Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Şubat '13

     
    Kategori
    Felsefe
    Okunma Sayısı
    37
     

    Güncel müdahaleler

     

    Özne'nin nesneye aktarımı dışarıdan ve zoraki bir eylemdir sistemli olduğunu sakladığı için aslında planlama yoktur bunun adı da ideolojidir. Çünkü kendisi hakkında soru sorma ihtiyacı duymaz (okuyucular olarak unuttuklarımdan -ama, ancak gibi dil eksikliği aramıyoruz sanırım) Bu yazıyı okuyanlar için belki de ben Althusser, Balibar ya da Marx gibi maceracılığa merakımı gidermeye çalışıyorumdur. Zaten bu adamlarda herşeyde bir eleştiri bulan adamlardı. Asıl konumuza geçmeden önce tek başına ele alındığında gerçek bir kavram olmayan işbölümünü kısaca bir anlatalım. Mesela sen yetmiş yaşına kadar yaşarsın bazısı otuzuna kadar ya da sen kölesindir bir başkası efendi. Aslında bu hatayı çok sık yaparız bilmeden bile olsa yani bir üstün insan objesine yürekten inanırız. Halbuki iş kendisindedir ve her işin bir farkı vardır. Bir yönetmenin kabiliyeti kendinde ve kendisi içindir. Bir senaristin gene öyle, bir kölenin ya da toprak ağasının.. Hepsi kendinde bir karakterdir. Ama biz bir senaristin çoğu zaman bir sinema filminin yükünü sırtladığını düşünürüz yönetmenden daha çalışkan olduğunu söyleriz yada toprak ağasının topluma gerçek bir öğretici olduğunu ve onun örnek alınması gerektiğini biliriz. Bunların herbirisinin bir diğerinden farklı olduğunu düşünmeyiz bir senarist iken bir yönetmenin yerine koyarız kendimizi veya köleyken efendinin yerine. Böylece kendilerini kişisel çıkar ve tutkularını kaptırmış insanların kendilerinden çıkmış olan doğa-ilke ayrılmışlığında erdemi, yönetme sanatında ise şerefi görürüz. Hatta bugün olduğu gibi gerçekliğini bilemediğimiz bir sistem hakkında kişilere sanki örf ve adet dayatması yapar gibi küçültücü sıfatlar atfederiz veya kişilere üstün nitelikler atfederiz daha doğrusu bilinç altımızda bir yolculuğa çıkarız ve rol çalarız. Böylece fotoğrafta vereceğimiz bir poz gibi kendimize ayrıcalıklı anlar yaratırız. Yani insanları yöneten yasaları anlamadan kendi benimsediğimiz kuralları biliriz ve hatta o yasaları değiştirmek bile isteriz. Bu yüzden günümüzde herkes bir adım geriye atılıyor zaten. İdeoloji öykünme yoluyla kitleler üzerinde kurgulandıkça gerçeklikten uzaklaştırır ve yanlışlara götürür. Düzensizliğin olduğu bir sistemde düzeni kitlesel yollardan insanlara dayatırız. Ama yine de iktidar sorunundan bahsetmiyoruz burada. Bu yazıda girişimizin aksine bürokrasinin hakimiyetinden bahsetmeyeceğiz ama kafa karışıklığı olmaması için kısaca değinmiş olduk. Bürokrasi içinde bazen asker bazen maliye diğer kurumlara üstün gelebilir elbette. Ancak biz burada bunu eleştirmiyoruz veya onaylamıyoruz. Bizim konumuz bürokrasi içindeki hiyerarşi değil, onlar işçilere karşı zaten belirli bir tavır koyabiliyorlar memurlarla beraber tüm basın ve siyaset örgütleri iyiliği temsil ederler fakat iyilik yapmazlar sivil-toplum ve sendikalar bunun dışında tutulabilir. Biz burada anlatacaklarımız ile ikircilik tuzağına da düşebiliriz. Gerçek anlamda entellektüel camialarda aşkın düşünce fazlasıyla bulunur kelime anlamları ve cümle yapısından bulup çıkarılan itirazlar bunlara dahildir. Yazarı aşmak için onu kendi sözleriyle yakalamak ve onu övmeyi amaç edinerekte olabilir veya açık bir karşı çıkışla da. Ve böylece önyargıyla çelişki aranmaktadır. Bu sayede kolay bir polemik konusu yaratılır ve bu sayede konun içeriği nitelik değiştirir ve yazı kendisinden çıkıp başka bir boyuta ulaşır karşıtlarının ona dayattığı imajın bir konusu olur.. Şimdi bu daha net olarak aktarmaya çalışalım.

    Teoloji ve Hukuk bilinen anlamda egemen sınıfların bir aracıdırlar... Teolojinin hüküm sürdüğü toplumlarda rant eşittir mülkiyet demektir üstelik toprak henüz ticarileştirilmemiştir ve günümüzde ise sadece mülkiyet kavramı değil vergi verenler de neredeyse yok gibidir. Daha doğrusu toplumsal anlamda vergisini üstlenenler yönetimde söz sahibi olabilmeliydiler. Salt bir egemen sınıfların otoritesi değil. (Bir zamanlar vergi veren kişiler toprağa bağlı olan çiftçilerdi bugün ise işçi sınıfı. Ancak çiftçiler için sermaye kalıcıydı henüz toprak ticarileşmemişti.) İşçi sınıfı hem bireysel olarak hem de tüketim adı altında vergi ödemesi yapar. Din ancak ekonomik temelleri varsa yaşayabilir. Ayrıca hemen belirtelim parlemontada bugün en çok üyeyi çıkaran parti halk tarafından en çok oy verilen parti olduğu anlamına gelmez ama başlıca kişilerin amaçlarına göre biçim değiştirirler ve bugünün siyaseti asla bir bilim üretemez hatta hiçbir anayasal sorunu parlementoda çözemeyiz. Yönetimler yapısı gereği kendi içerisinde kendi kendini yönetmeye kalkıştıkları için bir adım ileri gidemiyorlar. Yasalar ve hukuk her zaman klasik (feodal) yapısını içinde barındırıyor aslında modern deneysel pratiğin alanına girmeliydi. Yasalar ve hukuk fenomen bir olgudur uzun süre yürürlükte kalamazlar ortaya çıkan sonuçlar aralıkla değiştirilirler. Fakat burjuvazinin işçisiyle temel alan hukuk kuralları, yaşamsal pratiğine rağmen homojen özünü korur. Devleti vergi veren sınıf kurmuştur demiştik ve ekonomik temellerini onlar oluştururlar. Günümüzde finans sermayesinin ulaştığı boyutlar da göstermekteki burjuvazi tabandan kopuk bir üstyapı halinde varlığını koruyabiliyor elbette bu bir aldanmacadır. Kapitalizm bir araç üretir asla bir amaç değildir. (Bilim dogmatik değildir ürettikce bilim vardır ancak üretimi örgütlemektense vergilendirir.) Mesela pistolların çalışması için benzine ihtiyaç duyması gerektiği gibi Kapitalizm'in var olma sebebi de hukukun zilyetlik değilde ''mülkiyet'' kavramı üzerine kurulu olduğu görülür. Bu yüzden klasik hukukta uygunluk suda balık olmak gibidir. Sahte gerçeklik üzerine kuruludur. Çağımız pratiğine şimdi biraz bakalım. Miras kavramı yoktur yoktur. Antonia Negri'ye göre mülkiyet içerisinde bir miras şekli bulunmaz yada fetih edilmesi gereken bir şey değildir mülkiyet, devleti bir idare etme yönetme aracıdır. O daha çok bıraktığı etkiye göre manevra yapabilme veya ad değiştirme özelliğine sahiptir. (Tasarımın afallatan tutarlılığı bu olsa gerek çünkü kendisi üretmeyen sadece vergilendirmeden kaynak alan bir mülk sahibidir. Bu konuyu daha geniş anlayabilmek için metaların fetişizmi kavramına bir göz atmak lazım. Metalar her çağda vardı ama Avrupadan Amerika'ya gelen göçlerle fetişizm terimini kullanıyoruz. Meta demek üreticinin pazardaki (hukuki) kimliğidir. Meta bu yönüyle hep vardı ancak hukukun üstünlüğü yoktu fakat yine de meta insanlar arası ilişkilerden fazlası değildir.. Meta ilk defa paranın erkliği altına girdi ve gerçek ilişkilerden kopup düşsel bir boyut kazandı. Çünkü eski toplumlarda meta kavramının yerleşik olan halk tarafından bir geçerliliği vardı göçebe topluluklar ise salt para ticareti yaparlardı. Bu yüzden para yerleşik halkın üzerinde bir otoriteye sahip olmamıışdı. Bugün ise yabancı göçerler (burjuvalar) merkezi yönetimin üzerinde etkin bir güce sahip olmak istiyorlar böylece sermaye şeklinde birikmiş parayı da yarattılar. Metaların fetişizmi de (yabancılaşma) adını buradan alır, yani sınıf çıkarlarının artık makineler ve üretim araçlarının kendisi işçilerin üzerinde görmesiyle açıklanabilir... Ama bu teknoloji asla gerçek üretim ilişkilerini anlatmaz. En önemlisi günümüzde meta kavramı klasik anlamının dışında çalışmanın bir ürününü değil çalışmanın kendisini konu ediniyor olmasıdır. Çünkü emekçi doğrudan kendi ürününü pazarda satmıyor. Şu an devam eden hukuk sisteminden hareket edersek kapitalist bile doğrudan mal sahibi değil sadece zilyetlik hakkı bulunan bireydir. Elbette buradan bir olumlama çıkarabiliriz o da mülkiyet kavramının sorgulanması olabilir. Burada klasik iktisatçılar için emeğin zenginliğini mübadeleden geldiğini zannetmek vardır. Bu yüzden klasik olan metanın net olarak görülmediği kapitalizm'de üstün bir işbölümü yapılabilmektedir. Tüm gerçekliğin ''neden'' den değil de ''sapma''dan kaynaklanması bundan farksızdır. Fakat bu epistemolojik-diyalektiktir. Bu açıdan devletin birden fazla sektörel aygıtları vardır diyebiliriz. Sektörel aygıt tekelci sermayede ifade bulur. Tekelcilik kavramı gerçekten parazit gibidir istediğiniz alana bulaştırır istediğiniz amaç için kullanabilirsiniz. Kant'a rağmen hegel haklı çıkar ve kamusal yaşam özel mülkiyetin etik kavramını tek bir potada eritir. Ama belirtmeliyiz ki bu, tekelcinin iradesi dışında gerçekleşir. Tekel aynı zamanda genel servetin bireysel sermayeye taşınmasına da yarar.

    Hegelci diyalektikte klasik Yunan felsefesinde olmayan bir şey var zıt kutupların birliği gibi. Yasalar nesnelerin doğasından kaynaklanan zorunlu ilişkiler olurmuydu hiç onlar düpedüz buyruklardı. (Mesela yasaların meşru olması gerekmez yasalar sadece komut verirler insanların doğruluğunu onlar gösterirler ama bu yasalar aslında uygulamada gayri-meşrudurlar. Televizyon özerklik yasası buna örnektir özel televizyonun kendi frekansı yoktur. Hukukun üstünlüğü burada da karşımıza çıkar.) Etik devletin ve ahlaklılığın yerini baskı ilişkisine bırakmıştır. Bu konuda zamanın sürekliliği içinde değil onun gelişme sürecinde ele almalıyız. Ayrıca kapitalizm aşırı bürokratik bir sistem olduğu için vicdan konusunda yaptığı gibi insan ilişkilerini de salt bir kağıt parçasına, dökümanlara vs. dönüştürür. (Paranın değerinde yaptığı gibi.) Hukukun getirdiği mülkiyet hakkı ile toplumda makine işlevi yani zaman-farkı yaratır ve sınıflar oluşturur çünkü hem çözümlemeyi zamana yayar (böylece tekrarlanması durumunda artı-değer elde eder) hem de işçileri mülk sahibi yerine koyar dolayısıyla işçi sınıfını mülk sahipliğine dayanarak değerlendirir. Bu gelenek aslında klasik hukuk sisteminden beri vardır. (Eski hukuk toprağa dayalıydı bu da işçi sınıfını bireysel servet sahipleri yapardı çiftiçi, esnaf vb. gibi işçi sermaye sahibiydi) Günümüzde bu genel servet olmaktan çıktı ve kişisel servet sahipliğine çevrilmiş durumda. Feodalizmde her şey soyutlamanın konusu yapılabiliyordu bu günümüzün hak kavramından farklıdır. Ama asıl varlığını üretim araçlarının üretici güçlerden bağımsız olmasından alır... Özü gereği çağımızın pratiği yarını bilmeyi yasaklamıştır devlete. Bu yüzden devlet bir önsezi haline getirildi. Mesela sendikalar işçi sınıfının sınıf çıkarlarını sözleşme (yani kar oranları) üzerinde ararlar ve işçiler hak sahibi birer nesneye dönüştürülürler sendikalar bu yolla işçileri adeta patron katına yükseltilirler. Ancak sendikaların ekonomik savaş verdiği ender durumlar da vardır. Çoğu doğulu ülkelerde bile sendikalar çoğunlukla üyelik kartlarıyla, statüleriyle, kabul etme ve çıkarma prosüdürüyle ve parti disipliniyle işler.

    Klasik hukuk malum fazicilik ya da devlet tahvillerini, krediyi, fabrika üretimini bilmez o sadece vergi verenler, kar elde edenler, rant ve sermaye sahibi olarak kabul ettiği işçileri hak sahibi olarak bilir. Bu yüzden kapitalizm kendisinden önceki hiçbir sistemde eşi benzeri görülmemiş bir şeye daha kalkışmıştır. İşçinin emeğinden başka satabileceği hiçbir şeyi yoktur. Toplumsal emeğin bir parçası olan kişisel emek böylece bir ''hak'' halini alır. Ancak klasik hukuk burada da yanılıyor çünkü köleleik gibi herhangi bir nesneyi ''şey'' leştirmek değil kamu önünde hak sahibi olan kişileri sömürür mülkiyet. Üstelik bunu devletin ideolojik ve baskı aygıtlarını kullanarak yapar burjuvazi. Çünkü bürokrasi devletin üzerinde görür kendisini bu durumda ''üreticilere dayalı'' olan toplumsal ilişkiler düşer onlar vergi vermeyen burjuva veya toprak sahibi türünden bir ''para'' (hak) haline dönüşürler.. Son olarak parlementerizm denilen şey siyasi partilerin elindeyken despotik bir anlayışa sahiptir üstelik kapitalist bir devletin kurucu iradesi de yoktur.. İktidarla olan ilişkimize gelince ödev değil sözleşme ile geçerlidir. (sözleşmeyi artı değer olarak kabul etmek zorundayız) Zaten kapitalizmi ele geçirmek için merkezi aygıtların bölünmesi gereklidir.

    Kâr yaratmak ya da mesleki bir gelir elde etmekten ziyade işçi sınıfının kendi kaynağını faizcilik yoluyla tahrip etmek ve tüketmek vardır ve üstelik işçi sınıfı patronunu korur patron işçisini değil yani altından kalamayacağı yükü işçilerin sırtına yüklüyorlar. Kamuculuğun eski sistemlerden en büyük farkı ticaretin bilinen anlamda kendi bünyesinde olmayışı. Kapitalizm bugüne kadar ulusalcılık kavramını sarsmayı başarabildi. Ama onu ortadan kaldıramadı sadece biçim değiştirdi. Birisinin sahip olduğu topraklar Bergama'dayken kendisi pekala Londra'da yaşamını sürdürebilir. Ulusalcılık eskiden yerli üretim adı altında yapılırdı bunun içinde kapalı bir ekonomik sisteme sahipti. Bu yüzden belirli bir bölgedeki iklim ve coğrafi özelliklerine göre üretim yapan bir sermayeye sahipti o sermaye ne teknolojiyi ne de makineli üretimi bilmezdi. Kapitalizm ulusalcılığı öylesine indirgemeci bir daraltmaya maruz bıraktı ki bu alanda ceza vermeyi feodalizm'den bile daha kolay bir hale getirdi. (Feodalizm'de bürokrasi ve politika etkisi çok daha az olduğu için daha zordu.) Altta kalanların ise canı çıktı diyebiliriz. Çünkü eski sistemde toprak kiracısı vergisini öder ama onlara aidiyette katarlardı. İşçi sınıfında ise hiçbir aidiyet yoktur. Bu yüzden gerçeğin eleştirisi gerçeğin kendisidir. Bilim adamlarının doğaya ve insan biyolojisine yaptıkları tahribat vb. Kapitalizm ulusalcılığı bir resmi ideoloji haline getirdi bu anlamda ilkel Yunan'da kullanıldığından çok daha farklıdır. Özne ise edimseldir. Çünkü toplumsal algının baskısına maruz kalır evrensellik tamamen kalkmadığı için hala töre, örf ve adetleri kaldığı yerden sürdürme çabasındadır.. Efendi-köle diyalektiğinin kalktığı günümüzde sistem bireyi çevre etkisinde bir kapalı alana kıstırır. Seçme hakları törel yapının devam ettiği için neredeyse yok denilebilecek durumda tamamen ailenin kontrolünde. Elbette bu etik değildir çünkü evrenselliğin yapay yolardan oluşturulması demektir zaten efendinin seni taşıyacağı ve koruyacağı yerde sen onu taşıyorsun bu doğal bir yöntem de değildir insan eliyle yaratılmıştır. Bu konuda fiziki kuvvelere (asker, polis, özel istihbaratın sessel imgeleri vs.) yapılan yatırımları görünce devletin ne kadar çok para savurduğunu da görebiliriz üstelik polise ve askere yapılan teknolojik yatırımlardır bunlar. Polislerin baskı yaptıktan sonra ikna odaları oluşturmaları vb. İdeolojinin önemine gelince onu iyi kavramak gerekir. Sivil toplum, aile, çevre ideolojisi ve özellikle basın-yayın ayağı sayesinde devletin ideolojik işlevi ortaya çıkar. Hatta insanların sorgusuz sualsiz özel hayatlarına kadar bile inerler. İdeoloji kavramı gerçekten de netamelidir her amaca hizmet edebilir ve kolayca her konuya bulaşır. Örneğin ünlü sosyolog Z. Bauman'ın basın hakkında çalışma yapmasına gerek yoktur basın gelip onu bulur. Hatta Bauman'ı değerden düşürüp karikatürize ederler. M. Foucault'un da söylediği gibi sağlık çalışanları bile kendilerini kamu güvenliğinden sorumlu tutuyorlar (ya bize sağlık parası verirsin ya da hapis cezası üstelik öğrencilere kadavra görevini görürsün.) Bunun bir benzerini Georg Lukács'ta da buluruz. Bir eserinde kronolojiyi yansıma teoriden ayırt etmek isterken ''Sosyal Darwincilik'' gibi kavramlardan bahseder bunu yaparken bilim ile felsefe içiçeymiş gibi bir izlenim yaratır. Evrim teorisine karşı çıkanlar insanın kompleks sinir sistemiyle medeniyet trarihini birleştiremedikleri için karşıdırlar. Örneğin kapital'in bir felsefe ya da sosyoloji kitabı olduğunu marxist militanlar keşfettiler belki birkaç kişi bunu aşabildi eğer onlarda bu görüşlerini inatçı birşeye dönüştürmüyorlarsa tabii. Çünkü ideoloji yaygınlaştıkça kendisine daha çok taraf bulur ve kimse kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Bitirmeden önce belirtelim ki sanıldığının aksine kapitalizm sır saklayan bir sistem değildir.

    Bugün işçilerin devletinde yaşıyoruz. Ama emeğin değeri nedir ya da emek gücünün değeri nedir, yeniden-üretim nedir üretim araçlarına sahip olmadıkları gerçeği vs.? Tarzındaki sorularının cevabını pek de öğrenmek istemiyoruzdur belki. (Burada belirtmeden geçmeyelim işçi sendikaları ya da bürokrasiyi işçi sınıfından sayabilmek için soyut emek ve somut emek ya da ütopik ve bilimsel sosyalizm gibi ayrımları yapmak gerekecektir) Aslında bu Kapital'in kendisi içinde geçerlidir. ''Kapital'' soyut kavramlardan yola çıkar ''çalışma, değer, işbölümü, para'' gibi kavramları kullanır, klasik iktisat ise yaşamsal konulardan yani ''devlet, devletler, ulus, nüfus'' gibi... Ancak bu gibi nicel kavramlardan yola çıkmak daha basitleştirici olacaktır. Ama kavramsal modelleme üzerine kurgulanmamıştır.. Mesela; bugün, bir tümen yada tugay generali olmak için toprak sahibi olmak gerekmez (bunlar Osmanlı'daki sipahilere denk düşerler o dönemde çiftçileri koruyorlardı aynı zamanda. En azından bugün olduğu gibi siyaset yoluyla gösteri dünyasına pek düşkün sayılmazlardı.) ya da iktidar sahibi olmak için ayrıcalıklı bir aileden gelmek gerekmez hatta memur olmak için bile seçilmek gerekir. Ama hala hayali sermayenin etkisi altında bütün sistem çalışır. (Demek ki devlet ve yönetim biri diğerinden otonom halindeler yani sınıfsal çıkarları bölgesel çıkarlara çeviriyor) Bu arada toplumsal mücadele feodalizmde olduğu gibi öznel de değildir daha çok üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki sınıf mücadelesidir. (Leibniz'in yaptığı gbi sınıf mücadelesini tanrıya havale edemiyoruz maalesef) Artık Feodalizm'de varolan dini kurumların yerine okul geçmiştir. Devlet üretim yapmaz çünkü özerk bir yönetimi vardır diyebiliriz. Yeni sermayeler için vergi toplarlar ve bunlar kamulaştırma adı altında özel sermayeye kredi açmak için kullanılır yani devlet bol bol para basar başka bir şey yapmaz. Kıtlık dönemlerine kadar büyük sermaye'ye düşük fiyat uygulaması yapılır. Gerçek üreticiye ise yüksek fiyattan mal satımı yapılır. Para kotasyonu, ticari kotasyon, mali kotasyon ve sonrasında zaten aldığın senetlerin kambiyo kurlarına bağlı olarak yaratacağı spekülasyon ise tüccar tarafından fazla düşünülmez çünkü dışarıdan nüfus geldikçe bu sefer kambiyo kurlarıyla oynanmaya başlanır. Genellikle klasik iktisatta emek ve rant ortaklaşa dağıtılmışsa da bu birikimin artmasıyla toprak sahiplerini daha zengin edecektir. Netice de ekonomi para ticareti üzerine kurulu gibi görünmekte. Sınıf mücadelesinde ise kamunun genişlemesi yani kar oranının düşme eğilimi yasası her zaman için geçerlidir. Ama böylece kavramlar yer değiştirir ve özel sınıfların da üzeri örtülür. Yasal bir anlama kavuşturulur. (Burada kamunun hangisinin hayali hangisinin gerçek sermaye oduğuyla ilgilenmiyoruz. Zaten işçinin hazinesinden alınanlar daha sonra özel mülkiyet teşebbüsleri için harcanırlar) Ödünç verilen bono, dekont gibi kağıtlar ödünç verilen kişi adına damgalanacağı için bütün yük onların sırtlarına biner. Bürokrasinin çalıştığı yerde emek gücü zamana yayılacağı için yüksek fiyattan tüketim yaptıranlar zaten hep olacaktır... Yukarıda bahsettiğimiz gibi devletin bir kurucusunun olmaması daha çok strateji üzerinde devleti yönetmenin yani ikirciliğin esas alınması bunu açıklar. Retorik olmak için en başta genel kategorilerin olması gerekirdi. Bugün ise genele sığınılıp kişiye özel uygulama yapılır. Faizciliğin ulaştığı boyutlara gelelim bürokrasi katındaki işbölümü sayesinde bir şekilde kolayca ataması yapılan seçkinler (genel müdürler, memurlar vs.) ve bunların kendini ifade edemeyişi ne istediklerini dahi bilmeyişleri içinde kendinden hoşnut ukala ve narsizme varanlar kısacası bütünüyle bir kaç kişiden beslenmek zorunda kaldığı için yaşayan tümüyle asalak bir sistem... Bitirmeden önce bir ekleme daha yapalım. Hegel ''Mantık Bilimi'' adlı kitabında bizim gibi doğulu toplumlarda artı ve eksi kutuplar mevcuttur demişti. Ve Hegel'in bir diğer yorumundaysa doğulularda kırsal kesimin kent üzerindeki egemenliği de mevcuttur fakat bu egemenlik ekonomik sisteme ayak uyduramıyor demektedir. (Hegel'in burada vurguladığı şey; batıda bir kölenin devlete ait olduğu varsayılırken doğuda onların özel kişilerin kölesi olmaları ve sermaye sahibi olabilmek için çevrenin gözüne bir an önce girebilmeleri gerektiğidir.) Roma hukuku da kısmen buna örnektir. Aslında Hegel'in gerçek ilişkiler dediği yasa aile ve kilise yaşamını hatta mülkiyet kavramıını alt ediyordu. Hegel'in atladığı bir konu var o da batılı toplumlarda erkek çocuğa verilen önem ve miras konusundaki değerleri doğulularla hemen hemen aynıdır hatta fazlasıdır. Yeri gelmişken hemen beirtelim; Marx'ın tüm toplumların tarihi sınıf mücadelesinin tarihidir dediğinde burjuva düşünürlerin gördüğü ama Marx'ın göremediği bir şeyi gördüklerini düşünmüşlerdi. Marx ilk defa erdem, şeref gibi kavramların mücadeleyle elde edildğini doğuştan gelen bir üstünlük olmadığını anlatmak için belirtmişti bu sözü. Konunun içeriğinden fazla uzaklaşmadan Lenin'in de dediği gibi ''Ali bir insandır'' ya da ''bütün ağaçların yaprakları yeşildir'' dediğimizde bütünün bir parçasını ele alır onu olabilirliliğin yerine olması gerekene terk aderiz böylece bilinemezciliğe kadar vardırırız böylece adeta o kavramları ''konuştururuz''. Althusser bir yerde şöyle diyor; '' Freud'dan beri bilinçdışı-zamanın biyografi zaman ile karıştırılmayacağını biliyoruz tersine bilinçdışı bizim dışımızdaki belli biyografik özellikleri anlamak için kullanılmalıdır... Bizi buna inandırmak için başka örnekler gerekiyor mu?'' O yüzden bu yazıyı orjinalinden hareketle tekrar tekrar okuyup yorumlar yapabilirsiniz...

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 37
    Kayıt tarihi
    : 07.02.13
     
     

    Öğrenciyim... ..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster