Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Kasım '10

 
Kategori
Yurtiçi Tatil
Okunma Sayısı
1601
 

Gündüz mezarlık, gece gerdanlık

Gündüz mezarlık, gece gerdanlık
 

Yapraklardan tac yapilir


Paul ve Derek ile Dara Mağaralarını dehşet bir sıcak altında gezdik. Oradaki rehber çocuklar gittiğimiz yerlere kıyasla daha başarısızdılar. Gezilecek çok yer olmadığı için anlatacak ta çok bir şey bulamıyorlardı. Dara Mağaraları dedikleri aslında su deposu olarak kullanılmış mekanlardı. Dara’dan sonra Dara Zindanları denilen antik yeri ziyaret ettik. Bu da yine Zindan değil aslında su deposu olarak kullanılan bir yermiş. Kayseri’den iki otobüs dolusu okul çocukları da gelmişti ziyarete. Uzaktan bakıldığında çok sessiz terk edilmiş bu yere okulların gezi düzenliyor olması da şaşırtıcıydı. Çocuklar heyecanla bir sürü sorular soruyorlardı ve bir çoğu Derek ve Paul ile resim çektirdiler. Oğlumla konuşan öğretmenlerden biri bir ara yanıma gelip

-Bu sizin oğlunuz mu? Neden ona Türkçe öğretmediniz? diye sordu. Bu soruya sinir oluyorum. Hiç tanımadığın birine bu özel soru neden sorulur.

-İyi ki siz İngilizce biliyorsunuz anlaşabilmişsiniz diyorum kibarca

Zindanların dışında tanıdığımız iki küçük kız bize şarkılar söylediler. Yapraklardan bir taç yapıp Hülyanın kafasına taktılar. Onların bu içtenliği, samimiyetleri artık alıştığımız ve her defasında içimizi ısıtan bir sıcaklıktı. Sıcakta bizler yeterince içecek su bulamazken Paul ve Derek arada bir arabayı yolun sağına çekerek küçük tepeler ardında yok oluyorlar ve resimler çekiyorlardı. Mardin’e de yaklaşıyorduk. Nerede kalacağımızı bilmiyorduk. Gittiğimizde bir otel bulur orada bir iki gün kalır ve çevreyi dolaşırız diye düşünmüştüm. Derek ve Paul otel bulmamızda yardımcı olacaklarını söyledilerse de biz teşekkür ettik. Mardin’de ana caddenin başında bir otel levhası önünde bize ait olan eşyalarımızı aldık, yoldan geçen birine rica edip hep birlikte bir resim çektirdikten sonra yollarımızı ayırdık. Bizim bilmediğimiz Mardin merkezde sadece 4-5 otel olduğuydu. İlk girdiğimiz otelde iki oda almak zorundaydık ve geceliği 160 YTL idi. Bir odada kaç kişinin kalacağını belirlemeleri hiç uygun değil yolculuk edenler için. Bizim yaşadığımız ülkede bu soru sorulmadığı için hem garip geliyor hem de için için kızıyor insan çaresizliğinizden faydalanmaya çalışan bu sisteme. Yolumuza devam ettik. Ana caddede otel görene kadar ilerleyip tekrar sorma amacı ile bir baştan bir başa yürüdük. Mardinde insanlar fütursuzca süzüyorlar sizi. Esnaf dışarı çıkıyor gözlerinize bakıyor ve süzüyor. Bu ‘gelin alışveriş yapın’ süzmesi değil. Ne olduğunu anlamaya çalışırlar gibi bakıyorlar. Bir sonraki otel caddenin diğer ucunda idi ve bir başka Butik otelle karşı karşıya geldik. Gerçekten dehşet güzel ama gereksiz bir masraf. Akşam 7.30 da gireceğimiz otele iki oda için 420 dolar ödemek akıl karı değil. Uygulamalı Otelcilik Okuluna gidebileceğimizi ve orada kalabileceğimizi salık verdi esnafın biri. Ne yazık ki otelcilik okulu kapalıydı. Acıkmış ve susamıştık. Ara sokaklardan birinde bir internet kafe bulduk. Google’dan otel bulmayı deneyecektim. Herkes birer bilgisayar başına geçti ve kaşarlı tostlarımızı ısmarladık, çaylarımızı söyledik. Yok, yok, yok! Koca Mardin’de beş tane otel buldum ve muhteşem fiyatlar biçmişler odalara. Artık umudumu yitirip Google’ a ‘ Mardin’den Urfa’ya otobüs’ diye yazıp enter düğmesine bastığımda karşıma bir haber çıktı . 12 Haziranda gece 10 da Mardin’den Urfa’ya giden otobüs devrilmiş ve dört kişi ölmüştü. Diğer yolcular da yanmaktan zor kurtulmuşlar. Bir ay önce yani. Saate baktım akşam 8. Aman ha! Bu gece hiçbir şey beni Urfa otobüsüne bindiremez artık. En iyisi başka çözüm bulmak. Hemen Mardin Öğretmen Evi Yazdım ve olaaaa. Öğretmen evi çıktı karşıma. Telefon açtım odaları olup olmadığını sordum, bildiğim kadarı ile sadece öğretmenler kalabiliyordu öğretmen evlerinde

- Ben öğretmen değilim ancak ailemde öğretmenler var biz gelip kalabilir miyiz, odanız var mı diye sorduğumda, olduğunu söylediler. Misafirler için farklı uygulamaları olduğunu bilmiyordum. Herkes kalabilirmiş meğer. Hemen internet kafe’den çıktık. Belediye Otobüsüne bindik ve Yenişehir’in yolunu tuttuk.

Mardin Öğretmen Evi kocaman bir okul binası gibi. Girişte bir lokal var, hocalar orada oturup çay, kahve içiyorlar. Tavla, okey ya da kağıt oyunları oynuyorlar. İkinci katta bir restoranı var düğün salonu gibi süslenmiş. Sanırım burada da eğitimciler düğün, nişan ya da benzeri toplantıları uygun fiyatlara düzenleyebiliyorlar ve Öğretmen Evi için de bir gelir kaynağı. Her gün sulu yemek çıkıyor. Lobide bir köşede bilgisayarlar var. 7 bilgisayarın dört tanesi çalışıyor. Her birinde bir çocuk var. Kalan misafirlerin çocukları olmalılar. Benim şanslı oğlum yine dört ayak üstüne düştü ve bir odaya yerleşti, biz üç kadın da bir başka odaya. Her yatak için 30 TL alıyorlar. Süper oldu burayı akıl etmek. Odalarda klima canavar gibi çalışıyor. Lobi de çok kötü değil ama odalar daha serin. Odamıza yerleşip Ozan’ın Diyarbakır’da tanıdığımız arkadaşına mesaj yazdım. O da üç günlüğüne Mardin’de bir Eğitim Seminerine katılıyor. Kendisi aslen Derik’li ancak Mardin merkezde kalıyor. O gece arkadaşla buluşup Mezopotamya Çay Bahçesinde gittiğimizde karnım yavaştan ağrımaya başlamıştı. Gündüz Dereklerle birlikte gittiğimiz Beyaz Suya ayaklarımı daldırmak büyük yanlıştı. Ozan’ın arkadaşı oğlumla kısıtlı İngilizcesi ile konuşmaya çalışıyor ancak ben tercümanlık yapmak zorundayım. Oğlum dan beklemediğim bir soru geldi

-Burnuna ne olmuş sorar mısın?

Bize burnunun işkencede kırıldığını ve yamulduğunu anlatıyor arkadaş

-Neden?

Kürdçe konuştuğu için zamanın birinde hırpalanmış.

-Peki neden senin yaptığını yapmamış? diyor oğlum.

O zaman bende burnu kırık arkadaşa anlatıyorum. 2002 yılında oğlumla Washington’dan New York’a gidiyoruz. Turnike’ye geldik, ben telefonda konuşuyorum bir yandan da adama parayı uzattım. Kasiyer Siyahi bir Amerikalı, parayı alıp bir iki saniye benim telefondaki konuşmama kulak kabarttı ama ben yine o saniyeye kadar oralı değilim ve ondan sonra bağıra bağıra

- This is America, speak English dedi. (Burası Amerika, İngilizce konuş)

Benden çıkan duyduğu Türkçe kelimeler hoşuna gitmemiş arkadaşın. Kendi atalarının ana dillerini konuşamadıklarını konuştuklarında ise ağaçlardan sallandırıldıklarını unutmuş ve bana ne konuşmam gerektiğini söylüyor.

-Sen ne dediğinin farkında mısın? Diye sorduğumda

-Evet farkındayım ve tekrarladı

-Burası Amerika ve sen İngilizce konuşmalısın!

Bana uzattığı para üstünü aldım ve arabamı gişeden hemen sonra sağa çektim ve ofise girip adamın şefi ile konuşmak istedim. Uzun sözün kısası bu densiz kasiyerin şefine elemanlarının benden özür dilemesi gerektiğini ve bu elemanı konuşulan lisanlara saygı duyması ile ilgili kurslara tabi tutmalarını istediğimi söyledim. Etnik topluluklara saygı duymaları gerektiğini ve konuşulan lisanlara saygı duymaları gerektiğini anlattım. Siyahî olan şef duyarlı davrandı ve şikâyetimi yazılı olarak vermemi bildirdi. Ertesi gün şikâyetimi faksladım ve on gün sonra müdüriyetin bana saygısız davranan terbiyesiz elemanın işten uzaklaştırıldığına dair bir haber geldi. İstediğimiz bu değildi tabii ama şikâyet böyle değerlendirildi. Şimdi oğlum Mardin’de neden bu arkadaşın benim yaptığımı yapmadığını soruyor. Gel de anlat. Dünyanın bu tarafındaki demokrasi ile bizim o taraftaki demokrasinin aynı olmadığını anlattım oğluma. Hani bizim o tarafta da demokrasi olmadığını düşündüğümü biliyor aslında ama işte nasıl anlatırsın? Daha yakın bir zamanda ağabeylerinin isimlerinin neden Sinan ve Taylan olduğunu anlatırken ‘Dünyanın en büyük teröristi devletlerdir, başta Amerika olmaz üzere’ demişim. Zor durumda kaldık gerçekten. Gülümsedi ve

-Orada Türkçeyi burada Kürdçeyi savunuyorsun deyince

-Sadece haksızlıklara karşıyım. İnsan hangi dilde kendini ifade edebiliyorsa o dilde konuşmalı ve bunun hesabını vermemeli.

O gece dehşet bir karın ağrısından uyuyamadım. Bütün gece beni yokladı. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Deyrul Zafaran Manastırına gitme yollarını araştırırken hala ağrıyordu. Mardin’de bu kadar gezilecek yer varken bu tarihi yerlere ulaşım olmaması gerçekten gezmeye giden turistleri için, özellikle kısıtlı bütçeleri olanlar için uygun değil. Öğretmen Evi’nin müdürü bize tanıdığı bir taksi çağırdı. Manastıra gideceğiz, gezeceğiz ve bizi bekleyecek, geri getirecek. 50 TL. Bir gecelik yatağa 30 TL ödüyoruz. Ne yapalım, böyle işte. Manastır şehrin çok güzel bir yerinde. Öğretmen Evinden uzaklığı yaklaşık 15 dakika saat sabah 9 ve dışarısı cayır cayır yanıyor. Bir otobüs dolusu çocuk gelmiş geziye başlarında iki genç. Gençler Eğitim Bakanlığının açtığı bir programla Ankara’dan gelmişler ve bir ay boyunca bu yaz kampındaki çocuklarla ilgileniyorlar. Gezinin başlamasını beklerken şoförümüzle oturup sohbet ettik ve Süryani Kahvesi içtik. Diyarbakır’da içtiğim ağır Menengiç Kahvesinden sonra hoş bir tadı vardı. Çok beğendim ve iki paket aldım manastırdaki hediyelik eşya mağazasından. İyi ki almışım. Birini İstanbul’da beni misafir eden arkadaşıma götürdüm. Geçen ay bir tercüme için gelen Mardinli Süryani bir beyle sohbet ederken yıllardır içmediğini ve eşinin de kendisinin de tadını hiç unutmadıklarını söylediğinde bendeki paketi çıkarıp verdiğimde çok mutlu oldu. Benim damağımda büyüyen bir tat olmadığından büyük bir arayışım olmaz. Manastır gezisi çok gürültülü geçti. Çocuklar heyecanlıydılar ve hem aralarında çok konuşuyorlardı hem de soruları vardı. Manastır’ın ön kapısından baktığınızda da şoförün dediği gibi ‘Mezopotamya toprakları’ ayağınızın altında serili. Şoför Derviş Bey manastırla ilgili bize epey bilgi verdi.

- Asırlardır bu topraklarda Müslümanlar, Aleviler, Yezidiler, Araplar, Süryaniler yaşamış derken gözleri boynumdaki kılıçtaydı. Gözleri de gülümsüyordu.

Manastır’dan sonra Derviş Bey bizi ana caddede bıraktı. Sürekli karnım ağrıdığından bir eczaneye girip ilaç istedim. İlacın faydası olmadı. Ama ertesi gün Mardin’den ayrılacağımız için Mardin’den gümüş, Telkari ve Şahmeran alıp Öğretmen Evine dönmek istiyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili Hazan, Amerika'daki siyahiler ilginctir. Ben irkci olan cok siyahi tanidim. Evlerine yasadiklari surece bir beyazin girmemesi ile ilgili gurur duyan ve bunu her yerde (tabii siyah ortamlarda) gururla anlatanlar da vardir. Kunta Kinte'den bu yana cok sey degisti. Artik atalarinin kaybettikleri hic bir seye sahip olmayan siyahiler Afrika'dan gelen siyahileri bile kendilerine yabanci goruyorlar. D. Zafaranda o saraptan icemedim ama sahmeran ve telkari almak icin girdigim kuyumcuda tattim. Evde yapildigini soyledi bize kuyumcu ve gercekten harikaydi ancak hafif yolculuk yapmak adina bir sise alamamistim ayrilirken.

Ayse Ay 
 25.11.2010 0:27
 

Eviya Çelebi tadında yolculuk sürüyor. Tesadüfe bakın, polisin burnunu kırdığı tek kişi olduğumu sanıyordum, bir kaderdaşım varmış meğer! Ama en çok şu siyahi Amerikalı gişe memurunun tavrına şaştım. Beyaz olsa neyse de, bir siyahinin kendi atalarına yapılanlardan küçük bir ders bile çıkarmamış olması ilginç. Ki, bizler bir zamanlar siyah-beyaz tv.lerde Kökler adl dizide Kunta Kinte'lerin korkunç öyküsünü içimiz parçalanarak izlemiştik. Tabii, siyahilerin Amerikalılara düşman olmasını kasdetmiyorum. Ama hiç değilse Amerikada başka dilde konuşanlara beyazlardan daha çok saygı duyması gerekirdi. Celladına aşık olmanın bir başka çeşidi galiba. Neyse değerli arkadaşım, D.Zafaran'da çok özel bir şarap yapılır. Keşke tadımlık da olsa isteseydiniz. Ben 1981 yılında Silopi'ye giderken gezmiştim ve bir din adamı bu şaraptan bahsetmiş, hiç duymadığımı söyleyince, bir kadeh ikram etmişti. Tadı hâlâ damağımdadır. Gelecek yazıda buluşmak üzere sevgiyle kal, sağlıcakla kal.

hazandagüzeldir 
 23.11.2010 9:34
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 20
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 1193
Kayıt tarihi
: 04.10.10
 
 

Bin yildir Turkiye'den uzak yasamis olmanin vermis oldugu olumlu ve olumsuz deneyimleri, cevremdeki ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster