yetişkin hissetmesi için tasarlanmıştı..

AĞLAYAN ÇINAR

Her miniğin okul arazisi içinde minik bir bahçesi vardı.. Kimi domates, kimi çiçek dikmişti o çek-yat büyüklüğündeki bahçelere.. Tavukların, kazların, kuzuların peşinden koşuyor, topladıkları otları atlara yediriyorlardı.. Rüya gibi bir ortamdı.. O ortamda açan çiçeklerden biri de bizim Küçük Günay’ımızdı.. Bu yıl sekiz yıllık ilk öğrenim bölümünü birinci veya ikinci bitirdi.. Geçen yıl da başarısından dolayı okul adına taa Hindistan’a gönderildi.. Orada dünyanın her yanından gelen çocuklara “Türkiye fiyakası..” ile dolu bir de konuşma yaptı.. O çocuklar ne bilsin Küçük Günay’ın okulunun bir yıl sonra beş yüz kişilik bir kolluk gücü desteği ile terör yuvası gibi yerle bir edileceğini..

*** Beni telefonla arayan “Günay Hocam” lafına “Selahattin Bey..” diye başladı.. Yüreğinin nasıl acıyla dolu olduğunu tahmin ettiğimden benimki de buruluverdi.. Ardından “Nasıl? Nasıl?” sözcüklerini duydum, daha sonra da ağlayan koca bir adamın kulağımda köpüren hıçkırıklarını.. Koca bir çınar sanki çocuk olmuştu.. Küçük Günay’ın yerine ağlıyordu.. İç çekmelerinin, bir zamanlar milli formanın ay yıldızını taşımış göğüs kafesini sarsan hıçkırıklarının arasından sesini zor duyuyordum..

*** “Torunum için ağlamıyorum vallahi..” diyordu göz yaşlarına karışmış sesi.. “Bir ilim irfan yuvasına bu nasıl yapılır, ona ağlıyorum..” Gününü sabahtan akşama eğitim verdiği miniklerle geçiren bir adamın göz yaşlarından daha ötesi var mı? Verecek cevap bulamadım Günay Hocam’a.. Bu sebepten “Ağlama hocam” bile diyemedim.. Ağla hocam ağla."

Portakal Çiçeği ve FISILTI bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir şeyler yapmaya çalışacağız. Bu ülkede daha nice Günaylar var yetişmekte olan. Bütün mesele ipin ucunu bırakmamakta. Saygılar sunarım.

Hasbihalci 
 15.12.2009 14:30
Cevap :
Haklısınız. Sorumluluk duygusu ataletini aşabilen, özde aydının doğal görevidir ipin ucunu bırakmadan bir şeyler yapabilmek. Ben de size saygılar sunarım.  16.12.2009 15:46
 

yazınızı önereceğim. Elinize sağlık.

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 08.10.2009 12:20
Cevap :
Teşekkür ederim hanımefendi. Çocuklar, hayat çizgimizi belirleyen en etken varlıklar. Onlardan ödünç aldığımız yaşamı, başkalarının karartmasına göz yumamayız. Sanırım bu payda sizi yazıma ulaştırdı. Saygılarımla.  27.10.2009 14:56
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 813
Kayıt tarihi
: 23.07.09
 
 

1957 Konya-Ereğli doğumluyum. 1960 dan bugüne İstanbul'da yaşamaktayım. İnşaat Mühendisiyim. 2 kı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster