Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Haziran '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
655
 

Günaydın Kıbrıs! Günaydın Türkiye!

Günaydın Kıbrıs! Günaydın Türkiye!
 

Kıbrıs sıcak günler yaşıyor. Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın (KTHY) Atlas Jet’e satılmasıyla başlayan ve Süt Kurumundan Kooperatif Bankasına, Elektrik Kurumundan DAÜ’ye kadar uzanması beklenen büyük bir özelleştirme dalgasına karşı sokaklarda çeşitli siyasi partilere, gruplara mensup, kadın-erkek her yaştan öfkeli kalabalıklar yürüyor.

Gazeteler, televizyon ve radyolarda her kesimden insanın tartıştığı tek konu KTHY ve yaklaşan özelleştirme furyası. Sendikacılar Pegasus ve Atlas Jet’in talip olduğu KTHY’nin, bir AKP operasyonuyla Binali Yıldırım’a yakın olduğu ileri sürülen Atlas’a satıldığını ve özelleştirme dalgasının Kıbrıs’taki bütün kamu kuruluşlarını kapsayacak biçimde genişletileceğini iddia ediyorlar. Ki, sendikacılara göre, bütün bunların basit birer iddia olmadığını anlamak için 5 Ocak 2010 tarihli Bakanlar Kurulu kararına bakmak yeterli.

“Dağı taşı bayrak doldurdular, gökteki bayrağı indirdiler!”

KTHY, ülkenin bayrak taşıyıcı hava kuruluşu olarak özel önem taşıyor. CTP döneminde, THY’nin elindeki hisseler uzun bir mücadele sonunda devralınmış, KTHY tamamıyla Kıbrıslı Türklerin yönetimine geçirilmişti. Anlaşılan o ki, Kıbrıslı Türklerin bu “efelenmesi” Türkiye’de birilerinin hayli canını sıktı ve o “birileri” ilk fırsatta KTHY’yi yeniden “Türkiyelileştirmenin” zeminini yaratıverdi.

İlk bakışta 600’ün üzerinde çalışanıyla hantal bir kuruluş görüntüsü veren KTHY’nin her yıl artan zararla ve THY, pegasus ve Atlas Jet’in de yarıştığı pazarda ayakta kalması giderek zorlaşıyordu. Ama izolasyonlarla boğuştuğu yetmiyormuş gibi bir de Türkiye firmalarının ağır baskısıyla boğuşmak zorunda bırakılan KTHY’nin hantallığı ve zararının sorumluluğunu herhalde öncelikle KKTC “devletinde” ve Türkiye’de aramak gerekiyor.

Doğrudan uçuş imkanı olmayan KTHY’nin, tüm güzergahlarda bir Türkiye hava limanına iniş yapma zorunluluğu ve bu nedenle her seferde en az 2 kez alan vergisi ödemek zorunda kalması rekabeti neredeyse imkansızlaştırırken, buna bir de yer hizmetleri, catering gibi servislerin kendi bünyesinde yürütülmesi zorunluluğu eklendiğinde kurumun zararının nedenleri daha iyi anlaşılıyor. Bir başka deyişle, KTHY’nin problemi “özelleştirme” değil. Evet, sadece 5 uçakla sınırlı sayıda noktaya uçuş yapabilen, buna karşılık 600 personel barındıran KTHY “kârlı” bir kuruluş değil. Doğrudan uçuş sorunu çözülmediği ve Ercan, uluslararası uçuşlara açılmadığı sürece de KTHY veya herhangi bir KKTC havayolu şirketinin “kârlı” olması mümkün değil. Bu nedenle de Türkiye’de ucuz biletle pazarda önemli yer edinen Pegasus ve Atlas Jet’in, “pahalı hizmet vermekten başka seçenek bırakılmayan” KTHY’ye talip olmaları ilginç.

Bu denli büyük ve önemli bir satış operasyonunun ihalesiz yapılması, satış şartlarının kamuoyundan gizlenmesi, neden Atlas Jet’in seçildiğine dair tatmin edici bir açıklama yapılmaması büyük tepkiye yol açıyor. Daha da ilginci, Atlas Jet imzası, şimdiye kadar görülmemiş biçimde bir Pazar günü, üstelik yerel seçimlerin yapıldığı gün imzalandı ve konuyla ilgili açıklama tam da sandıkların kapandığı saatte yapıldı. Başbakan İrsen Küçük’ün savunması da hayli ilginç: “THY döneminde de “milli” bir kuruluştu, şimdi de “milli” bir kuruluş olmaya devam ediyor” diyor Başbakan. Doğru ya, “gelen de Türk, giden de Türk!”

Ama bu “Türkiyelileştirme” operasyonunun Türk filmlerine taş çıkartırcasına tezgahlandığını da kayıtlara düşmek gerek. Hani kızı kötü yola düşürmek için türlü hile desise planlanır ya, o hesap. KTHY üzerinde öylesine ağır bir satış baskısı oluşturuldu ki, Atlas’a satışın medyada yer aldığı ve kamuoyu tepkilerinin yükseldiği anda, KTHY İstanbul bürolarına haciz konması, uçaklardan birinin haczedilmesi ve nihayet Türkiye Sivil Havacılık Kurumu’nun 3 ay süreyle KTHY uçuş lisansını askıya alması bardağı taşıran son damla oldu. Eli kolu bağlanan, haciz ve lisans iptali baskısıyla iş göremez hale getirilen KTHY’ye teslim olmaktan başka bir seçenek bırakılmadı. Kıbrıslı Türklere kendilerini soyulmuş hissettiren ve bu denli öfkelendiren gerçek te bu zaten.

Bir radyo kanalına bağlanan yaşlı Kıbrıslı Kadın öfkesini “egemenlik egemenlik dediler, dağı taşı bayrakla doldurdular ama gökteki bayrağı indirdiler” sözleriyle dile getiriyor.

Türkiye- KKTC İlişkilerinde yeni dönem!

Birinci yılını dolduran UBP hükümetinin, kamu kuruluşlarını teker teker elden çıkartma planını ağırdan alma nedeni Cumhurbaşkanlığı ve yerel yönetim seçimlerinin tamamlanmasını beklemesiydi.

Yerel seçimlerden hemen sonra KTHY ile başlayan özelleştirme dalgası, Türkiye ve AKP’nin isteği doğrultusunda, tüm kamu kuruluşlarını kapsayacak biçimde genişleyecek. Beklenti, Kıbrıslı Türk kamu kuruluşlarının öncelikli olarak Türkiyeli firmalara, özellikle de AKP’ye yakın firmalara satılması yönünde.

Şimdi özellikle Türkiye’li arkadaşlarımız “eee, ne var bunda?” diyebilir. Söyleyelim efendim…

Kadife Devrimin Boğulmasında Son Perde!

Söyleyelim ama bu söyleyeceklerimin çoğu arkadaşımızı pek de mutlu etmeyeceğini ve şiddetli itirazlarla karşılaşacağımı biliyorum. Olsun…

Hatırlayalım: Kıbrıslı Türkler 30 yıllık baskı rejimini 2003 yılında başlayıp 2004 yılında tepe noktasına ulaşan kadife bir devrimle yıkmışlardı. Türkiye’de başta “derin güçler” olmak üzere, her boydan ve her soydan ulusalcı kesim, bu devrimci hareketi “Kıbrıs elden gidiyor” çığlıklarıyla karşılamış, barış ve çözüm mücadelesinin baş aktörü Talat’ı hain ilan edivermişlerdi. Muhalefetin önüne kattığı CTP hükümete gelmiş, Talat bu devrimci dalganın sonunda kendisini Cumhurbaşkanlığı koltuğunda buluvermişti.

Bunun bir AKP operasyonu olduğu düşünülse de, bence gerçek o ki Türkiye ve AKP’nin yeni dış politikası Kıbrıs’ta kontrollü bir görüntü değişikliğinden ibaretti. Bir başka deyişle AKP, Kıbrıslı Türklerin 30 yıllık baskı rejimiyle artık tutulamayacaklarını biliyor, öbür yandan da mevcut Kıbrıs politikasının da artık sürdürülebilir olmadığını görüyordu.

Türkiye ve AKP açısından Kıbrıs’taki devrimci dalganın kontrol altına alınması, “çözümden yana bir görüntü sergilenmesi” ve fakat aynı zamanda statükonun korunması ihtiyacı ağır basıyordu. Bir taşla kuş katliamı: Hem “çözüm için bir adım önde olma” görüntüsü hem de “küstahlaşan Kıbrıslı Türklere”(!) iyi bir ders verme ihtiyacı…

Kıbrıslı Türklerin en köklü sol muhalefet partisi CTP, hazır olmadığı halde kendisini hükümette buldu. CTP’nin “kendini bilmez” icraatları Kıbrıs ve Türkiye’deki statükocu unsurların canını hayli sıkacak cinstendi. Nitekim CTP’nin 5 yıllık dönemde en ciddi girişimleri “ekonomiyi kayıt altına alma girişimi” ve o güne kadar Türkiye’nin kontrolünde olan ekonomik kaynakları Kıbrıslı Türklerin hanesine geçirme girişimleriydi. Nitekim KTHY hisselerinin tamamının alınması bu “densiz” icraatlar arasındaydı.

AKP’nin huyudur, gerekli durumlarda gerekli bağlaşıklıklara hayır demeyen bir pragmatizme sahiptir. (Bkz: Derin devlet hırladığında çark edilen açılım politikaları). Bence CTP’nin en büyük hatalarından biri AKP’nin Kıbrıs politikasında samimi olduğuna inanmak istemesi ve AKP ile (dolayısıyla Türkiye ile) uyum içerisinde yürüyebileceğine kendisini inandırmasıydı.
Oysa gerek AKP, gerek “derin Türkiye” için CTP, bir “siyasal kaza” dır. Yükselen halk hareketiyle birlikte en yüksek oyu almayı başaran CTP ile AKP’nin yürüyebilmesi, üstelik bunu Türkiye’ye kabul ettirebilmesi mümkün değildi.

Nitekim 2004 yılından başlayarak AKP ve “derin Türkiye” giderek daha sinir bozucu hale gelen CTP’nin defterini dürecek girişimleri el altından yürütmeye başlamıştı bile. 1974’ten beri “Ankara emreder, Lefkoşa yapar” ilişkisi 2004’ten itibaren bozulmaya başladı. CTP direnebildiği ölçüde direndi ancak direniş arttıkça sorunlar da artıyordu. Türkiye’de çoktan tamamlanan “özelleştirme operasyonunun” (Eh gelin buna kamu kuruluşlarının Türkiyelileştirilmesi diyelim) Kıbrıs ayağının hayata geçirilebilmesi CTP ile mümkün olamayacağı anlaşılmıştı.

İşin eğlenceli yanı, varoluşunu AKP karşıtlığında bulan Türkiyeli ulusalcılar, süreci her zamanki sığlıklarıyla okudular ve 2004 sonrası gelişmeleri “Kıbrıs’ın elden çıkartılmasını hedefleyen bir AKP operasyonu” olarak değerlendirdiler. Madem ki bu bir AKP operasyonuydu ve madem ki çözüm demek “Kıbrıs’ı vermek” demekti ve yine madem ki CTP ve Talat çözüm istiyordu, işte bu gerekçelerle CTP ve Talat AKP’nin Kıbrıs’taki “taşeronları” olarak nefret objesine dönüştürüldü.

Günaydın Kıbrıs! Gözünaydın Türkiye!

AKP, ağır ekonomik ve siyasi dayatmalarla boğazını sıktığı CTP’nin defterini dürdü ve ulusalcıların alkışları arasında UBP iktidara geliverdi. Ardından da artık çözüm konusundaki ısrarcılığıyla yeterince can sıkan Talat halledilerek yerine yine ulusalcıların yüreklerini yağ bağlatan Eroğlu Cumhurbaşkanı seçtirildi. Eroğlu seçilince müzakereler sonlandı mı? Hayır! Şimdi Türkiye’de hiç kimse “Kıbrıs satılıyor” falan demiyor ama Türkiyeli ulusalcıların alkışları arasında seçilen Eroğlu, müzakereleri “Talat’ın bıraktığı yerden” sürdürüyor.

AKP ve derin Türkiye ile birlikte ulusalcıların da yüreğini ferahlatan iklim artık oluştu. Milliyetçi hamasetse milliyetçi hamaset, müzakereyse müzakere, anavatansa anavatan, yavru vatansa yavru vatan! Artık herkes mutlu! Kıbrıs yerli yerinde duruyor!

Bir farkla ki… Ulusalcıların AKP karşısındaki en ciddi argümanlarından biri olan “özelleştirmeler” şimdi ulusalcıların alkışları arasında iş başına getirilen UBP ve Eroğlu tarafından hem de en kanlı biçimde gerçekleştiriliyor. Meğer UBP ve Eroğlu’nun “egemenlik” anlayışı buraya kadarmış… İlk fırsatta “devletin” bayrak taşıyan havayolu şirketini elden çıkartacaksın. İlk fırsatta “devletin” mallarını haraç mezat Türkiye’li şirketlere iteleyeceksin. Gel de sevme böyle egemenliği!
Kıbrıs’ın Kuzeyinde CTP hükümetinin boğazının sıkılarak devrilmesine katkı koyan, üstüne üstlük bir de Cumhurbaşkanlığının UBP’ye geçmesine zemin hazırlayan sendikalar şimdi “bütünlüklü UBP iktidarının” sonuçlarını görüyorlar. Yerel seçimlere 1 gün kala sendikalar “UBP’ye oy yok” diyorlardı ama atı alan UBP’nin artık sendikaların oylarına da pek ihtiyacı kalmadı zaten… Düğün çoktan bitti, şimdi gerdek zamanı!

Ya Türkiyeli ulusalcılara ne demeli? Buyrun işte, CTP yok. Talat da yok. Ama işte şimdi Kıbrıs gerçekten “satılıyor”!

UBP ve Eroğlu için açıktan açığa çalışan CHP’sinden MHP’sine Türkiye’nin en baba ulusalcılarının ne söyleyeceği ise tam anlamıyla merak konusu. Türkiye’de özelleştirmelere veryansın eden CHP ve MHP, bakalım şimdi gelişine pek sevindikleri UBP ve Eroğlu eliyle “egemen KKTC” de düğmesine basılan özelleştirme dalgasına ne diyecekler?

Ortaya çıkan yeni tabloda bize düşen söz ise:

Günaydın Kıbrıs! Gözünaydın Türkiye!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 49
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 668
Kayıt tarihi
: 19.07.06
 
 

İÜ İletişim Fakültesi'nde lisans ve yüksek lisansımı tamamladım. Milliyet Gazetesi'nde "Varoşlar", "..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster