Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mart '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
633
 

Gündelik...

Gündelik...
 

Önce ''Takva''yı izledim. İstanbul'un inanç çeşitliliğini her zaman sevmişimdir, Erkan Can'ın her rolünü sevmişimdir diyemem ama Serdar Akar'ın ''Dar Alanda Kısa Paslaşmalar''ından sonra oldukça zorlayıcı bir kimliğin üstesinden son derece başarılı gelmiş olduğunu düşünüyorum. Güven Kıraç hâ keza öyle. Kaygan bir zeminde düşmeden yürümüş filmin ekibi, kaldı ki aldığı ödüller de bunun göstergesi. Bu dünyaya tamamen yabancı olanlar belki itici, rahatsız edici, zorlayıcı bulabilir ama bende bu hisleri uyandırmadı, zikir ritminde gidiyor, yavaştan başlayıp sonra hızlanarak, ardından yeniden yavaşlayarak anlatıyor hikâyesini. Kaldı ki; special thanks bölümünde ilk olarak Mimar Sinan'a teşekkür edilmiş olması gayet manîdar, koca mimarın eserleri arasında dolaşan kamera kendi modernlik dayatmasını unutturuyor kolayca. Temel taşı ''Allah'ın insan kullarına öncelikle emrettiği dürüstlük kavramı'' olan film zaman zaman ani kare değişiklikleri ile sizi sıçratabilir, tokatlayabilir, şaşırmayın. Tespih tanelerinden birden bire bambaşka bir duygu duruma fırlatılmayı göze alın. İzlenmesinde fayda görürüm, hiçbir populist rüzgâra kapılmadan ve önyargısız izlenmesinde daha çok fayda görürüm.

Ardından ''Alacakaranlık'' geldi. Sevdiğim bir şehirde, Londra'da başlayan film olağanüstü fotoğraf kareleri eşliğinde sizi Britanya'nın puslu, dalgalı sahillerine ve hüzünlü bir deniz fenerinin çakıp sönen ışığına başarıyla taşıyor. Tipik gerilim filmi ürkütmecelerinin tuzağına zaman zaman düşmüş olsa da evvelâ gözünüzü doyurmayı beceriyor. Manzaralar ve bunlara eşlik eden Kelt müzikleri insanı oturduğu koltuktan koparıp oralara uçurmayı garanti eder, üstelik herhangi bir havayolunun bilet fiyatından epeyce ucuza gelir, ben pek meraklısı sayılmam ama Demi Moore hayranlarına bilhassa tavsiye ederim. Burnunuza farklı kokular dokunacak filmi izlerken; sözgelimi durgun suda çürümüş yaprak, yağmur yemiş kumsalda koşan atlar, esmer İrlanda birası, denizden henüz toplanmış balık ağı, yazı kağıdı ve ille de kutusu yeni açılıp yerine takılmış daktilo şeridi gibi. Buna zaman zaman kan kokusu karışması kaçınılmazdır, dikkatinize...

''Amaretti'' nedir, haydi buyurun bakalım... Şu anda çalışma masamın üzerinde duran kırmızı-beyaz ambalaj kutusu üzerindeki ''Amaretti di Saronno Autentici'' yazısına takıldı gözüm, tadı damağımda kısa bir an esip geçti. Bir tür bademli nesne bu, acıbadem lezzeti taşıyor. Geçen sene Roma'dan almıştım, ambalajı açıp ağzıma bir tane attığımda büyülendiğimi zannederek donakalmıştım. Tevekkeli boşalan kutusunu dahi atmaya kıyamamışım, içine türlü zımbırtı koyarak yakınımda tutmaya bahane uydurmuşum. ''Amaretto'' denen özel badem likörü gibi bu da bir İtalyan damak meşhuru, giden mutlaka tatsın, hele benim gibi içinde onulmaz bir badem aşkı ile yaşayanlar sakın atlamasın derim...

Kitap faslına gelince; elimde Mıgırdiç Margosyan'ın ''Biletimiz İstanbul'a Kesildi''si var. Evvelkileri zaten okumuştum, şimdi yorgun ruhumu Diyarbekir'in yâhut eski nâmı ile Amid'in dar sokaklarında dolaştırarak çocuk Mıgırdiç ile birlikte misket tokuşturuyor, gâvur mezarlığındaki anma günlerinde, eski tip madenî ''Nuri Leflef ayakkabı cilâsı'' kutuları içinde yakılan günlüklerin mavimsi dumanını içime çekiyorum. Antakya'dan birkaç kilo almıştım zamanında, o kokuyu ve kokunun beraberindeki hayâlleri özlediğimde yakarım hâlâ, nazarı mazara aldırdığımdan değil, çoğu kişiyi boğan bu efsunlu dumanı başımda dolaştırmayı sevdiğimden. Yaparım, kim karışır? Beğenmeyen koklamasın...

Acaip bir sükûnet hali var üzerimde; tiroid bezim şimdi nerelerdedir bilemem ama rahatlıkla ''Allah selâmet versin'' diyebilirim ardından. Benimle olmasın da hangi laboratuar köşesinde, kiminle ve ne hakkında hasbıhal edecekse etsin, benden uzak, Allah'a yakın! Tıpkı birçok insan için söyleyegeldiğim gibi. Bu halim fırtına öncesi sessizlik midir, yoksa artık hep böyle mi olacağım, gerçekten bir fikrim yok. Şimdilik durulmuş bir deniz yorgunluğu var üzerimde, renklerin en koyusundan seçilen boyaları yer yer kavlamış kayıklarım hafif hafif salınmada, karaya bağlı oldukları yosunlu halatlardan arada bir damlayan su şıpırtısından başka nidâ yok etrafta. Kımıltısız, sakin bir öylesinelik içinde hiçbir şey olmamasını bekliyorum. Havada fırtına kokusu yok, yüreğimden başka da kerterizim yok zaten. İyidir iyi, salınalım işte böyle inceden, hazır karayel kesilmişken...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

bırakın sükunet haliniz devam etsin hırçın dalgalarla boğuşmaktansa fırtına kokusunun olmaması daha iyi :) sevgilerle..

erol aslan 
 26.03.2007 16:37
 

Handan hanım bir solukta okudum yazınızı ellerinize sağlık , çok güçlü ve çok içten yazım diliniz. Takva flimden dan yola çıkarak yüreğinizin dinginliğine kadar yol aldım.... ESEN KALINIZ...

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 26.03.2007 16:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 23
Toplam yorum
: 32
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 745
Kayıt tarihi
: 24.02.07
 
 

Kendimi olduğum gibi seviyor ve onaylıyorum. "Gibi olmak" bana göre değil. Sevmeye evvelâ kendisinde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster