Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Aralık '19

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
157
 

Güneşle Ay Ateşle Oynayanlar

Son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden biri  orjinal adıyla Touched Wıth Fıre olarak bilinen Ateşle Oynayanlar oldu. Kay Redfield Jamison'ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış, başrollerinde Katie Holmes ve Luke Kirby'nin oynadığı harika bir film. 2015 yapımı Dram/Romantik film kategorisinde yer alıyor. Film iki bipolar şairin akıl hastanesinde yatarken tanışmaları ve aralarında başlayan tutkulu aşkla hayatlarını beraber sürdürmek istemeleri hatta bir çocuk sahibi olmak istemeleri ama ilaçları kullanmayı reddettikleri için evliliği yürütememeleri ve boşandıktan bir yıl sonra Carla ve Marco'nun beraber yazdıkları şiirleri Marco'nun şiir kitabının finalini yazarak tamamlaması ve Marco'nun bunu yapmasının onları bir şiir dinletisinde biraraya getirmesi fakat Carla'nın artık başka sağlıklı biriyle beraber olmasını konu alıyor. Filmde beni en etkileyen şey Van Gogh'un meşhur Yıldızlı Gece tablosunun Carla ve Marco'nun aşklarının başlamasına sebep olması ve onları birbirine bağlaması oldu. Bir de aralarında geçen diyaloglar gerçekten çok etkileyici. Eserleriyle topluma yön veren her büyük sanatçının biraz deli olduğunu söylemeleri harika gerçekten. Ve kesinlikle çok doğru. Slyvia Plath, Ernest Hemingway, Victor Hugo, Vincent Van Gogh gibi sanatçıların hepsi Bipolar Bozukluğu olan şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi eserleri yaratan isimlerden sadece birkaçı. Bipolar Bozukluğun sanatsal yaratcılığı arttırdığı yapılan çalışmalarla biliniyor. Ailelerinin onlar için endişe edip onları "normalleştirmeye" çalışmaları ve ruhlarının aykırı doğasındaki ağaçları ve çiçekleri yok etmeye çalışmaları izlerken en çok canımı acıtan sahneler oldu. Doğada binbir renk ve binbir çeşit çiçek varken ve nadide renkteki benzersiz çiçekler sevilip korunurken, aynı farklı renkler insanlar arasında olduğunda o insanlar neden sevilmiyor, korunmuyor nadide bir çiçek gibi? Beni bu filmde yine en çok etkileyen en sevdiğim kitap olan Küçük Prens'ten bahsedilmesiydi. Carla ve Marco'nun bir çocuğu olacaktı hayalleri vardı. Ta ki Carla korkup çocuğu aldırana kadar. Çünkü onun da hasta olmasını istememişti. Halbuki Carla ve Marco'nun hayali ikisinden bir parça olan çocuklarının algıları tamamen açık, müthiş bir hayalgücü ve yeteneği olan bir çocuk olmasıydı. Carla ve Marco'nun bu hayalinin gerçek olmasını bütün kalbimle izlemiştim izlerken. Olmaması bir hayal kırıklığı yarattı biraz bende. Ama tabii ki en nihayetinde bu bir dram filmi. Küçük Prens'in bahsedildiği sahnelere dönmek istiyorum. Carla ve Marco akıl hastanesinde tanışıp birbirlerine aşık olduklarında aynı Küçük Prens'teki gibi biz bu gezegenden değiliz diyorlardı. Küçük Prens de bilindiği gibi gezegen gezegen dolaşıyor ve sonunda kendi gezegenine dönmesi için Dünya'da ölmesi gerekiyor. Carla bebeğini aldırdığında Marco  ailelerini çağırıp doğum için kutlama yapacaklarını söylüyor. Marco Carla'nın bebeğini aldırdığını biliyormuş. Marco Carla'ya hediye olarak hep hayalini kurup konuştukları gibi Küçük Prens kitabını hediye ediyor. Carla hediyesini açıp Küçük Prens kitabını görünce de bir hata mıydı söyle diyerek Carla'ya bağırdığı ve Carla'nın evet hataydı dediği sahnede kalbim ağladı resmen. Annesinin Carla'ya akıl hastası bir adamla evlisin ve nasıl onunla kalabiliyorsun dediği sahne de yine kalp acıtan sahnelerden biri. Carla çocuğunun hasta olmasını istemedi evet bu da risklerden biri. Bir anne için hiç kolay birşey değil. Ama o çocuk dünyaya gelmiş bir lütuf da olabilirdi. Annesinin Carla'ya bu bir lütuf değil hastalık demesi insanın içini sızlatan diyaloglardan biri. Bipolar olmak doğada ve evrende bambaşka bi renkten gelmiş demek. İnsanlar neden bambaşka bir renk gördüğünde gözlerini kapatıyor? Kör olmaktan korktukları için mi yoksa bambaşka bir renkle tanışmaya cesaretleri olmadığı için mi? Carla ve Marco güneş ve ay gibiydiler. Ve birbirlerine çılgınca aşıklardı. Onlar bir bütün oldukları halde kader onların kavuşmasını istemedi. Belki de aynı renkten iki çiçek değil de iki farklı renkten çiçek olmalıydılar dünyada huzurlu olabilmek için.Çünkü o zaman birbirlerinin farklılıklarından beslenebilirdi ruhları. Şimdiye kadar dünyadaki en yetenekli ve dahi denebilecek düzeyde yaratıcı zihinler eserleri iz bırakmış; şair,yazar,besteci ve ressamlar, sanata inanılmaz derecede yatkın ve sadece sanat için yaratılmış , bu dünyaya adeta bu görevlerini tamamlamak için bir lütuf gibi gönderilmiş  Bipolar Bozukluğu olan kişilerdir. Tarihin akışını ve dünyanın bakış açısını yarattıkları eserlerle değiştirmişlerdir. Hangimiz Çaykovski ve Beethoven dinlemeyi sevmeyiz? Ya da hangimiz Van Gogh'un muhteşem eseri Yıldızlı Gece tablosuna hayran olmayız? Sözünü ettiğim bu ünlü isimlerin belki çok muhteşem hayatları yoktu ve hatta bu hastalık yüzünden inanılmaz acılar çektiler.Fakat bu çektikleri acıların meyvesi olarak muhteşem eserlere imza attılar. Hayatta herşeyin bir bedeli var.Acılarla dolu hayatları oldu ama geride bıraktıkları nesilleri kendilerine sonsuza kadar hayran bırakacakları kesin. Son söz olarak Bipolar Bozukluğu olan insanları yadırgamayın ve onların ruhlarındaki bambaşka renklere saygı duyun.  Bırakın özgürce yaşasınlar.Dünyanın nefesine iliklerine kadar özümsesinler. Çünkü onlar öyle mutlu. Ve sonsuzluk bahçesine bambaşka renklerde çiçekler de gerek.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 25
Toplam yorum
: 18
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 166
Kayıt tarihi
: 08.09.19
 
 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik mezunuyum.İlgi alanlarım ki..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster