Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Eylül '10

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
3760
 

Güneydoğu anadolu gezi notları

Güneydoğu anadolu gezi notları
 

mardin. ulu camii minaresi. zinciriye medresesi kubbesi arkada mezopotamya ovası


Gerek yurtiçi, gerekse yurtdışı gezilerimde, öncelikle; tarihin tünellerinden gelen uğultuları hissetmeden, duymadan gezmemeye dikkat ederim. Artık; gerek çağın getirdiği kaotik toplum yapıları, sınıfsal ayrışmaya olanak vermediğinden, gerek; yaşımız kemale erdiğinden olsa gerek, üniversite yıllarımızın militan heyecanlarını geride bırakalı hayli zaman oldu.
Son zamanlarda, İsmail Cem’in, 1974 yılında imzalayarak, o beyefendi ve tevazu dolu uslubu ile uzattığı “ Türkiye’de Geri almışlığın Tarihi “ isimli kitabının giriş paragrafındaki çarpıcı cümleler dilime pelesenk olmuştu;

“ Türkiye’nin geri kalmışlığı bir Afrika yahut Latin Amerika ülkesinin geri kalmışlığı değildir. Koskoca bir geçmiş ve geleneği olan, medeniyeti olan, sağlam temelleri hala direnen ve kendini ileriye götürecek birikimi çeşitli alanlarda gerçekleştirmiş bir toplumun, geri bıraktırılmışlığıdır bu. “

Fikret Otyam’ın, civa gibi gazeteci olduğu yıllarda yazdığı “ Gide Gide “ röportaj serilerinden oluşan “ Kara Sevdam Anadolum “, “ Mayınlı Topraklar Üzerinde “ isimli kitaplarını, Bekir Yıldız’ın yine 70’li yıllarda yazdığı, Güneydoğu Anadolu’nun töre ve sömürü düzenini insanın yüzüne şamar gibi vuran hikayelerini, kitaplığımın köşelerinden çıkarıp, okuma ve düşünme gereği duymaya başlamıştım, ülkemiz topraklarda sürüp giden savaş haberlerinin yoğunlaştığı son günlerde.
Sonunda; bir iş için gittiğim Fethiye’den, İstanbul’a değil, Gaziantep’e giden otobüse binmeye karar veriyorum. Gezi planım yok, dönüş tarihim belli değil, savrulmak istiyorum, Güneydoğu’nun, becerebildiğim kadarıyla her köşesine girip çıkmak, öğrenmek, görmek, en çok da anlamak istiyorum.

04.05.2010 ( FETHİYE )

Akşam, deliksiz uyumuşum. Bir gece önce, İstanbul- Fethiye arasındaki yolda silkelenip durdum. Hele, yanımda oturan, 120 kg. dan daha cüsseli adamcağızın, üzerime çullanması nedeni ile doğru dürüst uyuyamadım. Konakladığım Fethiye Uygulama Otelinin bahçesinde, cıvıl cıvıl bir bahar ortamında, sağlam bir kahvaltı yapıyorum. Otogara yürüyüp, saat 16.00’da Gaziantep’e hareket edecek otobüs için bilet alıyorum. ( 50 TL ). Fethiye’de, komşularım tarafından işgale uğrayan arazimi, hukuk yoluyla kurtarabilmek için, İstanbul- Fethiye arasında mekik dokuyorum yıllardır. Kamu ölçümleri, değerlendirmeleri, bilirkişi raporlarına rağmen, yerel mahkeme, Yargıtay kararları kabul edilmiyor, sürecin uzaması için, her yol mübah görülüyor işgalci komşularım tarafından. Ben de, 20 senedir tapulu arazimi korumak için maddi, manevi erozyona giriyorum. Hukukun bu denli yavaş işlemesinin, arazi ihtilaflarında kan dökülmesinde payı ne kadardır diye düşünmeden edemiyorum. Neyse, yıllardır, mahkeme süresi için beklediğim Fethiye’de, bugün daha tatlı bir heyecan için bekliyorum. Güney Doğu gezime “ vira bismillah “ diyeceğim saate kadar vakit öldürmem fazla germeyecek beni.
Ölüdeniz’e giden minübüse biniyorum ( 4 TL ). Çoğu yabancı, güneş ışıklarına bırakmışlar kendilerini, topless güzelleri sıralanmışlar, beyaz deniz taşlarının üzerine. Tişortumu çıkarıp, taşların üzerine serdiğim montumun üzerine uzanıyor ve güneşin, üzerimde yarattığı miskinliğe bırakıyorum kendimi, neredeyse 30 yıldır, ilk defa eşim yanımda olmadan, Ölüdeniz’de güneşlenmenin yarattığı burukluğu yaşayarak. Yıllar önce, vasat bir bakkal dükkanı iken, bugün, Robinson Büfe adıyla, kendine özel tarife uygulayan köşedeki dükkandan aldığım bira ( 3.5 TL ) ilaç gibi geliyor. Kıştan bembeyaz çıkmış tenimi, istakoza benzetmemek için, dönüp duruyorum uzandığım yerde. Saat 15.00. Toparlanıyor, bindiğim minibüsle, otogar’ın önünde iniyorum.
Akdağ’ların doyumsuz seyri ile Antalya’ya ilerliyor otobüs. Çamlar, karlı dağlar, hava kararırken kayboluyor, Antalya’ya giriyoruz. İstanbul gibi, sanki, sınırları olmayan bir kente benzetirim her seferinde. Antalya terminali, yaşanan pek çok sıkıntı sonucu, Doğu’dan Batı’ya yaşanan büyük göçün, çarpıcı sonuçlarının ilk görülebileceği yer. Otobüs, bir anda, yüksek sesle Kürtçe konuşan ailelerle doluyor, her birinde de 5-6 çuval yük var. Bagajda yer kalmamış olmalı, otobüsün arkalarına taşınıyor son çuvallar. Alanya’ya doğru ilerlerken, turistik gelişme yanında, tarımdan da pay alan, Manavgat ve Serik’ten geçiyorum. Devasa tesisler deniz tarafında, denizi görünmeyecek şekilde kapatmışlar, yolun karşı tarafı, cılız sarı ışıkları ile bakkal ve manav dükkanları sıralanmış. 20 yıl önce, bir bayram sabahı, Alanya sahillerinde, yeni aldığım Zodiac botu ve motoru test etmiştim. Hem de ne test ! Henüz 5 ve 7 yaşında olan çocuklarım, eşim, baldızım, ayrıca da, dört kişiden mürekkep aile dostlarımızla, 3.40 metre boyunda şişme bota dokuz kişi binerek. Yaptığım hata, yıllar sonra, bu sahillerden geçerken, utanmama, ürpermeme neden oluyor. Yaklaşık 10 yıl sonra da, internetten beğendiğim bir küçük yelkenli tekneyi almak üzere gelmiş, arabanın arkasına takarak, İstanbul’a dönerken, römorkun rulmanlarının iflas etmesi sonucu, ateş topuna dönmüş jantlarla Manavgat Sanayi Sitesinde bir tamirciye sığınmıştım. Ne benim aklıma gelmişti kontrol etmek, ne de satıcı, ahlak kurallarına uygun bulmuştu ikaz etmeyi anlaşılan.
Bir kasabanın 20 yılda bu kadar gelişebileceğine, ne kadar zorlasam da kendimi inanmakta güçlük çekiyorum. Alanya, balon misali şişerken, iki yıl önce, bir gece konaklayıp, iki gün dolaştığım Gazipaşa, Alanya gibi büyüyeceği günleri bekliyordu, Gazipaşa havaalanının bitmesini beklediği kadar. Ama, büyümenin bitmek olacağını kestiremiyorlardı daha.
Muzkent yakınlarında, yol üzerinde, jandarma karakolu önünde durduruluyor bütün araçlar. Jandarma başçavuş herkesin kimliğini alıyor, oturduğum yerden, tek tek, bilgisayardan kimlik tesbiti yapıldığını görüyorum. Bu kez de, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbe sonrası yaşadığım yol manzaraları düşüyor aklıma. Hiç sebep yokken, şüpheli sıfatıyla, elimde sırt çantam ( o tarihlerde, şimdiki gibi, markalı, fiyakalı sırt çantaları yoktu. Amerikan Ordusundan çıkma, brandadan yapılmış ekipman ve telsiz çantalarını kullanırdık ) reolara bindirilir, kimi zaman uykusuz bir geceden, kimi de saatler süren ifadelerden sonra, pardon bile denmeden, karakol kapısının önüne, yeni doğmuş bebekler gibi bırakılırdım. Bir seferinde, bir er çantamda, Necati Cumalı’nın “ Ay büyürken uyuyamam “ isimli öykü kitabını bulunca, yasak kitap bulma sevinciyle, üzerime yürümüş, postalı ile dizime vurmuştu. Yıllar sonra, hala, o dizim, özellikle soğuk kış geceleri sızlar ve ben de o askere rahmet okurum ! Tabii, kitap yasak değildi, salıverildim, yol kenarına yürümüş, geçen otobüslere el kaldırmaya başlamıştım, yıllar öncesinin Bodrum’una varabilmek için. Bunca, geçmişi hatırlamalar, yaşlanmanın işareti olarak mı alınmalı, yoksa, bugünkü, düşünce yapımı oluşturmaya yardım eden temel taşları mı diye düşünürken, dalıp gitmiş olmalıyım otobüste. Bir ara, Mersin’i geçerken uyanıyorum. Çoğu yirmi katlı binaların hemen hiçbirinde ışık yanmıyor, büyük kısmı boş olmalı. Akdeniz’e yakın Doğu illerinde yaşayanların plajı Mersin sahilleri, yaşanan göç bir yandan kenti şişirirken, diğer yandan, insanın kendini geliştirmesine en büyük engel olarak gördüğüm yazlık furyası, Mersin’i ülkenin en sorunlu şehirlerinden biri yapıyor.

05.05.2010 ( GAZİ ANTEP )

Gün doğarken Tarsus’tan geçiyoruz. Yol kenarında, bir parkın ortasındaki gemi dikkatimi çekiyor. Çanakkale Savaşında, iki İngiliz bir Fransız savaş gemisinin batmasına neden olarak, savaşın seyrini değiştiren, Nusrat Mayın Gemisi bu. Yorulduktan sonra, terhis edilen, yük gemisi olarak kullanılmak üzere satılan, 1990 yılında Mersin limanında battıktan sonra, 1999 yılında gönüllülerce yüzer hale getirilen, müze yapılma çabaları ilgisizlik yüzünden gerçekleşmeyince, 2003 yılında jilet olacağı günleri beklerken, Tarsus Belediyesi tarafından satın alınarak, oluşturulan Çanakkale Parkında yorgun, kırgın hüzünlü dinlenmeye çekilmiş. Kaderin cilvesi, Çanakkale’de destan yaratan 40 metre boyundaki gemiye, Çanakkale’de, yer bulunamamış olacak ki; yük gemisi olarak kullanıldığı bu sahillerde, yok olmaktan kurtarılarak, hiç değilse bu şekilde korumaya alınmış.
Hristiyanlığın güçlü isimlerinden Aya Tekla’nın, Aziz Paulus’un memleketi olanTarsus, daha önce de, daha seçkin bir yerleşim gibi gelmişti bana, şimdi, otobüsün içinden aynı duyguları yaşıyorum. Göçün ezdiği kültür erozyonu daha az sanki bu kentte.
Adana’ya devam ediyoruz. Tarsus-Adana arası sadece 30 kilometre. Kent girişinde Adana levhasını görünce, Yılmaz Güney geliyor aklıma. Hangi filmi idi hatırlamıyorum, yine böyle bir levhadaki Adana yazısını, AdaSA şeklinde değiştirmişti. Gerçekten de, kente girdiğimizden beri, bir büyük holdingimizin şirketlerine ait fabrikaların arasından geçiyoruz.
Seyhan ve Ceyhan nehirleri Çukurova’ya hayat vermiş, Adana’yı bölgenin metropolü yapmış. Yemyeşil bir kenti, Baraj gölü daha da güzelleştirmiş. Bahçe ilçesinde, başka bir enerji grubunun rüzgar tribünleri enerji üretmek için dönüyor. Her biri kilometrelerce uzunluktaki tüneller, yolları konforlu ve çekilir hale getirmiş. Nurdağı viyadüğünden aşağılara süzülerek inerken, harika panoramalar izliyorum, güneş altında yeşil halılar gibi parlayan tarlalar uzanıyor. Ekili alanlar o kadar fazla ki; kır çiçekleri, gelincikler, ancak, tarla sınırları ile yol boylarında yaşam için mekan bulabilmişler. Fethiye hareketinden 18 saat sonra Gaziantep otogarına giriyoruz. Hemen önündeki caddeden, 6 kilometre ilerideki şehir merkezine giden minibüse biniyorum ( 1.35 TL ). Minibüs şöförü bitirim bir genç. Bir ara, panik içinde, torpido gözünden çıkardığı kravatı boynuna geçiriyor. “ Hayrola “ diyorum. Belediye Başkanlığı, şoförlere gömlek ve kravat mecburiyeti getirmiş. 25 Mayıs’tan sonra, lacivert takım elbise de giymeleri gerekiyormuş.
Öğretmenevine geliyorum, hayli yoğun olmasına rağmen, görevli kız, bir oda ayarlıyor bana ( 25 TL ), odama çıkıp, çantamı bırakıyor, Gazi Antep sokaklarına atılıyorum. Yurt içindeki gezilerimde, hemen her ilçe ve ilde bulunan öğretmen evlerinde kalmayı tercih ediyorum. Zira, özellikle, küçük yerleşimlerde, huzurla kalınacak otel bulmak zor oluyor, yahut, gece yarısı şuh kadın sesleri veya sarhoş naraları ile çokça karşılaştığım için, son yıllarda öğretmen evlerini tercih eder oldum. Hem fiyatları uygun, hem de daha temiz ve sessiz oluyorlar.
İlk hedefim kale. Yolda, bir genç yaklaşıp İngilizce konuşmaya başlıyor, Türk olduğumu söyleyince de şaşırıyor. Üzülerek söylemeliyim ki; kendi ülkemde yaptığım bir gezi için, yabancılar tarafından hazırlanmış rehber kitap kullanmak zorunda kaldım. Zira, yerel kitaplar, gezilecek yerler ile ilgili harita vermedikleri gibi, ne hikmetse, bol yıldızlı konaklama tesislerini ve restoranlarını ön plana çıkarıyorlar. Oysa, Lonely Planet, pek çok ülkede yaptığım gezilerde, neredeyse, kimseye bir şey sormadan gezebilecek kadar bilgi içeriyor. Havaalanından kent merkezlerine ulaşıma, konaklama tesislerinde budget bütçeden top end yelpazede alternatif getiriyor, verdiği haritalarla, çoğu kez aradığınız oteli yürüyerek bulabiliyorsunuz. LP Turkey kitabını, geziden önce incelediğimde, özellikle; Anadolu’da, hiçbir yerde okumadığım, duymadığım ören yerlerini, güzergahlarını gördüm ve üzüldüm. Bu nedenle, her gittiğim yerde, elimde İngilizce bir kitapla dolaşmam, yabancı biri olarak algılanmama neden olacak ilk başlarda, bunu hissediyorum.
Önce kalenin bulunduğu tepenin etrafında bir tur atıyorum. Nedense, dünyanın her köşesinde, önce kaleler inşa edilmiş, insanlar kendi türdeşlerinin vereceği zararlardan korunma yollarına gitmişler. İster istemez bir kentin gezilecek ilk noktalarından birisi de; kaleler oluyor. Gaziantep kalesi hayli korunaklı ve bakımlı.
Daha sonra, kale kapısına uzanan patika boyunca yürüyerek, Kahramanlık Panorama Müzesine giriyorum. Şahinbey Belediyesi tarafından düzenlenmiş, kaleye ait bir koridor boyunca yerleştirilmiş panolar ve rölyeflerle, Gaziantep’in işgali, yalnızlığı, bu nedenle, çektiği sıkıntılar, halkın örgütlenerek direnişi, insanı etkileyen müzik eşliğinde çok güzel ifade ediliyor.
Fransızlar’a karşı verdikleri mücadeleye rağmen, direnişçilere savaş madalyası verilmemesi de sitemli ifadelerle anlatılıyor. ( Bu haklı sitemlere, daha sonra, kentteki diğer müzelerde de rastlayacağım ) Nedeni, askerlik çağına gelmemiş çocuklar ile askerlik görevinden düşmüş yaşlılar ile direnişe gönüllü katılmış çeteler olmaları.
Kaleden indiğimde karşıma Naibe Hamamı geliyor. Yıllardır yapılan kentsel düzenlemeler neticesi, bir kavşağın kıyısında tek başına kalakalmış hamam.
Az ileride Şirvani Camii, minaralerdeki taş oyma sanatının öncüleri olan harika mukarnasları ve hemen altlarındaki motiflerin arasına yerleştirilmiş porselen tabloları ile çok şirin görünüyor.
Sıradan ilerlediğim cadde üzerinde Budeyri Han’ın kapısına geliyorum. Zamana yenik, turizme uzak, yorgun haliyle, gıda toptancılarının hizmetinde. Üst kata çıkıyorum, üzerlerine vurulmuş kilitleri ile yalnız bırakılmanın ıstırabını yaşıyor sanki odalar.
Alaüddevle Camii, Şirvani Camiinin minaresi kadar gösterişli olmasa da; üzerindeki mermi yaraları ile bambaşka şeyler anlatıyor. Yeni Han; avlusundaki mavi mozaikli çeşmesi, çardaklarının altındaki çay bahçesi ile, daha diri ve genç olarak, ticari katkısına devam ediyor. Zincirli Bedesten’e giriyorum. Tesbih gibi dizilmiş Türk bayrakları, diğer Güneydoğu kentlerinden daha farklı bir mesaj vermek ister gibi geliyor bana. Doğu kentlerinin tüm renkleri, canlılığı ve atmosferi aynıyla zuhur etmiş bu kapalı çarşıda.
Bakırcılar çarşısını daha çok beğeniyorum. Zenaat ağırlıklı bu sokakta, küçük tınılarla da olsa ustaların ellerinde çekiçlerin seslerini duyuyorum, dövdükleri bakırın üzerine indikçe.
Aslında; niyetim öğle yemeği için, Anteplilerin ve ustalığını başkalarından duymuş olan yabancıların uğrak yerleri olan, kent merkezine biraz uzak, eski ustaların lezzetlerini, özellikle ciğer kebabını tatmak. Güneydoğu’nun bezdirici sıcağına alışamadığımdan, gitmeyi gözüm kesmiyor. Üstelik, burada gezeceğim o kadar çok yer var ki; bugün bitirmem gerekiyor, yarın niyetim Birecik’e geçerek Halfeti’ye gitmek. Ama, uzun zamandır, sağlı sollu camilerine, hanlarına girdiğim, Su burcu ve Eski Saray caddesinde karşıma çıkıveren, tüm rehber kitaplarda salık verilen, oysa; Anteplilerin, her seferinde, “ çok daha iyi, çok daha ucuz lokantalar var “ dediğini bildiğim halde, Çağdaş İmam Kebap Salonunda buluyorum kendimi. Sıcak daha da eziyor Çağdaş İmam’da yediğim alinazik ve havuç dilimi baklavadan ( 19.80 TL ) sonra, dolaşmaya devam ettiğim Antep sokaklarında. Kürkçü hanı ararken, yeni restorasyondan çıkmış Pürsefa Hanının serin avlusunda buluyorum kendimi. Alçak taburelerin sıralandığı sehpanın üzerindeki çay bardağına uzandığı anda, beni gören, düzgün kıyafetli adam, yanına davet ediyor. Oturuyorum, seslendiği adam iki büklüm geliyor, çay siparişini alınca da; saygıyla geri geri giderek gözden kayboluyor. Az sonra çaylarımızı içerken sohbete başlıyoruz. Hanı , iki milyon TL’ye almışlar. Yaptıkları restorasyonun neticelenebilmesi için 700000 TL daha gerekiyormuş. Anlaşılan, daha fazla harcama yapamadıkları için, iç düzenlemeleri bitirmeden kiraya vermeyi düşünmüşler, ancak, üç yıldır veremiyorlarmış. Müşteri bulsalar aldıkları fiyata satmaya da razı imişler, anlattıklarına göre. Türkiye’nin önde gelen bir ayakkabı fabrikası sahibinin kardeşinin damadı imiş konuştuğum kişi. Hanın üst katlarını geziyorum, bilinçli güzel ve sırıtmayan restorasyon sonrası, butik otele yakışacak odalar, koridorlar salonlar çıkmış ortaya. Terasa çıkıp, görebildiğim kadarı ile, Antep minarelerini izliyorum.
Mevlevihane Vakıf Müzesi, 1929 yılında tekkelerin kapatılmasından sonra, vakfa ait malların bağışlanması ile oluşturulmuş. Şahinbey Belediyesi de güzel binanın düzenlenmesini üstlenmiş.
Gaziantep’te yer altı sularının, belli merkezlerde toplanmasına, dağıtılmasına dayanan su şebekelerinin, kanallarla evlerde kullanmak, abdest almak ve banyo yapmak amacıyla kullanıldığı, toprak altındaki mekanlara Kastel deniyor. Pişirici Kasteli’nin içi öylesine serin ki; sanırım, bir-iki saatten fazla kalmak mümkün olamayacak.
Şeyh Fethullah Camii’nin arka avlusundaki türbeyi işaret ediyor cami görevlisi. Camiye ismini veren Şeyh’in keramet sahibi olduğuna inanılıyor. Gaziantep’in Fransız işgalinde gösterdiği onurlu direnişin önde gelen isimlerinden olup, 32 yaşında şehit düşen Karayılan da bu caminin avlusunda diğer birkaç halk önderi birlikte yatıyor. Nazım Hikmet’in “ Kuvayi Milliye Destanı “ nda rastlarız Karayılan adına.
Savaş Müzesi de, yine Belediye’nin düzenlediği derli toplu bir mekan. Müze bünyesinde, kayaların oyularak oluşturulduğu eski mekanlardan birinde, Gaziantep’in işgal yıllarında, gösterilen kahramanlıklar temsilen gösteriliyor.
Gaziantep Müzesinin kapanmasına yarım saat kala dalıyorum içeri. Otobüslerle gelen turistler, nedense, güzelim objelerin fotoğraflarını çekmek yerine, onların önünde, kendi fotoğraflarını çektirmeyi tercih ediyorlar. Bu nedenle de, güzelim standların önündeki kalabalıkları aşıp, Zeugma mozaiklerinin, Yesemek buluntularının fotoğraflarını çekmek için mücadele ediyorum. “ Çingene Kızı “ müzenin en popüler objesi. Yıllar önce ziyaret ettiğim müze, ilave yapı ile genişletilmiş, sanırım, “ Çingene Kızı “ da yer değiştirmiş bu arada.
Güneş ışıkları artık eğimli düşmeye başladı, sıcak bunaltmaz oldu. Gaziantep’in başka bir köşesinde, Kurtuluş Camiini arıyorum, sabahtan beri arşınladığım kent sokakları yordu beni. Yine de, listemdeki, görülesi yerleri tamamlamak azmindeyim. Aziz Bedros Kilisesi camiye çevrilince Kurtuluş adını almış. Kilise, taş işçiliği ve renkleri ile tipik yöre mimarisini taşıyor, sonradan ilave edilen iki minare, zarif görünümlerine rağmen, mimarinin bütünü ile uyuşamamış. Caminin küçük bir bölümü ibadete açık fakat, yapı ile ilgili fikir vermiyor. Diğer kısımlarına bir giriş olmalı. Anlaşılan kilitli kapı geniş mahalle açılıyor. Çepeçevre dolaşırken, kapkara sakallı, takkeli bir genç, “ hemen geliyorum “ diye sesleniyor İngilizce olarak. Sonra da çok düzgün bir İngilizce ile konuşmaya başlıyor. “ Ben Türk’üm, Türkçe konuşabilirsin “ diyorum. Meğer, Ürdün’lü imiş, Fahri olarak imamlık yapıyormuş, bu arada, yaşlı bir adam kilitli kapıyı açıyor, dışarıdan görülen heybetli kubbenin altındaki alana giriyorum. Kocaman mihrap, siyah- beyaz taşlardan oluşan kemerli kolonlar ve nişleri ile dipdiri bir yapı. Bu arada, bir kadın beliriyor yanımda, yine İngilizce konuşmaya başlıyoruz, sonraki gezi programımı soruyor, Halfeti’ye birlikte gidebileceğimizi söylüyor. Bu arada, ikimiz de Türk olduğumuzu anlayıp gülüşüyoruz. O arada gelen bir telefon üzerine kadın fırlayıp gidiyor, Ürdünlü İmam’la sohbete devam ediyor, bir yandan da, eski kilisenin yüksek tavanlarını, kolonlarını inceliyorum.
Bugün son durağım, Eyüpoğlu camii olacak. Kurtuluş Camii’ne fazla uzak olmadığını gösteriyor Lonely Planet, Gaziantep haritasında. Gerçekten harika bir taş işçiliği ile minaresi göz kamaştırıyor. Gün boyu koşuşturmadan yorgun olarak, geceleyeceğim öğretmen evine geliyor, akşam yemeğinden sonra, odama çekiliyorum. Pürsefa Han’da sohbet ettiğim adamın sözleri geliyor aklıma; “ Diyarbakırlı’lar, Gaziantep’lilere Batılı, Batılılar da Doğulu der .“

06.05.2010 ( GAZİANTEP - BİRECİK – HALFETİ – BİRECİK )

Fethiye’den Gaziantep’e tüm gece süren otobüs yolculuğunun hırpalanmışlığına, dün Gaziantep’teki hızlı tempom eklenince, deliksiz bir uykuda dinlenmek kaçınılmaz olmuştu. Zinde bir sabaha başlamam bunun gerçekleşmesinin işareti olmalı. Gaziantep’in görülmesi gereken Hasan Sözen Etnografya Müzesine akşam yetişememiş, ziyareti bu sabaha bırakmıştım. Çantamı öğretmenevi lobisine bırakarak, kahvaltı sonrası, çok da uzakta olmayan, Bey mahallesindeki, eski bir Ermeni evinin restorasyonu ve Gaziantepli ailelerin bağışladığı ev eşyası, giysi gibi etnografik objelerin sergilendiği Etnografya müzesinin yolunu tutuyorum. Tabii, kargaların kahvaltısını yapmadığı saatler olduğu için, henüz açılmamış, daha doğrusu; gişe görevlisi kaza geçirdiği için gecikmiş, yoksa bu saatlerde açılırmış. Orta avluda oturmama izin veriyor güvenlik görevlisi. Serin, sessiz ve huzur veren ortamda güvenlik görevlisi ile laflamaya başlıyorum. Bodrum kat kilitli değil. Kayaların oyulması ile oluşmuş, geniş mahzene iniyorum. Ürpertecek kadar serin, kiler nişleri, zeytinyağı ve şarap testilerinin sıralandığı mahzen ilginç geliyor bana. Sonunda, avlunun etrafında sıralanan odaların kapıları açılıyor. Gelin odası, elti odası, kayınvalide odası, tandır odası gibi gerçekten güzel etnografik değerlerin barındığı bölümler, özellikle Osmanlı İmparatorluğunun dört taraftan ateş altında olduğu dönemde, Arapları da bağımsızlık adına kışkırtan Lawrence’in kullandığı iddia edilen, gazla ısıtılan suyun buhara dönüşmesi, bu buharla da, motorun tahrik edilmesi ile çalışan motosikleti ilgiyle izliyorum. Ürdün’ün Vadi Rum denilen ıssız çöllerinde bu Lawrence isimli İngiliz Yarbay T.E. Lawrence pek çok köşede karşıma çıkmıştı.
Çantamı almak için öğretmenevine uğruyor ve Atatürk Bulvarındaki duraktan otogara giden otobüse biniyorum ( 1.35 TL ). Gaziantep’in lüks otellerinin, mağazalarının sıralandığı caddelerden, giderek yoksullaşan varoşlardan geçerek sonunda otogara geliyorum. Urfa’ya giden minibüse biniyorum, Birecik’te inmek üzere( 5 TL ). Güzel bir asfalt üzerinde, sağlı sollu kızıl topraklar üzerinde, bitip tükenmeyen fıstık ağaçlarını seyrederek ilerliyoruz. İlk görüşte sevimsiz bir intiba bırakan Nizip’e girip çıkıyoruz. 45 km.lik yol bitiyor ve Birecik’te iniyorum. Öğretmenevinde kalmayı düşünüyorum yine, sorduğumda, Birecik’in diğer ucunda olduğunu anlaşılıyor. Fırat nehri boyunca yürüyorum, eski Birecik’in evleri bitiyor, kamu binaları, apartmanlar, okullar başlıyor, güneş tepemde ben yine yürüyorum. Eski Birecik değil, yeni Birecik de bitmek üzere derken, levhasını okuyorum.
Suit oda veriyor bana, genç, ay yüzlü görevli öğrenci, “ hocam parayı da sonra verirsin “ diyor, Fırat nehrini gören bir oda isteyince de, kızcağız, tüm katları dolaştı, yardımcı olabilmek için. Çantamı boşaltıyor, sadece kitaplarımı doldurarak çıkıyorum odamdan. Amacım, Halfeti’ye gitmek bugün, zaten Birecik’e geliş nedenim de bu. Çıkar çıkmaz, şapkamı Urfa’ya giden minibüste bıraktığımı hatırlıyorum. Halfeti’ye giden minibüslerin kalktığı sebze hali yerine, daracık sokakta sıralanmış dükkanlardan oluşan çarşıya yöneliyor, şapka aramaya başlıyorum. Yarım saat sonra, Halfeti’den geçen bir minibüsün içindeyim, arkadaki koltuğa sıkışmış vaziyette hareketi bekliyorum ( 3 TL ). İçeridekiler aynı köyün sakinleri olmalı, bir ben yabancıyım. Fırat üzerine kurulan ve Zeugma antik kentinin sular altında kalmasına neden olan Birecik Barajı nedeniyle sular altında kalan Halfeti ve civar köyleri de, yeni yerleşimlere taşındı, burası Yeni veya Yukarı Halfeti, baraj su seviyesinin kurtardığı, şanslı bölgelerde yaşamın devam ettiği eski yerleşim artık Eski Halfeti adıyla anılıyor. 30 km. sonra Yeni Halfeti de iniyorum. Birecik’ten direkt Eski Halfeti’ye araç yok. Girişteki, kibrit kutusu benzeri, sevimsiz, ruhsuz TOKİ konutları, civarda göze çarpan inşaatlar, Yeni Halfeti’nin göçe hazır bir cazibe merkezi olduğunu gösteriyor. Yıllardır Halfeti’ye bağlı bir köy olan Karamezre veya Karaotlak denilen yer, şimdi, aşağıda Fırat kenarında, evleri istimlak edilen ev sahiplerinin taşınması ile balon gibi şişiyor. Belediye ve hastane binaları yukarı taşınmış, adliye, askerlik şubesi ve emniyet müdürlüğü, aşağıda, Fırat’ın uysal sularının yanıbaşında kalmış. Köylerle beraber 10000 nüfusu bulan Halfeti, kar topu gibi, problemleri ile birlikte büyüyor. Yüklü istimlak bedeli alanlar, Gaziantep ve Urfa’ya yerleşmişler. Peki ama; iş, istihdam nerede ? Sıcaktan adeta fırına dönmüş minibüsün kalkmasını bekliyorum ( 1.5 TL ), köşede restoranın önünde, ara sıra da, caddeye uzanan dallarından dut koparıyorum kocamış ağacın. Dolunca hareket ediyoruz, 10 km. ileride, daha doğrusu aşağıdaki Eski Halfeti’ye. Tomurcuklanmış fıstık ağaçlarının arasından geçerek, Fırat’ın kıyısında sakin bekleyen gezi teknelerinin yanında yolu bitiriyoruz. Birecik’ten çıkarken yanımda oturan genç kimya öğretmeni, amcaoğlu Yaşar’ın da, teknesi olduğunu, selamını aktarırsa yardımcı olabileceğini söylemişti.
Yaşar Kaptanı buluyorum. Baraj gölü üzerinde Rumkale ve Savaşhan Köyüne gitmek için 35 TL istiyor. Eski Halfeti’de, sular altında kalan binaların, ağaçların üzerinden geçerek Rumkale’ye doğru ilerliyoruz. Fırat ( V ) şeklinde bir vadide özgür akarken, bukağılanmış. Bu kez, yükselerek, vadinin alt kesimlerinde kalan, bereketli tarlalar, bahçelerinde siyah güllerin açtığı, güzelim Halfeti evleri, mezarlar sular altında kalmış. Vadinin yüksek kısımlarındaki yerleşim ise Fırat’ın durgun, yorgun suları ile komşu olmuş. Abdullah Öcalan’ın doğum yeri olan Halfeti’nin Ömerli köyünde, doğum gününü kutlamak isteyenlerle, güvenlik kuvvetleri 2009 baharında çatışmış, iki kişi ölmüş, çok kişi de yaralanmıştı. Halfeti merkezi Türk, köyler Kürt yoğunluklu.
Katettiğimiz mesafe arttıkça, Yaşar Kaptan dertleşmeye başlıyor. Kendisinin istimlak bedeli alamadığını, babasının 4.5 dönüm tarlası için, yedi sene sonra 160000 TL aldıklarını, bunun da 30000 TL sini, işleri takip eden avukatın aldığını, geri kalan paranın da, ekim yaparak gelir elde edemediklerinden, borçlarını ödemeye gittiğini, neticede, paranın eriyiverdiğini anlatıyor. Peki diyorum, 4.5 dönüm tarla, bunca kalabalık nüfusu nasıl geçindiriyordu ? Her yıl 8 ton erik, bir ağaçtan 35 sandık kayısı ( 750 kg ) toplardık, Fırat’ın yüzyıllar boyu oluşturduğu alüvyonlu toprak çok bereketliydi, çok iyi mahsul alır, rahat rahat geçinirdik şeklinde cevaplıyor. Sonra da devam ediyor. TOKİ afet evlerini önce politikacı yakınlarına dağıttı, biz alamadık. 2. etap yapılan konutlardan 47000 TL’ye ev aldık, her tarafı döküldü, 15000 TL masraf ederek, hemen her şeyi değiştirdik. Hala, TOKİ’ye borç ödüyoruz, üstelik, su kotunun üzerinde kalan arazilere ulaşım olmadığı için traktör giremediğini, yüksekte olduğu için sulanamadığını, eski topraklarını ise, her taraftan fışkıran su pınarları ile suladıklarını anlatıyor yılgın sesi ile.
Solda, heybetli Rumkale görünüyor. İki çıkışı var, plastik dubalardan oluşmuş iskeleye yanaşıyor Yaşar Kaptan’ın Çobanyıldızı isimli teknesi. Halfeti’ye gelip, tekne ile gezecek olanlara, Yaşar Kaptanı, gönül rahatlığı ile önerebilirim. Efendi, sakin, olgun bir insan. ( Yaşar Kaptan 05353340458 ). Yukarı uzanan dar ve dik merdivenlere saldırıyor, belime dolanan otlar arasından, Fırat’ın türkuaz sularını seyrediyorum. Terk edilmiş taş evlerin ahşap doğramaları sökülmüş, gözü oyulmuş canlılar gibi ürpertici görünüyor. Arkamdaki tepede Barşavma manastırı yükseliyor. Bolca fotoğraf çekerek tekneye dönüyorum. Rumkale’nin arkasındaki ikinci çıkışın önüne getiriyor Çobanyıldızı. Surları, yüksek taş duvarlar arasındaki güzelim taş pervazlı pencereleri izliyorum. Biraz ürpertici, biraz merak uyandıran bir yer Rumkale. 100 metre derinlikteki kuyunun dibine inen, helezoni merdivenler hala işlev görüyor. Bu kuyunun kullanıldığı yüzyıllar boyu, Fırat, kendi yatağında uzaktan akıp gidiyordu. Tıpkı, Hasankeyf’in önünden akıp giden Dicle ve dik duvarlardan görünen merdivenlerle suya ulaşılabilindiği gibi.
Teknenin burnu, uzaklarda hayal meyal seçilen Savaşhan köyüne dönüyor. Sadece minaresinin bir kısmının Fırat üzerinde kaldığı bu köye sanırım hepimiz aşinayızdır. Basında, Halfeti denince hep, bu sular içindeki minare gösterilir. Sulara inen yamaç üzerinde dizilmiş, taş işlemeli, siyah güllerin arasındaki evler, huzursuz, kardeşlerini kaybetmiş kuzular gibi tedirgin geliyor bana.
İki saat dolaşıyorum Fırat’ın kelepçelenmiş suları üzerinde. Birecik girişindeki baraj kapağı hızını kesmiş Fırat’ın. Kolay değil, üzerine üç kez kapak konmuş, en son Karkamış’ta özgürlüğünü yitiriyor, sonra küskün Anadolu’yu terk ederek Suriye topraklarına giriyor.
Tekneden inerken Yaşar Kaptan, saat 17.00’de Halfeti’de görevli devlet memurlarını Birecik’e götüren bir servis olduğunu, istersem şöföre söyleyebileceği bilgisini verince, olur diyorum. Çay bahçesinde birer çay içiyor, bu suların ürünü Şabut balığının gerçekten lezzetli olup olmadığını tartışıyoruz. Sonra da, Şabut ikram eden restoranların önünden, Değirmendere mahallesine doğru yürümeye başlıyorum.
Karşıma, yıpranmış, ama güzel bir konak çıkıyor. Önündeki sokakta, gölgeye çekilmiş kadınlar, kilimlerinin üzerine uzanmış, örgü örüyorlar. İlgi ile baktığımı hisseden bir kadın; “ kapı açık, girip bakıver “ diyor, sahibesi imiş. Bakımsız, tarümar bahçeden, ahıra dönmüş antreden geçerek, gıcırdayan ahşap merdivenleri tırmanıyor ve Fırat’ın sularına bakan hayat bölümüne geliyorum. Bir zamanların inceliğini, zerafetini anlatan iki taş sütun arkasından Fırat’ın suları parlıyor. Bu yorgun ama; anılarla dolu mekan, 1900 yıllarında haremlik ve selamlık olarak yapılmış Kanneci Konağı. Birecik Baraj gölünün yutamadığı ender güzelliklerden biri. Daha aşağılardaki Hamdi bey Konağı, geçirdiği yangından sonra harabeye dönmüş.
Servis minibüsünün kalkacağı büfenin önünde Yaşar Kaptan’la buluşuyoruz, derken, etrafımızı Halfeti esnafı sarıyor, sohbet için. Konu hep aynı; Birecik Barajı’nın yöre insanının ekonomik düzenini olumsuz etkilediği, eski yaşam keyif ve estetiklerinin kalmadığı. Saat 17.00’de, takım elbiseli, kravatlı bir takım adamlar, büyük bir ciddiyet ve caka ile geliyorlar meydana. Bendeniz, nacizane, 30 yıla yakın kravat takmış, takım elbise giymiş bir bürokrat olarak, üzerimde tişort, ayağımda safari pantolon, boynumda Mardin’den aldığım poşu ve kafamda şapkamla hiç bir şey ifade etmemiş olacağım, Türkiye Cumhuriyeti memurları, küçümser bakışlarla bakıp, ön taraftaki koltuklara birer fıçı gibi yerleşiyorlar. 40 km.lik yol çabuk bitiyor, Birecik girişinde, kale altında iniyorum.
Niyetim, kaleye çıkmak. Fırat nehrinin yanıbaşında, doğal bir kaya kütlesinin zirvesinde, 4000 yıldır yerleşime açık olduğu bilinen kalenin, günümüzde bir cephesi ayakta durabiliyor. Kaya kütlesinin oyulması ile açılmış dükkanların bulunduğu caddeyi tırmanıyorum önce, tarif üzere de solda dar bir yoldan kayalığın dibine geliyorum. Etraftaki gecekonduların kapılarına oturmuş kadınlara çıkış yolunu soruyorum. “ ne yolu yol falan kalmadı, kayar düşersin, hiç gitme. “ cevabı alıyorum. Gerçekten de, ayaklarımın altından kayan taş parçaları ile düşmemek için gayret göstererek, kazasız belasız ulaşıyorum tepeye. Fırat güzelliği ile önümde, güneş huzmeleri, arkamda uzanıp giden, eski Birecik evlerinin damlarındaki, tahtları ( güneydoğu’da sıcak gecelerde uyumanın çaresi, damlarda rüzgara bırakılan, karyolalar ) ışıl ışıl aydınlatıyor. Fırat’ın öte yanındaki yoğun ağaçlık bölgenin altından, davul sesleri, dumanlarla beraber yükseliyor. Anlaşılan bir tören, düğün var. Kebap seslerine zılgıt sesleri de karışıyor zaman zaman. Güneş, önümde, gerdanlık gibi uzanan Birecik Köprüsü fotoğraflamama izin vermiyor bir türlü, ben de sabaha bırakıyorum. Birecik Köprüsü 1956 yılında hizmete açıldığında 720 metre uzunluğu ile, ülkenin en uzun betonarme köprüsü imiş.
Bir ara gözüm, kale duvarlarının altında, üzeri kemerli bir nişin içindeki, üzerinde yeşil örtü bulunan sandukaya takılıyor. Üzerindeki levhada Şeyh Müftah İmam-ı Sekaki yazıyor. İslam içtihadçılarından Ebu Yusuf Sekkaki’ye ait olabilir diye düşünürken, burayı ziyaret edecek, kadınların, yaşlıların, az önce zar zor tırmandığım toprak patikayı nasıl aştıklarına da akıl erdiremedim. Dağcılık deneyimi gerekir sanırım.
Dönerken yol üzerindeki kebapçıları gözüm tutmuyor, sıcaktan olsa gerek, iyi bir yer bulabilmek için gayret de göstermiyorum. Fırınlar akşam pidelerini çıkarmışlar, Birecik’liler ellerinde pideleri evlerinin yolunu tutuyor. İran kentlerinde de aynen devam ediyor pide geleneği. İsfahan, Tahran ve Şiraz da, İranlılarla birlikte fırınların önünde kuyruğa girer, fırında kızdırılmış çakıl taşlarının üzerinde pişirilen pidelerden alırdım. Elimi yakan pide ile öğretmenevinin karşısında Fırat kenarına oturuyor, karşıdaki ağaçların ve güneşin, suyun üzerindeki aksını seyrederek yiyorum. Fırat cansız, miskin, su yüzeyinde uçuşan sineklerden başka tek kıpırtı yok. Yukarıdaki güneşin bulutların ardından yarattığı kızıllık ayna gibi Fırat’ın üzerinde. Çok geçmeden hava kararıyor, büyü bozuluyor, ben de odama dönüyorum. Kentin güneyinde yeni yapılaşma hüküm sürmekte, çok katlı binalara rağmen, açtığım pencereden, birkaç çocuk sesinden başka ses gelmiyor kulağıma. Karanlıkla beraber sessizlik de örtüsünü çekiyor 4000 yıllık bu yerleşimin üzerine.

07.05.2010 ( BİRECİK - DİYARBAKIR )

Sabah 06.00’da uyanıyorum. Güneş, perdenin arasından bütün hışmıyla doluyor odaya. İlk yapacağım iş; kentin kuzeyinde yer alan Kelaynak Üretme İstasyonuna gitmek. Henüz, Birecik’te ne bir hareket, ne de bir ses var, bu saatlerde. Çantamı toparlayıp, aşağı iniyorum. Resepsiyon görevlisi cep telefonunu yazıp bırakmış bir kağıda. Dün, paramı ödemek istemiştim, güzel, iri gözlü genç kız, “ belki buraları beğenir, daha fazla kalırsın, ödemeyi de sonra yaparsın “ demişti. Arayınca, yakınlardan bir telefon sesi geliyor, bir kapı açılıyor ve uykulu gözlerle akşam resepsiyonda görevli genç beliriyor. 25 TL borcumu verip, öğretmenevinin, 50 m. kadar ilerisindeki Fırat kenarına geliyorum. Kentin kuzeyine doğru yürümeye başladığımda, dilime “ Fırat kenarında yüzen kayıklar “ türküsü takılıyor Çocukluk yıllarımda, Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organı Bizim Radyoyu dinler, garip aksanıyla Türkçe konuşan spikerin sözlerinden pek bir şey anlamaz, belki de yasak oluşu nedeniyle, garip bir heyecan duyardım. Ama türküler bizimdi ve zamanın Muzaffer Akgün gibi türkücüleri tanıdık türküleri okurlardı Bizim Radyo’dan.
Birecik Köprüsüne kadar, Fırat kıyısına dizilmiş çay bahçelerinin arasından yürürken, hala, ortalıkta tek tük dolaşan kedilerden başka hareket, nehir üzerindeki adacıklardan gelen kuş cıvıltılarından başka ses yok. Köprü üzerinden üç-beş dakikada geçen araçların homurtusu, sulara çarpıp çoğalsa da, kısa süre sessizliğe bürünüyor Birecik yine.
Hava henüz serin, sırtımda çantam üç kilometre kadar yürüyeceğim. Fırat suları yine ayna gibi, sanki nehir değil göl. Önümde yürüyen poturlu iri yarı adam, yanından geçerken, beni yabancı zannetmiş olmalı, Almanca konuşmaya başlıyor. Ben “ selam ün aleykum “ ü çakınca, Türkçe’ye dönüyor. Uzun yıllar Almanya’da çalışırken kaza geçirip emekli olmuş, 66 yaşında, dimdik vücudu ile her sabah, Birecik’ten Kelaynak Üretme Çiftliğine kadar yürür dönermiş. Halkların kardeşliğinden, çalışmanın, gezmenin faziletlerinden bahsederken çiftliğin önüne geliyoruz. Saat daha 07.00, Demirkapı kapalı, bekçi kulübesine sesleniyorum. Az ilerideki küçücük kulübesinin önünde, boynundaki ipi, ağaçlara dolandırmış bir Kaniş cinsi köpek, yarı ağlamaklı cevap veriyor. Anlaşılan mesai saatini bekleyeceğim. Akşamdan kalan pideyi çıkarıp, dişlemeye başlıyorum. Az önce beraber yürüdüğüm iri yarı adam, ilerideki ağaçtan kopardığı iğde dalını, nazikane uzatıyor bana, teşekkür ediyorum. Saat 08.00’e doğru bir araç, park ediyor kapının yanına, takım elbiseli, kravatlı adam, devlet memuru olmalı. Kapıya ilerlerken sesleniyorum. Memnuniyetle alıyor beni içeri, 30 metre ileride, duvar gibi dimdik yükselen kayaların üzerine yerleştirilmiş ahşap yuvalarda, kelaynaklar sıralanmış, bir kısmı da aşağıda yemleniyor. 70 civarında olan kelaynak sayısı 117’ye yükselmiş. İbis de denilen bu kuşlar, çirkin görünüşlerine rağmen, öyle narin uçuyorlar ki. 1954 den sonra hızla azalma sürecine girdiklerinden, kontrollu olarak çoğaltılmakta ve göçlerine izin verilmemeleri nedeni ile de sayıları artmakta. Kuzey Afrika’da koloniler halinde yaşarlar. İbis’in azaldığı, İblis’lerin giderek çoğaldığı bir dünyada yaşıyoruz diyorum kendi kendime.
Dönüşe geçiyorum. Köylerden gelen minibüsler dolu geçiyor. Çaresiz, köprüye kadar olan iki kilometrelik yolu yürüyorum, artan sıcak bunaltıyor bir yandan. Köprünün üzerindeki polis noktasının yanında, Diyarbakır’a gidecek otobüsleri beklemeye başlıyorum. 09.50’de, karşıdan görünene el edince duruyor, biniyorum ( 20 TL ). Urfa’ya uğradıktan sonra Diyarbakır’a devam edecek otobüs. İpek gibi asfalt üzerinde adeta kayıyoruz. Batıda böyle bir yolda gittiğimi hatırlamıyorum. Bir saat sonra, kentin hayli dışında kalan otogardayım. 15-20 katlı binalarla, kent genişler ve gelişirken, bir yandan da, tüm kentlerimiz gibi hafızasını yitiriyor olmalı. Geniş bulvarları üzerine dizilmiş çok katlı binalar, alış veriş merkezleri arasından geçerek Urfa’dan çıkıyor, Hilvan’a doğru devam ediyoruz. Diyarbakır’a 175 kilometre, yaklaşık 2.5 saat yol var. Yöredeki GAP havaalanı şaşırtacak kadar büyük geliyor bana. Yeni hizmete açıldığı belli fakat Urfa’ya 40 kilometre mesafede. Gaziantep ve Birecik’te yol boylarınca görmeye alıştığım fıstık bahçeleri, Urfa’dan uzaklaştıkça yerini buğday tarlalarına bırakıyor. Hilvan’a geliyoruz, derbeder bir yerleşimden geçerken, herhalde bu gördüğüm viraneler varoşları olmalı diye düşünüyorum. Az sonra, Siverek istikametini gösteren levhayla karşılaşınca, Hilvan’ın gördüklerimden ibaret olduğunu anlatıyorum. Siverek, Hilvan’ın aksine gelişmiş ve bakımlı bir ilçe. Kentin dışındaki feribot iskelesinden, Kahta üzerinden, Atatürk Baraj Gölü kıyısındaki Gerger köyü yakınına feribotla, sonra da, Adıyaman’a geçmek mümkün.
Silvan’dan sonra, taşlık arazi başlıyor, öyle ki; bir karış ekilecek toprak görünmüyor ortalıkta. Mezralara giden daracık patikalar, kızıl bir şerit gibi uzanıyor taşların arasında. Bu patikalarda, çuvallar yüklenmiş eşeklerin peşinde yürüyen genç kadınlar görüyorum, dimdik. Seyrek de olsa, küçük göletlerin içerisinde, manda sürüleri, suyun verdiği serinlikte, kıpırdamadan, gayesiz dikiliyorlar ayakta. Etrafta ne bir kır çiçeği, ne de bir ağaç var. Yer yer, dizilmiş kovanların yanına uzanmış arıcılar çarpıyor gözüme.
Diyarbakır’a yaklaştıkça, iri taşlardan oluşmuş duvarların üzerinde kum torbaları ile asker mevzileri yer alıyor. 12.20’de, kent merkezine 16 km. uzaktaki DİŞTİ ( Diyarbakır Şehirlerarası Terminal İdaresi ) otogarına varıyor otobüs. İlk okuduğumda bana Kürtçe bir kelime gibi geliyor. Yanımdan geçen birine ne anlama geldiğini soruyorum. Yukarıdaki açılımı söylüyor. Asfaltın karşısında bekleyen Dağkapı minibüsüne biniyorum ( 1.5 TL). Kürtlerin çoğunluğunun bağlı olduğu Şafii mezhebinin kurucusu İmam Şafii sempozyumu varmış, her yerde pankartları asılmış.
Diyarbakır caddeleri hareketliliği ile İstanbul caddelerinden farksız. Trafik her yerde yoğun, her yerde insan kaynıyor. Kıpır kıpır bir kent Diyarbakır. Bu hafta, askeri birliklerde, asker yemin töreni olduğu için, konaklama tesislerinde yoğunluk var. Listemdeki öğretmenevi ve oteller dolu. Dağkapı semtinin ana caddesi olan Kıbrıs caddesi üzerindeki Hotel Aslan’da oda bulabiliyorum ( 35 TL ). Hiç ummadığım şekilde temiz ve konforlu bir otelle karşılaşıyorum. Çantamı bırakıp, yanıma sadece rehber kitabımı alarak çıkıyorum. Zira, sırt çantam ve elimde kitapla, şimdiye kadar herkes yabancı zannetti ve hello diyerek selamladı beni, şimdiye kadar. Otelin az ilerisinde Kuçebaşı Şelale restoran’a giriyorum. Diyarbakır’ın, daha doğrusu doğunun geleneksel yemeklerinden mumbar varmış bugün. Tadını anlamak için biraz istiyorum. Bağırsağın içine kıyma, bulgur, soğan, sarımsak ve baharat sıkıştırılarak, tencerede, pişirilerek servis ediliyor. Bir ciğer sarmadaki lezzeti bulamıyorum açıkçası. Sonra, garip bir şey yapıyorum ve Diyarbakır’da Bursa’nın İskender kebabını sipariş ediyorum, nedense. Masanın üzeri, bir çok değişik salata ve ezmelerle donatılıyor, beklerken. Kebap, Bursa’yı aratmayacak bir lezzet ile karşıma çıkıyor. En son, bir tabak içinde irmik helvası ikram ediliyor. Sert bir çaydan sonra, 10 TL gibi, İstanbul’a göre çok düşük bir hesap ödeyerek ayrılıyorum.
Artık Diyarbakır’ı tanımaya başlayabilirim. Sur içini, neredeyse tam ortasından ayıran Gazi caddesinden başlıyorum yürümeye. Sırt çantamı bırakmam da işe yaramadı, üzerimdeki tişört ve sakalım yüzünden yine peşime “ hello “, “ how are you “ diye takılan çocuklar oldu, Türkçe cevap verince de, utanıp, “ abi, istersen eşlik edelim, gezdirelim “ dediler.
Bir milyonu aşkın nüfusu, medyada sık sık gündeme gelen sokak çatışmaları ve 1980’lerden bu yana yoğunluk kazanan Kürt direnişinin merkezi olması bir yana, Fırat ve Dicle nehirleri arasında yer alan bereketli topraklar olan Mezopotamya, MÖ 1500 yıllarından bu yana, Hurri’ler ve Mittani uygarlıklarından başlayarak, Urartu, Asur, İskitler, Medler, Persler ve Büyük İskender’in orduları ile Helenistik dönemi, ardından Romalılar, Araplar, Sasaniler, Safeviler, Selçuklular, 15.09.1515 yılında Yavuz Selim ile de Osmanlı yönetimini yaşamış, deneyimli, olgun bir kent Diyarbakır. Ne var ki; son 30 yılda süregelen çatışmalar nedeni ile, köylerinde, mekanlarında barınamayan insanların göçmesiyle, sorunları dağ gibi artan bir kent haline gelmiş olsa da, tarihi ipek yolu üzerinde bulunmasının kazandırdığı değerler ile bugün de, fikir, kültür, sanat ve bilim merkezi olma özelliğini yitirmemiş bir kent. Yazık ki; bugün, molotof kokteylleri, taş atan çocukları, panzerleri ve sık sık gözaltına alınan politikacı ve STK’lıları ile anılır oldu.
İkiyüz metre ilerliyorum, kalabalık meydanın sağında Ulu Camii avlusunun giriş kapısını görüyorum. Bu camii, Anadolu’daki ilk camii ve 639 yılında kenti ele geçiren Araplar tarafından, Martoma Kilisesinin yerine yapılmıştır. İslam dininde mevcut mezhep mensuplarının ayrı ayrı namaz kılabilecekleri bölümleri vardır. Üçbin yıllık camiinin avlusundaki güneş saati, Sibernetik ve robot biliminde ilk çalışmaları yapan, 1136 doğumlu El Cezeri tarafından yapılmış. ( Bu arada, Datça Knidos’taki güneş saatinin İÖ 4. yy’da yapılmış olduğunu da unutmayalım. ) “ Mekanik hareketlerden, mühendislikte faydalanmayı içeren kitap “ isimli eserinin onbeş kopyası bugün, muhtelif Avrupa müzelerinde, beş tanesi ise Topkapı ve Süleymaniye Müzelerinde bulunmaktadır. Şamdaki Emevi Camini andıran pek çok detayı barındıran Ulucami, Suriye’de olduğu gibi burada da, Korint tarzı sütunlarla bezenmiş. Caminin içindeki, kare sütunların üzerinde yükselen kemerlerin birleştiği tavan süslemeleri de dikkatle izlemeye değer.
Elimdeki haritaya göre, hemen sağ çaprazda, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi olmalı. Avluya açılan kapı, bir anda, ortada fıskiyeli havuzu, volkanik siyah bazalt ve beyaz Urfa taşları ile örülmüş duvarlar ve kemerler ile sessiz bir ortamın içine sokuyor. Avlu etrafında çepeçevre odalar, şairin hastalanmadan önce kullandığı, kişisel eşya, kitap ve fotoğrafları ile dolu. 1910 yılında Diyarbakır’da doğup, yakalandığı Zatürcenp hastalığı nedeniyle tedavi olmak için gittiği Viyana’da 1956 yılında 46 yaşında iken vefat etti. Diyarbakır’ın köklü ailelerinden olan şairin yaşadığı ve sonradan müzeye dönüştürülen bu ev, kent mimarisi ve etnografisi hakkında detaylı fikir veriyor.
Günümüzün kirli kavgalarına inat Diyarbakır’ı, kendi topraklarının şairi ile analım:
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Melek Ahmet Caddesine açılan daracık Gökalp sokağın üzerindeki Ziya Gökalp Müzesi de tipik bir Diyarbakır evi. Eserleri, fotoğrafları ile ferahlatıcı, uğradığı zulümlerle de insanı üzen bir atmosfer içerisinde dolaşıyorum. 1876 doğumlu yazar ve fikir adamı, daha 18 yaşında iken, düştüğü düşünsel açmazlar nedeniyle, kafasına kurşun sıkarak ölmek istemiş, ancak, narkozsuz bir ameliyatla kurşun çıkarılmıştı. 1908 yılında bölgede hırsızlık ve soygunlara karışan Hamidiye Alayına dikkat çekmek için, D.Bakır Telgrafhanesini işgal ederek, üç gün süreyle, Saraya bu alayın cezalandırılması için telgraf çekmiştir. 1919’da Ermeni soykırımı ile suçlanarak, muhakeme edilmiş ve soykırım yapmadığını söyleyerek Mukatele ( karşılıklı katletme ) olduğunu savunmuştur. Sırasıyla Türkiye Türkçülüğünün, Oğuzculuğun, sonunda Turancılığın fikir babası olmuştur. Türkçülüğün babası olarak tanınan Z.Gökalp, Kürt olduğu iddialarını reddetmiş ve babasının Türk olduğunu söylemişti her zaman.
Az ilerideki Melek Ahmet Paşa Camiine, küçücük kapısından uzun bir tüneli izleyerek giriyorum. En beğendiğim, camiden ayrı inşa edilmiş minare üzerindeki mukarnas bezemeler ve altındaki türkuaz çiniler oluyor.
Sırada Meryemana Süryani Kilisesi var. Hristiyanlığı ilk kabul eden Süryanilerin Diyarbakır’da kurdukları bu kilise 3. yy’a tarihleniyor. Tabii, defalarca yıkılmış, onarılmış. Kiliseyi ararken, bana yardımcı olan çocuk, daracık bir sokakta, kocaman sağlam bir kapı önüne getirip, kapıyı çalıyor. Geniş bir avlu, büyük bir kompleksi kucaklıyor. Kenardaki evlerde, Süryani aileler oturuyor olmalı. Siyah bazalt taşların yoğun kullanımından doğan sıkıcı atmosfer burada da hakim. İçerideki görevli, sorulara cevap verse de, fotoğrafa kesinlikle izin vermediği için, kakmalı ve ahşap işlemeli kapıları, harika motifli ikonları kaydedemiyorum. Amerika’dan, Avrupa’dan gelen Süryani kardeşlerimize bile fotoğraf çektirmiyoruz diyor. 200 yıllık ahşap mihrab ve mukarnaslarında takılıp kalıyor gözüm. Yandaki geniş salonda, iki ayin mihrabı ve son bölmede din adamlarının kemikleri saklanıyormuş. Diyarbakır’da bulunan on Süryani Kilisesinden en ünlü olanı burası, kentte de topu topu elli kadar Süryani kalmış.
Mor Patyon Kilisesi Keldanilere ait. Keldaniler, ayrı bir mezhep olarak yoğun misyonerlik faaliyetleri yaparken, bir kısım Nasturi, Papa’nın iradesini kabullenerek Katolik olurlar, bunlara da Keldani denir. Keldanilerin dini merkezi Bağdat, 50000 civarında nüfusları var ve en ünlüleri Saddam Hüseyin’in yardımcılarından, işgal sonrası, ( belki de Hıristiyan olduğu için ) öldürülmeyip, tutuklu bulunduğu hapishanede felç geçirerek, konuşma özürlü olan Tarık Aziz. Kapıyı kapatıp çıkan çocuğu görünce hızlanıyor ve tekrar açtırıyorum. Ortodoks Kiliselerine göre daha Batılı bir atmosfer olur Katoliklerde, oysa, Ortodoks Kiliselerindeki mimari ve donanım nedense, bizim kültürümüze daha yakın gelir. Bu düşüncelerle dolaşırken, sel halinde bir yerli turist grubu doldu içeri. Baş başa fotoğraf vererek resim çektirmeye başladılar, ayin kürsüsünün önünde. Sessizlik bozuldu, huzur veren sessiz avluya çıktım. Ağaçların üzerinde kuşların cıvıltıları vardı sadece, bir usta da, varla yok arasında bir sessizlikle, bahçenin kıyısında duvarı tamir ediyordu.
Artık, Diyarbakır’ın kadim surlarını tanıma zamanı. Çin Seddinden sonra, 5.5 kilometre uzunluğunda, 7-8 metre yüksekliğindeki bu surlar, İÖ 349 yılında Bizans imparatorunun yaptığı onarıma kadar biliniyor, ancak, kimler tarafından yapıldığı, kullanıldığı bilinmiyor. 16 kale, 5 çıkış kapısı ile İÖ 7500 yıllarına uzanan Diyarbakır tarihine ışık tutuyorlar. Surlara paralel uzanan Turistik Caddeyi buluyor, alçacık masa ve sandalyelerinde dizilmiş sohbet eden, bir gruba yaklaşıp, Keçiburcu’nu soruyorum. Aynı anda, üç kişi birden ayağa fırlıyor üstlerinde poturlarıyla, tarif etmek için.
Az sonra, tırmandığım merdivenler beni geniş bir platforma çıkarıyor. Aşağıda ufka uzanan Hevsel bahçelerini seyrediyorum keyifle. On gözlü köprü ve yanında türkülere konu olan Kırklar Dağı uzanıyor. Harika bir manzara sarhoş ediyor beni, Hevsel bahçelerinin geometrik sınırları, canlı yeşil renkler büyülüyor, ne var ki; surların hemen dibinde, tüm detayları ile gözüme çarpan gecekondulaşma güzelliği bozuyor. Bakalım 5.5 kilometre uzunluğundaki surların ne kadarını yürüyebileceğim. Yedikardeş burcuna gidebilmek için, tekrar merdivenleri inmek gerekiyor, çünkü, ihtiyaç duyulan yerde, surlar yıkılıp, yol açılmış. Surların dibinde uzanan bakımlı parkın içinden yürüyerek, 500 metre sonra tekrar surların üzerine çıkıyorum. Surların üzerinde yürüyorum ne zamandır. Bu kentten olmadığım her halimden belli. Buna rağmen, kimse rahatsız etmedi, hatta, birkaç öğrenci, ceketlerini ilkleyerek yanıma geldiler ve “ isterseniz gezmeniz için yardımcı olalım, yanlış anlamayın, bir beklentimiz yok “ dediler. Yedikardeş burcu, üzerinde çift başlı kartal amblemi ile Artukoğlu Melik Salih adına, 1208 tarihinde yaptırılmış. Surlar üzerinden değil de, aşağıdaki gecekondular arasından çok daha iyi görülebileceğini anladığım diğer burç Melikşah veya Ulu Beden burcu. Usta ve kalfasının ayrı ayrı inşa ettiği Yedi Kardeş ve Ulu Beden burçları, ikisinin arasında çekişme nedeni olur. Usta, kalfasına yenik düşünce, atlayarak intihar eder, kalfası da peşinden atlar. Halk dilinde bu surlara Ben u Sen ( Ben ve Sen ) burçları denir. Melik Ahmet Camiinin önünden gelen Melik Ahmet Caddesi altımda uzanıyor, altımda araçların geçtiği Urfa kapının üzerinden Dağkapı yönünde devam ederek Hindibaba köprüsüne doğru yürüyorum surların üzerinde. Daha sonra geri dönüyor, Süleyman Camiine ve İçkale’ye gitmek üzere, surlardan iniyorum.
Melik Ahmet caddesinin Gazi caddesini kestiği noktadan başlayan Yenikapı caddesi üzerindeki Şeyh Mutahhar Camiine geliyorum. 1500 yıllarında, Akkoyunlu Sultanı Kasım tarafından yaptırılan camiinin minaresi enteresan. Dört taş sütun üzerinde yükselen minaresini, önünden geçen kalabalık nedeni ile fotoğraflayamadığımı gören yandaki kebapçı; “ abi boşuna bekleme, bu kalabalık bitmez, sen en iyisi sabah erken gel “ deyince, caminin içindeki canlı renklerdeki süslemeleri seyredip, Dağkapı’ya uzanan Gazi caddesinden sağa İzzetpaşa caddesine sapıyorum. Yolun sonunda hayli kalabalık görüyorum.
Süleyman Cami burası. Arap İmparatorluğunun Diyarbakır’ı, Bizans’tan alma kuşatması sırasında ölen Halid bin Velid’in oğlu Süleyman’ın adını taşır, ayrıca, fetih sırasında ölen 27 savaşçıda burada yattığından, Müslümanların yoğun ziyaret ettiği bir türbe bulunur. 1155-1169 yılları arasında inşa edilmiştir. Avludan içeri girince, ellerinde yasin kitapları ile dualar okuyan kadınlı erkekli kalabalıkla karşılaşıyorum. Minaresi, Arap tarzı dört köşeli. Mavi gözlü, sarı saçlı Kürt çocuklar sarıyor çevremi, fotoğraflarını çekiyorum. En küçükleri olan maviş’e ismini soruyorum. “ Helin “ diyor. Kürtçe’de; kuş yuvası anlamına gelen bu isim, uzun süre, devlet dairelerinde, nüfus müdürlüklerinde sorun olmuştu. Giderek alıştı herkes.
Caminin solunda İçkale var. Diyarbakır’ın ilk kurulduğu yer burası. Girişlerden birisi de Artuklu kemerinin altında. Yakın zamana kadar, İçkaleye jandarma kontrolunda girilir ve fotoğraf çekilmezmiş. İçkale’nin ünü, daha doğrusu kötü ünü Diyarbakır Cezaevinden geliyor. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, burada yaşanan işkencelerle ön plana çıktı. Times dergisi, bir araştırmada, “ dünyanın en kötü on hapishanesinden biri “ ilan etti netekim ! 1981-1984 yılları arasında, 25 mahkum işkence, 5 kişi açlık grevi sonucu, 5 kişi de kendini asarak, 4 kişi de kendini yakarak öldü. Bir mahkumun yıllar sonraki değerlendirmesi ilginçtir; “ Hapishaneden çıktığımda genç olsaydım, tekrar oraya haksız yere girmemek için dağa çıkardım. “. Öyle de oldu. Burada kalan mahkumların tahliyelerinden sonra , PKK daha güçlendi ve 1984 yılında güvenlik güçleri ile çatışmalar başladı. Diyarbakır zindanında yaşanan bu vahşet, Kürt halkının şiddete yönelmesinde büyük bir rol oynadı. Kürt sorununun siyasi çözümünü savunanlar küçümsendi, alay konusu oldular. “ Vuracaksın, çözeceksin.“ görüşü kahramanlık, siyasi çözüm ise, ihanet haline geldi. İşte binlerce sosyalist, yurtsever Kürt bireylerini dağa yönlendiren ana etmenlerden birisi de bu oldu.
Restorasyon nedeni ile, soyulmuş kaza benzese de; koğuşları, zindanları, hücreleri dolaşırken ürperiyorum, sanki kulaklarıma JİTEM işkencecilerinin elindeki mahkumların çığlıkları geliyor. Bunalıyorum, başım dönüyor, zor atıyorum kendimi dışarı.
Hemen yanda bulunan Saint George Kilisesi ÇEKÜL Vakfının desteği ile güzel bir restorasyondan geçmiş. Pencere ve kapıları dekoratif camlarla kapatılarak, olumsuz hava şartlarından izole edilmiş. İçerisi rahatça görülüyor, Diyarbakır mimarisinin özgün ürünü ortadaki havuz da. Değişmez ise Sanat Galerisi olarak görev yapacak İçkale Projesine göre. Hapishane kompleksinin müze yapılmasına tepkiler gelince, kongre merkezi olacağı yanında duyumlar başladı.
Belki, 5.5 kilometrelik surların tamamını adımlayamadım ama; büyük kısmını, daracık sokaklarını, abbaralı geçişlerini, siyah bazalt taşlı evlerini dolaştım bugün. Sabahki, Birecik yürüyüşü ile sanırım 15 kilometre kadar yürüdüm. Zira, ayaklarım isyan hallerinde.
Hava karardı, otele dönerken, Kıbrıs caddesi üzerindeki otobüs yazıhanelerinden, Mardin otobüslerinin kalkış yerini soruyorum. İlçe otogarından kalkıyorlarmış. Bir görevli; “ gel, çay içelim “ diyor. Sohbete başlıyoruz, Diyarbakır’ı beğendiğimi söylüyorum. “ Abi, sizi basın yoluyla zehirliyorlar, Diyarbakır, ülkenin en güvenli kenti, insanları da, en iyi insanlarıdır “ diyor.
Eğer yorgunluk baskın gelmezse, daha sonra dışarı çıkıp, Diyarbakır gecelerine karışmak istiyorum. Uzanmış, notlarımı yazarken, yerel bir televizyonda Kürtçe kliplerde PKK flamaları, toplantıları gösteriliyor, yakınlardaki bir düğünden, yüksek volümlü Kürtçe türküler eşliğinde, çekilen zılgıtların, havaya sıkılan silahların sesi geliyor. Diyarbakır eğleniyor, yorgunluk pes ettiriyor, yatıyorum.

08.05.2010 ( DİYARBAKIR - MARDİN )

Dün, ayaklarıma karasular inmesine rağmen Diyarbakır’da gezilmesi gereken yerleri bitiremedim. Saat 07.00’de çıkıyorum, tamamlamak için. Akşam, camdan giren davul, zurna ve zılgıt seslerine rağmen iyi uyumuşum. Diyarbakır’lı yazar Esma Ocak’ın satın alarak müze haline getirdiği Esma Ocak Evi’ne gitmek üzere, tekrar Gazi caddesi boyunca yürüyorum, Dört ayaklı Şeyh Mutahhar Camiinin yakınlarında müzeyi buluyorum, tabii kapalı. Devlet ricali bekler gibi, sabah, kargaların kahvaltısını yapmadığı saatlerde, kırmızı halı sererek beni bekleyecek değillerdi herhalde. Berdel isimli romanı Atıf Yılmaz tarafından filme alınan yazarın, geleneksel mimarideki evini göremeden, dönerken, bulunduğu daracık sokağın tam karşısındaki Surp Ağab Kilisesinin, ağır demir kapısı ile karşılaşıyorum. Bir umud, belki, girerim diye hamle yaparken, kapıya asılı yazıyı okuyorum. ” Restorasyon nedeni ile ziyarete kapalıdır.”
Gazi Caddesinin nihayetindeki Deliller Hanının önündeyim şimdi. Neyse, burası açık, açık da olmak zorunda, çünkü, Otel Büyük Kervansaray adı altında, Diyarbakır’a gelen, zengin yabancıları ağırlıyor. Dün, dolaştığım gün boyu, sokaklarda hiç yabancı görmemiştim. Sanki, hepsi burada mevzilenmişler. Açık büfe standının önünde kahvaltı kuyruğuna girmişler şimdi de. Bir zamanlar at ahırlarının bulunduğu, İpek yolu üzerindeki kervansaraylardan biri olan tesis şimdi, ekabir turistleri ağırlıyor. Yine geleneksel siyah bazalt taşı ve beyaz Urfa taşının birlikte kullanıldığı kemerleri, siyah taşlı duvarları ile Diyarbakır mimarisi uygulaması karşısındayım. Diyarbakır’ın ikinci valisi 1527 yılında Hüsrev Paşa tarafından yapıldığı için bu isimle de anılan yapı, Hicaz’a gidecek hacı adaylarına rehberlik yapacakların bu kervansarayda kalmalarından dolayı da Deliller Hanı olarak biliniyor. 72 oda, 17 dükkan ve 88 devenin barınabileceği ahırları olan tesis, restorasyon sonrası, 49 yıllığına bir turizm işletmesine verilmiş.
Tekrar Diyarbakır’ın, Şark’ın sıcak iklimlerine özgü, genişliği 1.5 metreyi geçmeyen daracık sokaklarına dalıyorum. Erkekler, uykulu gözlerle kapılarını açarak işlerine gidiyorlar. Diyarbakır’ı sevdim, ısındım, ama; yerlere tükürmelerini sevemedim insanların.
Sokollu Mehmet Paşa’nın oğlu Vezirzade Hasan Paşa’nın Diyarbakır’ın 3. valisi olarak görev yaptığı dönemde inşa edilen ( 1572-1575 ) ve Ulu camii doğu kapısının tam karşısında bulunan Hasan Paşa Hanında, kahvaltı salonlarının bulunduğunu dün görmüştüm. 500 devenin ve kervan sahiplerinin konakladığı bu han şimdi, hediyelik eşya ve kahvaltı salonları ile meşhur. 500 yıllık hanın avlusunda 6 sütun üzerinde yükselen kubbeli bir şadırvan, alt katta Doğu’nun bütün renklerini yansıtan kumaş topları, Said i Nursi, Deniz Gezmiş, Fethullah Gülen fotoğrafları bulunan kilimler, üst katta kahvaltı salonları var. Kahvaltıcı Kadir’i seçiyorum. Patlıcan közleme, Urfa ve Van otlu peynirleri, dilimlenmiş Diyarbakır peyniri, tereyağ, bal ve biten çayı tazelemek için gözünün içine bakan yerel kıyafetler içerisinde bir genç kız. Fonda, hafiften, Kazancı Bedih’in türküleri çalarken yaptığım keyifli kahvaltıdan sonra ayrılıyorum ( 12.5 TL ).
Caddenin sonuna yakın ve solda Nebi Camiini dün atlamışım. 15. y.y Akkoyunlu eseri olan camiinin avlusundaki dev çınar ağaçlarının dallarını mekan eylemiş kuşların cıvıltılarını dinliyorum bir müddet ve ilk Arap minare uslübünde inşa edilmiş dört köşeli minareyi seyrediyorum. Sırada, yakınlardaki Arkeoloji Müzesi var. Sorduğum genç, “ taşındı zannediyorum, ama uzak değil, istersen bir bakıver “ diyor. Terk edilmişliği herhalinden belli olan binanın bahçesine giriyorum sonra da binaya. Görünürde kimseler yok, seslenince, bir odadan çıkıveren güvenlik görevlisi; müze binasının çok eskidiğini, her yerinin su aldığını, bu nedenle eserlerin depolarda korumaya alındığını, yeni bir binaya ( muhtemelen hazırlanmakta olan, İçkalede’ki eski Diyarbakır Hapishanesine ) taşınacaklarını söylüyor. Temennim, koruma altına alınmış eserlerin, un ufak olmadan, dünya standartlarında hazırlanmış bir müzeye nakledilmeleri.
Kıbrıs caddesinde, kaldığım Hotel Aslan’ın tam karşısından, İlçe garajına giden minibüse biniyorum ( 1.5 TL ), epey uzakmış. Kalkmak üzere olan Mardin minibüsüne yetişiyorum son anda ( 8 TL ). Saat 09.45, Mardin- Diyarbakır arası yaklaşık 90 km. ve 75 dakika kadar sürüyormuş. Fırat’ın kardeşi Dicle’yi izliyorum yol boyunca, sakin aktığı daracık yatağında. Nedense, Fırat’ın hep hırslı, azgın, Dicle’nin ise daha sakin, uysal aktığı gibi bir düşünce vardır bende. Oysa, her iki nehrin böğrüne vurulan bukağılar, baraj göllerinde hapsedilişleri, hırslarından eser bırakmamış, ikisi de dize gelmiş, sakin, yorgun, teslim olmuş haldeler.
Yanımda oturan adam sondaj kuyuları açıyormuş, önünden geçtiğimiz Çınar ilçesinde açtığı 410 ve 380 metrelik su sondaj kuyularını gösteriyor gururla. Normal şartlarda iki ay kadar şiddetli kış gören Mardin, son yıllarda kara hasret kalmış, yazların uzun sürmesi hububat, arpa ve ardından mısır yetiştirilmesine imkan veriyor artık. Sulama imkanlarının bol olduğu yerlerde, çeltik tavaları çarpıyor gözüme.
Siverek’ten sonra, taşlık, ekilemeyen bir arazi başlıyor. Urfa, Mardin ve Diyarbakır il sınırlarına yayılmış Karacadağ’ın püskürdüğü, taşa kesmiş, volkanik yerler burası. Ama, nedense, Diyarbakır’lı kabul etmez, hiç de verimsiz görmez Karacadağ’ı. Diyarbakır’ın yetiştirdiği yiğit Ahmed Arif de;

Açar, kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan
Savrulur Karacadağ,
Savrulur Zozan
şeklinde devam eden şiirinde Karacadağ’a toz kondurmamıştır.
Bir yandan da; yanımdaki sondajcıyı dinliyorum. Sürüp giden sisteme kırgın hatta kızgın olduğu belli. Kürtlerin uğradığı ekonomik baskı ve zulümlerden, devlet imkanlarının hakça dağıtılmamasından, Fadıl Akgündüz’ün sırf Kürt kökenli ( 1956 Siirt doğumlu ) olduğu için, büyük sermaye tarafından üzerine gidildiği ve projelerinin sabote edildiğini, üretim yapmasının engellendiğini söylüyor. Said-i Nursi’nin, Doğudaki okullara , halkın dilini bilen öğretmenler gönderilmesini istediği için, devlet tarafından tımarhaneye kapatıldığını da ekliyor ( ? ).
Saat 10.45’de Mardin Yenişehir yeniyol üzerinde iniyorum. Turistik cazibe merkezi Eski Mardin, tepede yükseliyor, Mardin kalesinin yamaçlarında. Mardin’in yeni yerleşim yerleri, Diyarbakır- Midyat aksında açılan yeni yol etrafında şekillenmiş. Koca araziler bitip tükenmişçesine, yan yana, dip dibe girmiş, çok katlı binalar ne kadar çirkin duruyor.
Kalmayı düşündüğüm öğretmenevi ( 35 TL ), yeni yolun az altında, dolayısıyla Eski Mardin kentine çok uzak. Çantalarımı bırakıp, yukarı uzanan yollara vuruyorum kendimi, bir sürü otobüs geçmesine rağmen, inat ediyor ve Cumhuriyet Meydanına kadar yürüyorum. Niyetim Savur’a gidip dönmek önce. Herhalde, araçlar koca Cumhuriyet Meydanından kalkar diye düşünürken, sorduğum adam, buradan otobüse binerek, Savurkapı semtindeki Meydanbaşı garajına gitmem gerektiğini söylüyor. Bindiğim belediye otobüsü, çöp kamyonunun peşinde adım adım ilerleyerek, epey yol aldıktan sonra Meydanbaşı’na getiriyor beni.
Savur’dan son araç 15.00’de kalkıyormuş, minibüs dolacak, 60 km. yol gidecek, ben Savur’u dolaşıp, saatinde araca yetişeceğim. Anlaşılan bugün olmayacak bu iş. Ben de; Lonely Planet’i açarak, Eski Mardin şehrini keşfe başlıyorum. Size, bir Türk’e, Türk kentlerini yabancı bir rehber kitapla dolaşmam garip gelebilir, ama üzülerek söylemeliyim ki; diğer ülkelere yaptığım gezilerde de olduğu gibi, konaklama, yemek, tarihi yerler, ulaşım imkanları gibi ana bilgileri tüm detayları ile veren başka rehber bulamadım. Bizde basılan rehber kitaplar, ya butik otel, yada gurme lokantalarını tarif eder genellikle. Üstelik, gideceğiniz yerler ile ilgili bir fiyat aralığı bulmanız da mümkün değildir. Nereden nereye gideceğiniz konusunda da yabancı yerlerde şaşkına dönersiniz. Bu nedenle, ( aslında biraz da utanarak ), Türkiye’yi bir yabancı rehber kitapla geziyorum.
Mardin’in ana caddelerinden birisi olan, Birinci Cadde veya Cumhuriyet Caddesi denen arter boyunca ilerliyorum. Az sonra bir bina üzerine çakılmış, aşina olduğum bir amblem bulunan plaketle karşılaşıyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2007 yılında bu binayı ve hemen yanındaki abbarayı restore etmiş, hem de çok kötü ve geleneğin içine eden bir restore yapılmış, güzelim tonoz taşlarının üzerinde, çimento sıva tahammülü zor bir çirkinlik abidesi olarak sırıtıp duruyor. İstanbul’un Unesco Koruma Mirası Listesinden çıkarılacağı gündemimizden uzaklaşmazken, İstanbul’dan, Mardin’e gösterilen hassasiyeti anlamak mümkün değil.
Evlere girişte yapılan sahanlıklar, bazen sokak üstlerinde, altta bir geçit bırakarak yapılmış odalar ile kamu ve özel mülkiyetin insanca paylaşıldığı yapılardır abbaralar. Üstte ev sahibinin mekanı, odası bulunur, altta beşik tonoz veya çapraz tonoz tavan şeklindeki geçit, hem Güneydoğu Anadolu sıcağından bunalanlara soluklanma hem de kestirmeden ulaşım kolaylığı sağlar.
İlk karşıma çıkan camii Melik Mahmut Camii oluyor. 1314 yılında Artukoğulları tarafından yaptırılan camii, Mardin taş işçiliğine ilk davet eden yapı oluyor böylece. Avludaki banka oturuyor, minareyi inceliyor, sonra caminin içine giriyorum. Dış cephelerde ve minaredeki taş işçiliğinden sonra, içerisi çok daha yalın geliyor. Ayakkabılarımı giyip çıkarken, yandaki tuvaleti işleten adam yanıma gelip para istiyor. “ Neden ? “ diyorum, camiye girdiğim içinmiş. Sinirlenip bağırıyorum adama, “ ulan camiye giriş için para alındığı nerede görülmüş de sen istiyorsun, terbiyesiz ” . Turizmin bir antik kentin geleneğini, değerlerini bozduğunun işareti olarak mı alınmalı diye düşünüyorum.
Hemen yakınlarda Hatuniye Medresesi olmalı. Elinde Kasımiye Medresesinin maketi, maket malzemeleri olan bir adama soruyorum, gülerek bilmediğini söylüyor. Sekiz yıldır Mardin’de yaşıyormuş, İstanbul’dan gelmiş, anlattığına göre, benim de pek çok yayınını okuduğum Om Yayınlarını kurmuş, para batırmak için (?). Maket malzemeleri ile bırakıyorum bir Mardin yokuşunda ve Hatuniye Medresesini aramaya devam ediyorum. Geçtiğim yollardaki, eşek pislikleri, pislikten çok, temizlik hizmetlerinin neticesi. Zira, değil, çöp kamyonunun, el arabasının bile zor girebileceği, dar yollarda, çöp toplama hizmeti eşeklerle yapılıyor, bu arada da hayvanın pislikleri, kanıt anlamında bırakılıyor veya unutuluyor anlaşılan. Belli hizmet süresinden sonra, ölmezlerse, belediye tarafından emekli edildiklerini okuduğumu hatırlıyorum.
Yukarılara uzanan merdivenli yolun sağında Hatuniyye ( Sıttı Radviyye ) Medresesini buluyorum. Bir çok küçük oda ve genişçe bir salondan oluşan medresede, Sıttı Radviyye ile 12. yy’da yaşamış olan Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi’nin sandukaları var. 1177 yılında inşa edilen medresedeki lahitler önemli Artuklu eserlerinden, ancak, üzerleri örtüldüğü için görmek mümkün değil. Duvarda, özel bir bölmede teşhir edilen ayak izi Muhammet’in ve Kutbettin İlgazi tarafından Medine’den getirildiği söyleniyor.
Yolun devamı, oldukça hareketli, bir çok aracın park ettiği bir meydanda bitiyor. Henüz çok yeni olan, Sabancı Kent Müzesi burası ( 1 TL ). Panolar üzerinde detaylı bilgiler ve haritalarla yörenin tarihi çok güzel anlatılıyor. Kentin yüzyıllardır harman olduğu dinler mozaiği, etnografik değerler, mezar taşları ile detaylı vurguluyor. Taş işleme sanatı, gıdaların saklanması, ev yaşamı, soğuk kış gecelerinde yatakta ısınmayı sağlayan bir nevi mangal sistemi de geçmişin değerlerine götürüyor insanı. Bölgenin kronolojik tarihini veren pano, en dikkatsiz ziyaretçilerin bile dikkatini çekmeyi başarıyor.
Bodrum kat, Dilek Sabancı Sanat Galerisi. Aslında, burada vakit kaybetmemek için, kafamı bir uzatıp çıkacaktım ama, gözüme Sabahattin Eyüboğlu’nun, Mehmet Güleryüz’ün tabloları takılınca, şaşkınlıkla içeri giriyorum. Genç güvenlik görevlisi kız, bu katın ziyaret edilmediğinden yakınıyor. Ben de; buradaki eserlerin çok değerli olduğunu, korumanın zor olduğunu söylüyorum. Evet diyor, buraya çok önem veriyoruz ve 24 saat kameralarla özel personel tarafından izleniyor. Sergilenen eserler Dilek Sabancı’nın kendi koleksiyonu imiş. Babası Sakıp Sabancı’nın “ bölüşmek, paylaşmak herkese nasip olmaz, paylaşmak kutsal ve hayırlı bir iştir. “ , özürlü doğan ve kısıtlı bir ömür geçiren Dilek Sabancı’nın da, “ ben çocukluğumda hiç ip atlayamadım “ dediğini hatırlıyorum, müzenin merdivenlerinden çıkarken.
Çıkmaz bir yolun sonunda Şahşe Han’ın görkemli kapısının önünde buluyorum kendimi. Devasa giriş eyvanının duvarlarındaki taş işçiliği tam bir sürpriz, zira, kapı aralığından göründüğü kadarı ile içerideki yapı tek katlı ve iddiasız. Zamanın insafsızca aşındırdığı taşlardaki yıpranmış motiflere bakıyor, üzülüyorum. Bu arada, küçük bir kız geliyor yanıma ve kapının ipini çekiyor. Kapalı. Kız bana dönerek, “ ne güzel gezdirecektim seni, şansın yokmuş, evde yoklar “ diyerek gidiyor. Son sahibi Mungan ailesi yok evde, yılların yıpratamadığı kalın ahşap kapının üzerindeki, kadın ve erkek ziyaretçiler için ayrı tınılar verecek şekilde yapılmış, farklı kapı tokmaklarına bakıyor, fotoğraflıyorum. Murathan Mungan Mardinlidir, ilk, orta ve lise yıllarını bu güzel kentte geçirmiştir. Şahse Hanın sahipleri o’nun ailesinden mi derken, Mardin’de Mungan soyadının çok yaygın olduğunu hatırlıyorum.
Kalabalığın yoğunlaştığı Mezopotamya Çay Bahçesinin hemen altında Şehidiye Camii var. Bir pasta güzelliğine sahip, taş işçiliğinin doruklarındaki minaresi Mardin’in hemen her yerinden görülüyor. Minareyi en detaylı seyretme imkanı, Mezpotamya çay bahçesinin hemen karşısındaki eski Kervansaray, daha sonra PTT binası olan, şimdi de Artuklu Üniversitesine devredilen başka bir Mardin taş işçiliği ile bezenmiş harika bina. Dik merdivenlerden, iki yana açılan geniş terasa çıkıyorum. Şehidiye Camiinin minaresi buradan tüm detayları ve güzelliği ile görünüyor. Ancak, öylesine kalabalık ve fotoğraf çektirme olan bilinçsiz ziyaretçilerle dolu ki; uygun bir yer ve zaman bulabilmek için, bir saat bekliyorum. 1214 yılında Artuklu Sultanı Nasruddin Artuk Aslan tarafından yapılan camii, ismini bulunduğu Şehidiye Mahallesinden almakta, bazı kaynaklar ise, cami temelinin şehit mezarları üzerine yapıldığını söylemekte. 1916 yılında bugün Mardin’i süsleyen unsurların başında gelen minare, Ermeni usta Lole Giso tarafından yapılmıştır. Mezopotamya’nın sanki uzanıp giden topraklarının önünde, harika işçiliği ile Şehidiye minaresi bende unutulmaz anlar, heyecanlar yaşattı.
Sonra, çay bahçesinin kalabalığının yanından, tam altınaki camii avlusuna giriyorum. Çılgın kalabalıktan uzakta, sessiz sakin bir mekandayım şimdi, sağda güzelim çeşme, delinen duvardan sokulmuş kalın mavi bir hortumla, çeşmenin taş işçiliğine kimbilir kaç yıldır hakaret etmekte. Böylesi duyarsızlıklar, kabalıklar, bir kelebek kanadının güzelliğinin, hoyrat ellerde dağılıp gitmesi gibi nasıl bozuyor o doyumsuz güzellikleri.
Saat 16.00, muhtemelen Mardin müzesi 17.00’de kapanacak. Cumhuriyet Caddesinin kaldırımlarından yollara taşmış, kendinden geçmiş kalabalığı yarmaya çalışarak, Cumhuriyet Meydanındaki Müze’ye geliyorum. Umduğum kadar zengin değil, ama; yine de, İ.Ö 8000-5500 yıllarına tarihlenen taş tanrıça heykelciği, İ.Ö 5500-3000 yıllarına ait pişmiş topraktan kadın heykelcikleri, aynı yıllara ait topraktan oyuncak araba, İ.Ö 8-7 y.y ’lara ait kadın figürinlerini keyifle izliyorum. Eleştirmeden yapamayacağım; Mardin Müzesi, 1895 yılında Antakya Patrikliği tarafından Süryani Katolik Patrikhanesi olarak inşa edilmiş, daha sonra Süryani Katolik Vakfından satın alınarak, restore edilmiş ve 1995 yılında müze olarak hizmete açılmış. Harika bir bina, taş işçiliğin doruklarında. Ama küçücük bir özensizlik, hoş bir tılsımı katledebiliyor. Ebru sanatçıları eserlerini sergiliyorlar, bu kötü değil, ancak 500-1000 TL etiket koydukları ebru tablolarının, binlerce yıllık eserlerin yanlarına sokuşturulması, ayrı bir yerde sergilenmemesi, sergiden ziyade bir ticaret mekanı haline sokuyor güzelim müzeyi.
Müze girişindeki Meryemana Kilisesi’nin demir parmaklı kapısı kapalı, ancak, demirlerin arasından, ( eğer restore edilmediyse ) çan kulesi dimdik izlenebiliyor.. Anlaşılan, satın alma esnasında bu kısmın yerli yerinde kalması konusunda mutabakat sağlanmış.
Mardin’in başka bir gözbebeği Ulu cami’deyim şimdi. Ne yazık ki; kimsenin, caminin güzelliğiyle, minaresinin nakış gibi işlenmiş taş işçiliğiyle veya kitabeleriyle ilgilendiği yok. Herkes, bir köşede, cep telefonları ile fotoğraf çektirme telaşında. Kameralı cep telefonları yaygınlaşmaya başladığında, fotoğrafa olan ilgi ve saygı artar düşüncesindeydim, ama yıllar yanıldığımı gösterdi bana. Işık bilgisinden uzak, rastgele çekimler izledikçe üzülüyorum. Ulu caminin yapım yılları hakkında muhtelif riayetler var. Ağırlık, Artuklu’lar veya Akkoyunlu’lar zamanında yapıldığı, Osmanlı döneminde de; köklü bir yenilenmeden geçtiği yönünde, yani 1176 ile 1888 yılları arasında muhtelif iddialar var. Fırsat bulduğum ölçüde, birkaç fotoğrafını çekiyorum minarenin.
Artık, Zinciriye Medresesine sıra geldi. 2004 yılında da gelmiştim Mardin’e ve gün batımının kızıllığında, medresenin terasından, dilimli kubbenin ardında, güneşin kızıl ışınlarıyla yıkanan Mezopotamya ovasını fotoğraflamıştım. Oysa, şimdi, üst katlara çıkışı yasaklamışlar. Görevli polisle sohbet ettikten sonra, saat 18.00’de kapandıktan sonra, üst kattan birkaç fotoğraf çekmeme izin vermesini rica ediyorum. Bu medrese de, Artuklu Üniversitesine devir edildiğinden, “ 17.00’de, üniversite hocalarından filanca gelecek, rica ederseniz muhakkak yardımcı olur. “ diyor, sonra da ekliyor, “ yandaki patikadan yukarı çıkıldığında çok güzel bir panorama olduğunu duyuyorum, isterseniz bir deneyin. “ Hemen dışarı fırlayıp, keçi yolu üzerinde, kayan taşlar üzerinden tırmanıp, gerçekten tüm Mardin ve Mezopotamya’ya hakim bir yere geliyorum. Zinciriye Medresesini çevreleyen taş duvarlar üzerine çıkarak, iki adet dilimli kubbesi ile medreseyi ve arkadaki Ulu caminin minaresini değişik açılardan, defalarca fotoğraflıyorum.
Eski Mardin’in Cumhuriyet caddesi, hava kararmaya başladığı halde hala kalabalık. Yollar insanlar, mavi belediye otobüsleri, otomobiller hatta eşeklerle iç içe. Cumhuriyet Meydanından, aşağıya, Yenişehir’e giden belediye otobüsüne biniyorum. Öğretmen evindeyim. Burada doğru dürüst yemek yerim diye düşünürken, bu gece düğün olduğu için, yemek verilmediğini öğreniyorum. Mardin’de oradan oraya koşarken, ayaküstü yediğim iki kurabiyeden başka bir şey yemedim. Civardaki lokantaları gözüm tutmuyor, Eski Mardin’e çıkmaya da, mecalim yok açıkçası. Meşhur olduğu belli bir künefecinin serin terasına oturuyorum. On dakika sonra gelen, sıcacık peynirli künefe, hayat veriyor bana. Ama, ayaklarımdan ateş çıkıyor sanki. Dolu dolu bir Mardin yaşadım bugün.
Doğu’yu bir kez daha sevdim, benimsedim, hele Kürtlerin “ başım gözüm üstüne “ deyişlerine bayıldım.

09.05.2010 ( MARDİN - MİDYAT )

Sabah 07.30’a kadar süren uykum, dünün yorgunluğunu sıyırıp almış üzerimden. Kahvaltı salonunda tam yarım saat ekmek gelmesini bekliyorum. Sonra da, Yeniyol’a çıkıp, otobüsle Savurkapı’daki garaja geliyorum. Bugün Pazar, birkaç minibüsten başka araç yok. Antik Roma kenti Dara’ya gitmek istiyorum bugün, ama, Dara’nın yanı başındaki Oğuz köyüne de araç yok bugün. Savur minibüsü bir köşede dolmayı bekliyor, hemen yanında sandalyede oturan iki genç kadına sokuluyorum, buralara turla gelmişler, sonra da ayrılmışlar, Savur’daki akrabalarını ziyarete gidiyorlarmış. Ne zaman dolar bilmiyorum ama, saat 13.00’de Savur’dan Mardin’e geri döneceğini biliyorum. Anlaşılan, Dara gibi Savur’u da ertelemek gerekecek.
Geriye Midyat kalıyor. On beş dakika sonra hareket edecek minibüsü beklemeye karar veriyorum. Süryani ve Ermeni ustaların önderliğinde gelişen taş işçiliği Midyat’ta da bütün inceliği ile devam ediyor. Dün, Mardin Sabancı Kent Müzesinde bir polisle sohbet ederken, eski ustaların kalmadığını, Mardin’de Yusuf adında bir taş ustasının günde 250 TL’ye taş oymacılığı yaptığını söylemişti. Gerçi, bu zenaatı yaşatmak için, meslek okulları açılmaya başlanmış yörede.
08.30’da hareket ediyor ve çok geçmeden Kabala adlı bir yerleşimden geçiyoruz. Mardin Çimento Fabrikasının bacaları zehir yağdırıyor kasabanın üzerine. Yanımda oturan genç kız, Mardin Havaalanında güvenlik görevlisi imiş. Bugün, anneler günü, Mardin’den Midyat’a annesine hediye götürüyormuş. “ Kürtmüsün ? “ diye soruyorum. “ Allah korusun “ diyor. Şaşkınlıkla, nedenini soruyorum, “ Araplar Kürtleri, Kürtler Arapları sevmez, Türkler, hem Kürtleri, hem de Arapları sevmez “ diye bir tekerleme ile cevap veriyor, ben de gerisini bırakıyorum. Ama, bu düşmanlıkların, başka düşmanların ekmeğine yağ sürdüğünü söylemeden de yapamıyorum.
Dağlar, tepeler yemyeşil çimen, hemen her yerde koyun sürüleri otluyor. Midyat’a yaklaşırken buğday tarlaları başlıyor ve bir saat sonra 65 kilometrelik yol bitiyor. Otobüs, Midyat’ın bir başka mahallesi Estel’de indiriyor beni, öğretmen evi yakınlarında inmek istediğim için. Sessiz, serin bir oda buluyorum ( 25 TL ). Biraz nefeslendikten sonra Estel’den Midyat’a giden bir belediye otobüsüne biniyorum ( 1 TL ). İlk anladığım, Midyat yerleşiminin, eski taş evlerin ve doyumsuz taş işlemeciliğinin yoğun olduğu, Süryani Ortodoks ve Protestan Kiliselerinin bulunduğu bölge. Gerçi Estel’de görebildiğim kadarı ile oldukça eski bir yerleşim. Zaten, her iki yerleşim arasındaki 4-5 kilometrelik yol, sağlı sollu binalarla dolarak, iki mahalleyi birleştirmiş. Midyat’ın dört yolağzında iniyorum. Karşıma, gezi öncesi incelemelerimden hatırladığım Gelüşke Han çıkıyor. Girişte avlusunda ve yukarı çıkan merdivenleri çıkarak üst katında kısa bir tur atıyorum. Zemin katta kahvaltı ve yemek servisi yapan bir restoran var, nedense, biraz yapay ve sevimsiz bir atmosfer sıkıcı geliyor. Hepsi de birer zenaat işliği olduğu belli olan küçük dükkanların kapalı kapılarının dizildiği taş döşeli yoldan geçerek, Devlet Konukevine doğru ilerliyorum. Peşimde bir sürü çocuk, kimisi para istiyor, kimisi gezdirmek istiyor. Para vermeye kalksam başa çıkamayacağım, oysa, ben yalnız ve sessiz gezmeyi seviyorum. Sonunda söylenerek peşimi bırakıyorlar. Bir anda, caddelerden bir insan seli akmaya başlıyor Devlet Konukevi’ne doğru. Tur otobüsleri gelmeye başladı anlaşılan.
Midyat Devlet Konukevi eski bir Süryani evinin, bilinçli restorasyonu ile yeniden yaratılmış, Midyat’ın genelinden çok, merak edilen, ziyaret edilen bir yer anlaşılan. Ben, insanı hayrete düşürecek taş bezeme işçiliğinin bulunduğu Devlet Konukevi’nin merdivenlerini çıkarken, bütün köşeler, merdivenler, fotoğraflarının çekilmesi aşkıyla yananlar tarafından kuşatılmış bile. Üst terasa çıkınca, Midyat çok güzel görünüyor. 19. y.y’da artan misyoner faaliyetleri neticesi, Süryani Ortodokslarından, Protestanlığa kopmalar olmaya başladığını okumuştum. Özellikle varlıklı Süryani ailelerinin yeni mezhepleri Protestanlığa ibadet yerleri olarak inşa edilen tam karşıdaki, zarif çan kulesi ile Süryani Protestan Kilisesi . Ve ileride sağda, Mor Abrohom Ortodoks Süryani Kilisesi ne kadar güzel görünüyorlar. Kalabalık insan gövdelerinden fırsat bulabildiğim anlarda basıyorum deklanşörüme. Allahtan, Devlet Konukevi’nin üst terası var, yoksa, Midyat’ı topyekün temaşa eylemek mümkün olmayacakmış.
Midyat, Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Hristiyanlar’dan, Süryani Ortodoks Kilisesine bağlı olarak yaşayanların yayılarak yerleştiği Turabdin bölgesinin merkezi konumundaydı. Antik çağlardan beri, 5000 yıllık bir tarih sürecinde bu bölgede yaşayan Süryaniler bile Turabdin yerleşiminin anlamı hakkında müşterek bilgiye sahip değildirler, ancak, ağırlık, “ tur “ dağ, “ abdin “ hizmetkar anlamı taşıdığından Allahın Hizmetkarları olabileceği yönünde. Bölgenin % 56’sı tarıma elverişli olmayan 900-1400 metre yüksekliklerde değişen dağlara sahip araziden oluşmakla birlikte, yıllarca, hatta binlerce yıldır, hiç de homojen olmayan bir nüfus yapısı içinde yaşayıp gidiyorlardı. Göçebe aşiretler ve köylerin çoğu Kürt idi. Osmanlı Hanedanına bağlılıkları bilinen Dekşuri konfederasyonuna bağlı Kürt aşiretleri, geleneksel meralara yaptıkları tecavüzler neticesi giderek Kürt nüfusunu arttırmışlardı. Ermeni yerleşimleri yok denecek kadar azdı. Aynı zamanda, kendilerine Mıhallemi denilen, sonradan İslam’ı seçen Süryanilerdi. Gerçi, Mıhallemiler’in geçmişi tartışmalıdır, Arap olduklarını iddia ederler ve Arapça konuşurlar. Ayrıca, kendilerine “ şeytana tapanlar “ denilen , bu toprakların asırlar öncesine dayanan inançları ile yaşayan Yezidiler ( Ezidiler ) de, genellikle ormanlık arazilerde yaşarlardı.
Dıştan gelecek tehlikelere karşı, geleneksel savunma yerleri olan kiliseler, kuşatmalara direnebilecek şekilde inşa edilir, su kuyuları, malzeme depoları planlanır ve yüksek duvarlarla çevrilirdi. 1890’larda, Midyat’ın çevresindeki Turabdin bölgesinde, 22000 Hristiyan, 22500 civarında da Müslüman vardı. Bölgenin belirleyici Kürt aşiret konfederasyonu, Dekşuri Osmanlı yanında, fakat Hevirki konfederasyonu devlete muhalifti ve bu nedenle Abdülhamid’in, Kürtleri elde tutma, oyalama ve diğer Hristiyanları baskı altında tutma aracı olan Hamidiye Alaylarını kurmasına izin verilmemişti. Dolayısıyla da, Hevirki, genelde, Hristiyanları, Hamidiye Alaylarına ve Devlete karşı koruma eğilimindeydiler.
Devlet Konukevi’nin terasından tüm bu tarihi, nüfus hareketlerini düşünmemin nedeni, yarın, dolaşmayı planladığım Turabdin bölgesinde, özellikle 1. Dünya Savaşı başlangıcında, 1915 yılında yaşanan büyük katliamlardı. Çaresizlikten silaha sarılıp, direnmelerinin haricinde, Ermeniler gibi, bir bağımsızlık girişimleri hemen hiç olmamıştı Süryanilerin. Buna rağmen, İttihat Terakki’nin; gerek Pan-Türk, zaman Pan-İslam politikaları, Batılı devletlerin, Batı’dan çılgınlar gibi Anadolu topraklarına yığılan misyonerlerin, özellikle Rusya’nın enformasyonu, mecburi ittifak yaptığı Almanların da kışkırtmaları bir araya gelince, içinden çıkılamaz bir kaos, daha doğrusu, her türlü hesap ve plandan uzak bir başıbozukluk hakim oldu tekrar Anadolu’nun bu bölgesine. İttihat Terakki’nin faşist rahle-i tedrisatından geçmiş, yerel yöneticilerin, Kürt yağmacılar, Hamidiye Alayları ve komşu hukukunu yağmacılık karşısında yok sayan Müslüman yerleşimcilere hedef göstermesi sonucu, ( kanaatimce ) hiç hak etmedikleri katliamlar, soygunlar ve tecavüzlere maruz kalmıştı Süryani’ler.
Kendisi de bir Mıhallemi olan, Orhan Miroğlu’nun “ Affet Bizi Marin “ adlı kitabı, 1915 Süryani katliamını, sonra da Avrupa’da, özellikle İsveç’te yerleşmiş olan Süryani Diasporasını anlatıyordu. Sarsmıştı bu kitap beni. Daha ileri bir başvuru ve belge kitabı olan “ Katliamlar, Direniş, Koruyucular: 1. Dünya Savaşında Doğu Anadolu’da Müslüman-Hristiyan İlişkileri “ isminde 2007 yılında Belge yayınlarından basılmış ve ( sanırım ) tükenmiş olan 700 sayfalık kitabı zar zor bulabilmiş ve dikkatle okumaya başlamıştım. Yazarı, İngiltere doğumlu David Gaunt, İsveç Üniversitelerinde tarih dersleri veriyor. 1. Dünya Savaşı başlarında Osmanlı İmparatorluğu içindeki Hristiyanlara yapılan katliamları, 2. Dünya Savaşı yıllarında ise Baltık ülkelerinden Beyaz Rusya, Estonya, Letonya, Litvanya üzerinde uygulanan holokost baskılarını anlatan iki dev eserin sahibi.
ATASE ( Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı ), AVPRİ ( Rus İmparatorluğu Dış Politika Arşivi ), BOA ( Başbakanlık Osmanlı Arşivi ), PAAA ( Almanya Dış İşleri Bakanlığı Politik Arşivi ), RGVIA ( Rusya Devlet Askeri Tarih Arşivi ) ve PROFO ( İngiltere Dışişleri Bakanlığı Kamusal Belge Ofisi ) belgelerini didik didik eden yazar, oldukça titiz bir çalışma yapmış. Gerçi, Türkiye’nin başına çorap örmekte hüner sahibi devletlerin arşivlerinin ( kanımca ) çok sağlıklı olmayabileceğini hissetmeme rağmen, maalesef, Osmanlı arşivlerindeki bazı bilgiler dahi, dönemin ne kadar kanlı olduğunu anlatmaya yetiyor.
Ermeniler’in direnişinden, soykırım iddialarından, Taşnak ve Hınçak örgütlenmelerinden, Ermeni din adamlarının ( aynı Yunanistan’da da olduğu gibi ) dinsel- şöven lider rolü üstlenmelerinden bahsetmeyeceğim. Hem de; daha Ermenistan’daki gezimden döneli henüz onbeş gün olmuşken ve yaşadığım, tartıştığım pek çok anım ve yüz sayfaya yakın gezi notlarım varken. Eli kamerasının deklanşöründe, bir tur rehberinin peşinden koşan biri gibi gezemezdim bu coğrafyayı. Bu nedenle; sık sık, gezi notlarımın arasından, ihanet, tecavüz, soygun, ölüm kokuları ve kadınların, çocukların feryadları gelecek ister istemez.
Daha, dün akşam odamda, hiç beklemediğim bir müzik sitesinde, Hrant Dink’in, “ güvercin tedirginliği “ isimli yazısını okuyan Tuncel Kurtiz sesiyle karşılaştım. Gözlerim doldu. Ben, “ hepimiz Hrant’ız “ veya “ hepimiz Ermeniyiz “ pankartlarını sevemedim bir türlü, ama, akşam, Hrant’ın yazısını dinlerken, için için ağladım. Zira, kısaca şöyle diyordu Hrant; “ evet, bu ülkede bir güvercin ürkekliği, tedirginliği içinde yaşıyoruz. Ama; biliyorum ki; güvercinlere kimse dokunmaz, kimse öldürmez onları “. Aynı, Turabdin bölgesinde yaşayan Süryanilerin durumu gibi. Onlar da, ( pek çok komşuları ve Kürt aşiretlerinin korumasında olanlar da vardı ), zarar görmeyeceklerine inandıkları için yok olup gitmişlerdi.
Kızdım, Hrant’a akşam bir yandan da; 1915 katliamlarını, komşu zulümlerini, güvercinlerin kafalarının koparıldığını hiç mi okumadın diye.
Midyat’ın, içinden pis sular akan sokaklarındayım şimdi, bakımlı birkaç konağın haricinde, ortalığa pejmürdelik ve lağım kokuları hakim. Güzelim evler, yorgun, bitap, utangaçlar artık, fakir, barınma ihtiyacı olan insanlara mekan olmuşlar. Çocuklar da, sokaklarda yabancıların peşine takılıp, bıktırana kadar para istiyorlar. Hayal ettiğim Midyat, zihnimde, un ufak oluyor giderek, yine de, dar sokaklarını, çıkmazlardaki evleri, kızgın yaz geceleri, rahat uyumak için evlerin düz damlarına atılmış tahtlara bakıyor, fotoğraflıyorum elimden geldiğince. Allahtan, yol kenarında oturmuş, baygın bakışlı bir kız, ansızın gururumu okşayan bir şeyler söylüyor, laf atıyor bana, “ vay anasını “ diyerek, canlanıyorum ben de.
Uğramayı düşündüğüm Hasankeyf’e bugün gitmeye karar veriyorum. Batman istikametine giden otobüslerin yoluna geçip beklemeye başlıyorum. Yanımdaki bir adama soruyorum; ” saat başı kalkarlar, neredeyse gelirler “ diyor. Hususi aracı ile taksicilik yapıyor, kiraya veriyormuş. “ Yarın beni Turabdin’de eski Süryani köylerine götür “ diyorum. “ çok pahalı olur, araç kiralarsan, daha ucuza gelir “ deyince, aracını, yarın kullanmak üzere 50 TL’ye kiralıyor, 20 TL’sini peşin ödüyorum. Tahmin ediyorum ki; yollarda, hiçbir yön işareti olmayacak, bu yüzden, “ yarın Turabdin köylerinde rehberlik yapacak birini de bul, parasını veririm “ diye ekliyorum. Yarın sabah, 07.30’da, Estel’de kaldığım öğretmen evine getirecek aracı.
Az sonra, gelen Batman minibüsüne biniyorum, Hasankeyf’te inmek üzere ( 5 TL ). Fıkraları ve eşekleri ile meşhur Gercüş’ten geçiyoruz. Nitekim, içinden geçtiğimiz Yolağzı köyündeki eşek bolluğu dikkatimi çekiyor. Bir kafile, rengarenk süslü semerli eşekleri adamakıllı yüklemişler, genç kızlar, adamlar eşeklerin peşinden yürüyerek göç ediyorlar. Şöförü durdurup su istiyorlar. Bir saat sonra, Hasankeyf köprüsünün başında iniyorum, bugün pazar günü olduğu için, antik kente adeta insan hücumu var. Çoğu çevre köy ve illerden gelmişler araçları ile, aralarında yabancılar da gözüme çarpıyor. Yıllar önce, yine gelmiştim buraya, yukarıdaki kaleden, aşağıda uzanan Zeynel Bey, türbesinin, çini kaplı çatısına uzun uzun bakmış, ancak, vakit olmadığından gidememiştim.
Bu kez, iner inmez, köprü üzerinden devam ederek, Dicle nehrini geçiyor ve nehre paralel tarlaların arasından yürüyerek, Zeynel Bey Türbesinin yanına geliyorum. Dicle nehrinin solundaki, arazide sipsivri yükselen Zeynel Bey Türbesi, Akkoyunlular döneminden kalma, harika bezemelere sahip iken, 500 yıl ihmal edilip, samanlık olarak kullanıldıktan, komaya girmiş bu güzelim yapının harika çinileri tahrip olduktan, çalındıktan sonra, restore ederek canlandırmaya başlamışlar anlaşılan. Her tarafı iskelelerle donatılmış, demir boruların ardında, bugünlere gelmeyi başarabilmiş, türkuaz renkte harika çiniler, biraz soluk da olsa kendilerini gösteriyorlar. 15-20 kişilik işçi grubuna yaklaşıp, selam veriyor ve soruyorum; “ buralar baraj suları altında kalacak ise, restorasyon niye ? “. Birisi, “ galiba, baraj kapağı daha ileri kaydırılacakmış, öyle olursa, su 20 metre yükselmez, türbe de kurtulur “, başka birisi; “ abi, suyun içinde dağılıp gitmesin, balıklar seyretsin diye restore ediliyor “ diyerek espri yapıyor. İskeleye tırmanıp, türbenin içine giriyorum, içeride hiç çini kalmamış, hatta; içinde altın vardır diyerek sandukanın bile çalındığını söylüyor bir işçi. Her zaman kullandığım bir lafı tekrarlayarak uzaklaşırken gülüyor işçiler; “ deli ile devletin işine akıl ermezmiş “. Antik Hasankeyf köprüsünün yakınlarındaki hamam da bakıma alınmış. Hasankeyf antik yerleşiminde de, on yer restorasyona alınmış. İki mimar devamlı kontrol ediyor, sık sık da üniversite hocaları geliyor diyor genç bir çalışan. Çimento değil, özel bir yapıştırıcı kullanıyorlarmış.
Dikkatimi çekiyor, bu gezide Fırat’ı daha uysal gördüm Dicle’den. Bu özgürlük, Ilısu barajı yapılana kadar sürecek anlaşılan. Her köşeden, her ağaç altından mangal dumanları yükseliyor. Köprüden geçerek, Hasankeyf mağaralarına tırmanmaya başlıyorum. Öylesine kalabalık ki; bugün geldiğime pişman olmaya başlıyorum, fırsat buldukça da, fotoğraf çekiyorum. Daha önce geldiğimde, mağaralarda oturan, tek tük insanlar görmüştüm. Tamamen boşaltılmış, uyduruk kapıların ardından keçi ve tavuk sesleri geliyor.
Elimde Lonely Planet, boynumda poşu ve şapkamla, hemen herkes yabancı sanıyor beni, “ hello “ diyerek sesleniyorlar. Değişik açılardan, aşağıda akıp giden Dicle’yi, bir zamanların bereket kaynağı köprünün harap olmuş ayaklarını, zarif minareli El Rızk Camiini fotoğrafladıktan sonra, zirveden, Ulucami’ye ilerliyorum. Minaresi kopmuş ama kitabesi ve taş bezemeleri ile mihrabın mukarnasları bugünlere gelebilmiş. İlk bakışta camii denecek hali kalmamış. Hemen yan tarafında, oldukça eski mezarlar ve türbeler görüyorum.
Az ileride, canlı müzik eşliğinde Kürtçe şarkılar söyleniyor, o tarafa baktığımı görünce, beni de çağırıyorlar. Yaklaşıyorum, kollarını iki yana açarak, parmakları ile zafer işareti yapmaya başlıyorlar.
Saat 15.00’de, henüz Hasankeyf’in neredeyse her santimi insan doluyken, ben asfalta çıkıyor ve Midyat otobüsü beklemeye başlıyorum, bir saat sonra gelen minibüse binerek, Midyat’ta iniyor ve belediye otobüsü ile Estel’e varıyorum. Bugün, Hasankeyf’te, burnum, o kadar çok ızgara kokusuna maruz kaldı ki; Estel’in iyi lokantalarından Saray lokantasını buluyor kaburga dolması ve içli köfte alıyorum( 12 TL ). Kasiyerle sohbetimde, kent müzesinin hala açık olduğunu, istersem ziyaret edebileceğini söyleyince, yemek sonrasında, hızla o tarafa ilerlemeye başlıyorum. Bir kapı, etrafında çepeçevre hediyelik eşya ve antikacıların bulunduğu bir meydana açılıyor. Tam karşıda da Belediyenin düzenlediği Kent Müzesi var. Görevli genç, elimi sıkarak “ hoş geldiniz “ diyerek içeri alıyor. Bu arada, meydanda alçak tabure ve masaların etrafında dizilmiş gruptan birisi sesleniyor; “ müzeyi gez, sonra da Halil Paşa’nın mekanına uğra. “Orası nerede “ soruma, önünde oturduğu dükkanının levhasını gösteriyor. “ Çıkışta bir çayını içerim “ diyorum, anlaşılan muhabbet edilecek insan ve konu sıkıntım olmayacak Midyat’ta. Göz göz odalardan oluşmuş bir mağaraya iniyorum, bodrum katta, etnografik ögelerin sergilendiği, Midyat ve Turabdin bölgesindeki ev ve dini yapıların fotoğrafları var. Burada hem çok güzel şeyler görebiliyorum, üstelik de çok serin. Keyifle dolaştıktan sonra çıkıyor ve Halil Paşa’nın masasına çöküyor, birlikte çay içiyor, sohbet ediyoruz. Zeki, konuşkan ve her halinden boşuna yaşamadığı belli olan birisi. Hediyelik eşya ve antik objeler satıyor.
Anadolu’nun artık önemli ziyaret yerlerinden biri olan Midyat’ta, sabah gördüğüm, yaşadığım olumsuzlukları anlatıyorum. “ Haklısın, Belediye Başkanı ile ilk karşılaşmamda aktaracağım “ diyor. Sonra, Belediye Başkanının, 450000 TL’ye satın aldığı üç adet eski taş binaları gösteriyor. Devlet Konuk Evi ve otel yapacaklarmış restorasyondan sonra, üçü de, ayağa kaldırıldığı zaman gerçekten çok güzel tesisler olacak, anlamak zor değil. Ne var ki; dün Mardin’de, bugün Midyat’ta, turizmin, bazı değerleri yerle bir ettiğini bizzat yaşayarak görmüştüm. Estel, daha sakin, bakir ve ağırbaşlı gelmişti bana, yoğunlaşan turizm hareketleri inşallah olumsuz etkilemez.
Güneşin adamakıllı devrildiği saatlerde, ara sokaklarına daldım Estel’in, bolca fotoğraf çektim. Para istemek şöyle dursun, kapı aralıklarından utangaç beni izliyordu çocuklar. Çoğunu yanıma çağırdım, fotoğraflarını çektim, şakalaştım. Hemen her evin damında yer alan, sıcak gecelerin rahat uyuma aracı olan tahtları seyrettim. Issız bir sokakta selamlaştığım adam, beni evine davet etti, gittim ve Güneydoğu Anadolu evlerinin sıcaktan nasıl izole olduğunu gördüm. Dışarıdan düz dam olarak inşa edilen evler, içeride semer damlı olarak planlanıyor, araya odunlar çatılarak, kerpiçle dolduruluyormuş, bu da gerçekten, yazın ve kışın ısı izolasyonu sağlıyor. Burada kiracı olarak oturan genç adam, Bakırköy’de elli tane simit tezgahının olduğunu, ancak, baş edemediğini, sonunda Midyat’a döndüğünü, şimdi Midyat Belediyesinde güvenlik görevlisi olarak çalıştığını anlatıyor. Sonra da, duvara dayanmış, ağaç merdiveni tırmanarak, damdaki, güvercin kümesine götürüyor beni. Elindeki sopayı sallayarak, eğittiği güvercinlerin nasıl takla attığını gösteriyor bana. Anlattığı bir şey ilgimi çekiyor. Bu bölgede evler, toprağın altından tünellerle birbirlerine bağlıymış. “ Komşular kavga edince, tünelleri kapatıyorlar mı ? “ diyorum, gülüyor. Gerçekten de Turabdin Bölgesinde yer altında kilometrelerce tüneller bulunduğunu, evlerle ve kiliselerle bağlantılı olduğunu, savunma durumlarında bu tünelleri kullanarak, yiyecek, silah ikmali yaptıklarını, yaralılarını, ölülerini aktardıklarını okumuştum.
Artık hava kararmaya başladı, Midyat dükkanlarının kepenkleri gürültüyle kapanıyor. Akşam ezanı okunurken, Hükümet Caddesini katederek, öğretmen evinin yanındaki bir internet kafede, hanidir bakmadığın elektronik postalarıma dalıyorum. Öğretmen evinin sakin ve kimsesizliği içerisinde uzanıyor, yakın tarihin girdaplarına girip çıkıyor, notlarımı yazıp, fotoğraflarımı düzenliyorum.

10.05.2010 ( MİDYAT- TURABDİN ESKİ SÜRYANİ KÖYLERİ )

Sabah 05.00’de dışarıdan gelen horoz sesleri ile uyanıyorum. Gece boyu gök gürleyip durdu, sabah kalktığımda yağan yağmurdan, bahçedeki plastik sandalyelerin üzerindeki çamurlu sulardan başka iz yoktu. Dün, Midyat’ta, Hasankeyf otobüsü beklerken tanıştığım Mehmet Şerif, 07.30’da, öğretmen evinin önüne, bana rehberlik yapacak birisi ile arabasını gönderecek. Sanırım, öğretmen evinde benden başka kalan yok. Demir kapının üzerindeki, kocaman sürgüyü açarak, binanın önündeki çay bahçesine çıkıyorum. Akşam, müdür, odama gelerek, saat 07.30’da kahvaltı verileceğini söylemişti. Oysa, her taraf kapalı.07.45’de bir araba duruyor bahçenin önünde. Genç bir adam kullanıyor arabayı. Direksiyonu bana bırakırken; “ yok, sen kullan, ben etrafı seyredeceğim “ diyorum. Eski Süryani köyleri arasında dolaşırken, dikkatimi arabaya ve yollara vermek istemiyorum. Dün temin ettiğim haritayı açıyorum, Estel’den Midyat’a doğru yola çıkıyoruz.
İlk uğrayacağımız köy Barıştepe ( Salhe ) köyü, 190 haneli ve civarın en kalabalık köylerinden birisi. Köyün içine uzanan yollar çok bozuk, araçla girmek mümkün değil. Köy girişinde aracı park edip, sokaklarından pis suların aktığı, tezek kokuları arasında yürüyerek, köyün diğer yanındaki Mor Yakup Manastırının önüne geliyoruz. Manastırın yanındaki, yemyeşil çimenlerle dolu, bakımlı bahçenin önünde, takım elbiseli, kravatlı, yaşlı ama dimdik bir adamla karşılaşınca şaşırıyorum. İstanbul Yeşilköy’de oturuyormuş, manastırı ziyarete gelmiş, Süryani asıllı bir vatandaş. Tertemiz bir ortam, manastırın avlusunda zaman zaman siyah giysileri ile rahibeler gözüme çarpıyor. Diasporadaki Süryanilerin bağışları ile harabe bir durumdan özenli restorasyon sonrası ihya edilmiş. Halen, kimsesiz birkaç Süryani ile Midyat’taki okula gidip gelen öğrenciler burada konaklıyor. Yandaki arazide, büyük inşaatın altı su deposu, üstü misafirhane olacakmış.
Genç sempatik bir görevli geliyor ve manastırı gezdirerek bilgi veriyor. İ.S 1. y.y’da inşa edilmiş, patriklik merkezi olmuş, 1420 yıllık Süryanilerin dini merkezi burası. Son zamanlarda, Manastır rahiplerinden Edip Daniel Savcı’nın fidye karşılığı kaçırılması nedeniyle gündeme gelmiş, kurtulan rahip, inancı gereği, kendisini kaçıranlardan şikayetçi olmamıştı. Hepimiz özveriyle çalışıyoruz, tüm elektrik tesisatını rahip yaptı diyor. İhtiyaçları olan sebze meyveyi organik ortamda kendileri yetiştiriyormuş, ekmek pişirdikleri toprak fırını gösteriyor iftiharla. İsveç Başbakan yardımcısının Türk Süryanilerinden olduğunu hatırladığımı söylüyorum. İbrahim Baylan ismindeki Süryani’nin, bu manastırda eğitim gördüğünü söylüyor, sabır ve incelikle bizi gezdiren genç. Müştemilat binası 2001 yılında yapılmış ve yıpranan yerler haricinde, orijinalinden ayırmak çok zor. Gül bahçeleri ve meyve ağaçları arasında, Bardakçı Köyü ile kontrast oluşturan, çok farklı bir dünya burası.
Görevli genç, daha sonra, kilisenin bahçesinde, kilit taşı ile yapılmış kemerlerin yanına götürüyor ve “ bunlar toprak altındaydı, biz çıkardık “ diyor. İsa’dan önce, Zerdüşt inananlarının tapınakları imiş burası, yani 2000 yıllık bir eser karşımdaki, heyecanlanıyorum.
Köyde, 1915 yılında, 40 Süryani ailesi yaşıyormuş, aynı yıl 3 Temmuz’da Midyat Kaymakamının tahriki ile köye saldıran askerler ve Kürt aşiretleri, yerli halkı evlerinde öldürmüş, yerlerine Müslüman sığınmacılar yerleşmiş.
Bundan sonraki uğrayacağımız köy Bardakçı ( Bate ). Köy girişindeki Süryanilere ait kilise cami yapılmış, ancak, Süryaniler bu binanın karşısındaki araziye cami yapılması için, maddi yardımda bulunmuşlar, böylece, eski binalarını yine elde etmişler. Rehberim Şeyrullah, Kürtçe adıyla Keferze ( Altıntaş ) köyünün imamı olan pırıl pırıl bir genç. Üzerinde, desenli tişortu ve kot pantalonu ile alışılagelmiş imam görüntüsünün çok dışında.
Süryani diasporası, yenilediği, ayağa kaldırdığı kilise veya manastırların bazılarında, din adamları görevlendirmişler. Hala Turabdin’de yaşayan Süryaniler ibadetlerini buralarda yapıyor. Görevli bulunmayan dini yapıların anahtarları, genellikle köy muhtarına teslim edilmiş. Şeyrullah, muhtarın karısından Mor Afrem Kilisesinin anahtarını alıp, kapıyı açıyor. Bu köyde, Süryani yaşamadığından, kilise ibadete kapalı, ama, öyle güzel restore edilmiş ki; hiç eksiği yok. Sanki, her an gelecek birileri için hazır bekliyor. Barıştepe ( Salhe ) köyüne göre, çok daha küçük, 42 hane varmış. Kan davalarının vahşiliğinde, kendini güçsüz hisseden taraflar, eşyalarını toplayıp başka diyarlara göçmüş Barıştepe’den.
Süryaniler, 1. Dünya Savaşı’nın öncesinde, 1915 yılında uğradıkları saldırı ve katliamlara Seyfo yılı diyorlar. Seyfo, onların dilinde kılıç demek. 1915 onlara, kılıçla doğrandıkları, hain günleri anlatıyor.
Şimdi, küçük bir köy olan Bardakçı ( Bate ) köyünde, katliam öncesi 300 Süryani Ortodoks, 10 Süryani Katolik ve 15 Kürt aile yaşıyordu. O zamanlar da, Mor Afrem Kilisesi, kale gibi sağlam ve saldırılara karşı korunma yeriydi. Köyün şanssızlığı, köy ağasının Osmanlı yandaşı Dekşuri aşiretine mensup olması idi. 4 Temmuz’da köyü koruma gerekçesi ile gelen 20 asker, Katolik Kilisesine el koydu, direniş üzerine takviye kuvvetleri geldi, Mor Afrem kilisesine sığınan Süryaniler, 13 gün kuşatma altında tutuldu. Tünellerde saklananlar, girişlerin ateşe verilmesi sonucu boğularak, kilisede esir alınanlar da, köy dışına çıkarılıp öldürüldüler.
Bardakçı; rehberim Şeyrullah’ın köyü. Babası, amcaları ile olan kan davası yüzünden Midyat’a göçmüş, yirmi dönüme yakın yerleri olduğunu ve dayısının ekip biçtiğini söylüyor.
Sırada, Bağlarbaşı ( Arnese ) köyü var. Yenilenmiş olan Mor Koryokos Kilisesi, kapalı olan demir kapısı ve sağlam duvarların üzerindeki dikenli telleri ile bir hapishaneye benziyor. Bu görüntü, itinalı restorasyonu da gölgelemiş. Az ileride mezarlığın içinde oynayan küçük çocukların yanına gidiyorum, önce ürkerek bakıyorlar, yavaş yavaş alıştırıyor ve fotoğraflarını çekiyorum. Köyler, aşağı yukarı aynı atmosfere sahip, yollar boyunca akan pis sular, her yerde hayvan ve tavuk pislikleri ve tabii olarak gittikçe ısınan havada ağır bir koku.
Halah veya Halağe ismi ile anılan, Türkçeleştirilmiş adıyla Narlı köyüne giriyoruz. Köyün tepesinde, büyük ve yeni bir ev dikkatimi çekiyor. Kan davası yüzünden köyü terk edip Almanya’ya giden İshak Basso adlı bir Süryani yaptırmış. Şimdi, köylülerle arası çok iyiymiş, herkes, sever sayar diyor. Narlı köyünde yaşayan Muzaffer, Şeyrullah’ın teyzesinin oğlu, askerden yeni gelmiş, “ ben de sizinle gelebilir miyim ? “ deyince, elbette diyorum. “ Ablam, yaşlı annem, babam var, bu nedenle köyden ayrılıp, başka yerde iş bulup çalışmam mümkün değil. “ diye dertleniyor.
Narlı 100 hanelik bir köy. Caminin bahçesine giriyoruz, otlar dizboyu, duvar niyetine bahçeyi çevreleyen kemerlere yaklaşıyorum. Mor Yakup Manastırının bahçesindeki kemerlere benziyorlar, dikkatle inceliyorum hepsini ve birinin üzerinde güneş ve ışınlarının resmedildiği bir kült izi olduğunu sandığım figür görüyorum. Mor Yakup’taki görevlinin söylediği gibi, muhtemelen, Zerdüştilerin yerleşimlerinden olsa gerek Narlı köyü de.
Narlı köyünde, çok sayıda Kürt arasında, 3-4 Süryani aile yaşıyordu. Katliamlardan, Kürt komşuları tarafından korunmuşlardı.
Altıntaş ( Keferze ) köyü, Şeyrullah’ın, fahri imamlık yaptığı köy. Üç yıldır, ücretsiz imamlık yapıyormuş. Bu yıl Diyanet kadrosuna gireceğini umut ediyor. Görev yaptığı camiye götürüyor. Caminin yanında, iki derslikli bir ilk okul var. Binanın bir kısmı, Şeyrullah’ın lojmanı. Bu arada, ilk okul öğrencileri teneffüse çıkınca, genç öğretmen yanımıza geliyor. İki derslik varmış, “ sınıflarda öğrenciler beraber oturuyorlar, bir sınıfa ders anlatırken, diğer sınıfa ödev veriyorum, onunla uğraşıyorlar. “ diyor. İlkokulun hemen arkasındaki tepede jandarma karakolu, kocaman lojmanları, iki adet üçer katlı askeri mevzileri, iri yapısı ile ilkokulla garip bir tezat oluşturuyor.
Caminin bahçesi serin, sessiz, Şeyrullah evinden bir dolu demlik çayla geliyor. Muzaffer’le birlikte üçümüz oturup sohbet ediyoruz. Şeyrullah, sıkı bir Şafii, sağ parmağındaki gümüş yüzük dikkatimi çekiyor, pek çok Müslüman’daki gibi. “ Altın yüzük mekruhtur, ısrar edilirse haram olur. “ diyor. Bahçeyi, köy ağasına icara vermişler, “ bu nedenle bahçede yetişenden yemek veya yetiştirmek bize haram olur “ yorumunu getiriyor. Mor Yakup Manastırının bahçesi tüm manastırı besleyen bahçesi ve görevlilerin titizliği geliyor aklıma , ne demem lazım ?
Köy ağasının oğlu, az önce, karakol komutanı ile konuşurken, domates fidesi getirmesini söylemiş, yanımızdan selamsız sabahsız geçmişti. Muzaffer’e köy ağalarının, bugünkü durumlarını soruyorum. “ Artık, ağaların hükmü kalmadı. Bunların 200 dönüm kadar toprağı var. Makineleri var, başkalarının toprağını da parayla sürüyorlar. Gençler, ağalara saygı göstermediği için, yaşlılar kızıyorlar, cepheleşme başlıyor. “ diye anlatıyor.
Şeyrullah, minareye çıkarak, öğle ezanını okuyor, ağanın oğlu sümküre sümküre abdest alıyor ve birkaç kişi birlikte namaz kılıyorlar. Bahçenin sessizliği, güllerinin arasında, serçelerin telaşlı seslerini dinliyorum, ben de.
Namazlarını bitirdikten sonra, Şeyrullah, lojmanına yemeğe davet ediyor. Bir ara, eşine, yemek hazırlamasını söylemiş anlaşılan. Eşi için; yedi sene konuştuk, severek evlendik dedikten sonra, okuma yazma bildiğini de gururla ekliyor. Kadıncağız, karnıyarık, pilav, salata, patates kızartma hazırlamış, kısacık zaman içinde. Tertemiz sofrada, tertemiz ve lezzetli yemekleri gönül rahatlığı ile yiyebiliyorum.
Altıntaş köyünde 30 hane Müslüman, 10 hane de Süryani varmış. Köyün diğer ucundaki Mor Ozoziyel Süryani Kilisesine gidiyoruz. Kapalı. Hemen yandaki evin damındaki , tahtta, öğle uykusuna yatmış, aileye seslenerek, kilise papazının nerede olduğunu soruyor Şeyrullah. Kürtçeden tercüme ediyor sonra bana; “ neredeyse gelecekmiş “. Diyarbakır’dan bu yana, Kürtçe’nin bu kadar yaygın olduğunu gördükten sonra, bu kadar yoğun kullanılan bir dili yasaklamanın ne büyük bir despotluk ve risk olduğunu çok daha iyi anladım. Az sonra, siyah fötr şapkalı, siyah ceketli, siyah pantolonunun paçalarını çoraplarının içine sokmuş papaz geliyor, elimi sıkıyor. Ne derece doğru bilemem, Avrupa’daki Süryani diasporası, din adamlarına 3000 € maaş veriyormuş. Tek kelime Türkçe bilmeyen papaz, Şeyrullah ile Kürtçe konuşuyor. Birkaç yıl önce ölen eşini, bahçenin ortasındaki, zeytin ağacının dibine gömmüş. İlk olarak, 10. y.y’da inşa edilen Mor Ozoziyel Kilisesi de çok itinalı restore edilmiş, çökmüş olan tavanın onarımından anlaşılıyor.
Köyden ayrılırken Şeyrullah; 90’lı yıllarda, bölgede yaşadıkları kötü olayları anlatıyor; “ Her akşam köyü korucular basardı, hepsi de, tanıdığımız, bildiğimiz insanlardı, ama sesimizi çıkaramazdık. Ses çıkarıp, itiraz edenleri, bir daha kolay kolay göremezdik. Korucu, dükkanları zorla kapattırır, jandarma gelir, zorla açtırırdı. Kısacası, hayatımızdan bezdiğimiz yıllardı.” diyor, sıkıntı ile.
1915 yılında, bu köyde, 160 Süryani Ortodoks ve 70 İsmailiye Kürt ailesi yaşıyordu. Kürtlerin komşularına karşı katliam hazırlığında olduklarının haberini alan köylüler, Gülgöze ( Ayn wardo ) köyünde, iyi savunma pozisyonundaki Süryanilerin yardımı ile köyden kaçırılmışlar, tutuklananlar da takas edilmişti. Yani, katliam yılını, yani Seyfo yılını en az kayıpla atlatan şanslı köylerdendi.
Anıtlı ( Hah ) köyüne gidiyoruz bu kez, Ortaca köyünden geçerek. Köy bakkalına giriyorum su almak için. İçeri, sevimli genç bir kız giriyor, yandaki ortaokulda öğretmenmiş. Karşıdaki ilkokulun bahçesinde de, yan yana dizilmiş fotovoltaik pilleri görüyor ve şaşırıyorum. Ortaca köyü, Güneydoğu’da değil mi yoksa ?
Turabdin’in en önemli, en büyük ve dekoratif Süryani Ortodoks mabedi olan Yoldath Alaho ( Meryem Ana- Tanrının Anası ) adlı kilisesinin bulunduğu ve Midyat’a uzaklığı 22 km. olan Anıtlı ( Hah ) köyüne hareket ediyoruz. 6. y.y’ kadar sonra da, 11. ve 13. y.y’lar arasında Turabdin’in büyük kısmına hükmeden piskoposluk merkezi olan bu Süryani köyü sayısız dini bina harabeleri ile Kral Yuhanon’un Sarayı denilen, sağlam bir yapıya da sahipti. Burada da; kapıda, düzgün fizikli ve kıyafetli bir genç karşılıyor ve bilgi verirken, yapıyı gezdiriyor. Kilise ilk olarak, 1. y.y’da inşa edilmiş. “ kilisemiz küçük ama benzerlerine göre çok süslüdür, çünkü zamanın kralının özel kilisesi idi ve dışarıdan cemaat alınmazdı ( ? ) “ diyor. Anıtlı tamamen Süryani köyü imiş.
Harika taş bezemeciliğinin doruklarındaki çan kulesi ve piramit şeklinde yükselen kubbesi, gittikçe yumuşayan güneş ışıklarının altında öyle güzel görünüyor ki. Bir ara, dayanamıyor ve binayı çevreleyen yüksek duvarların üzerine çıkıyorum, daha güzel fotoğraflar alabilmek için. Bize kiliseyi gezdiren genç, köydeki Süryani çocuklara Süryanice öğretiyormuş.
Turabdin bölgesini kasıp kavuran katliam rüzgarlarının buraya ulaştığı günlerde 100 Süryani ailesi yaşıyormuş Anıtlı’da. Civarda dolaşan katliam söylentilerine inanmayan köylüler, köy muhtarı Raşşo’yu kendi gözleriyle görsün diye, kuzeyde Ermeni yerleşimlerine göndermiş. Raşşo, dönüşünde, derhal savunma düzeni kurmaları gerektiğini söyleyince, Yuhanna’nın Sarayını ve duvarlarını sağlamlaştırarak, yığınak yapmaya başladılar ve diğer köylerden gelenlerle birlikte sayıları 2000 oldu. 1915 Ağustos ortalarında askerler ve Kürt aşiret üyeleri köyü kuşattı ve çatışmalar on gün on gece sürdü. 45 gün süren kuşatma sonrasında; Süryaniler’in günümüzde bile saygıyla andığı, evlerinde, kiliselerinde resimlerini bulundurduğu, Mıhallemiler’in dini lideri Şeyh Fethullah’ın devreye girmesiyle ateş-kes ilan edildi.
Listemdeki başka bir köye doğru yola çıkıyoruz bu kez. İzbırak ( Zaz ) köyü, ilerlediğimiz yolun önünde uzanan yemyeşil çayırların ardında beliriyor. İlk göze çarpan geleneksel taş bezemeli çan kulesi ve arkasında kaleyi andıran yüksek yapı ve etrafını çeviren yüksek duvarları ile Mor Dimat Kilisesi ve yakınlarındaki ev harabeleri. Araçtan inerek, yemyeşil çayırları ve ardında, hala göz yaşlarını akıttığı belli olan İzbırak köyünü fotoğraflıyorum. Kıvrılarak köye doğru giden toprak yolun sonunda, Mor Dimat Kilisesinin duvarlarının gölgesinde oturan insanları görünce, bir kez daha iniyorum. İndiğimi gören, yaşlı, dal gibi bir kadın, kiliseye doğru koşarak kapısını, telaşla kapatıyor. İçeriyi görmek istediğimi söylüyorum. “ papaz gitti, bana emanet etti, gezdiremem “ cevabını alıyorum. Duvar gölgesinde oturan, buz kalıplarını andıran iki delikanlıyı konuşturmak mümkün olmuyor, zar zor kilisenin adının Mor Dimet olduğunu söylüyorlar. Kiliseden umudu kesince, köy içine yürüyorum, 3-5 haneli, ağır darbelerden sonra toparlanamadığı hissi veren köyde, köpekleri ısrarla üzerime gelince, birkaç fotoğraf daha çekerek ayrılıyorum.
Midyat’ın kuzeydoğusunda kalan İzbırak köyü, 1. Dünya Savaşı öncesinde 200 Süryani aileye ev sahipliği yapıyormuş. Dört ayrı Kürt aşiretinden Kürtler birlikte saldırdıklarında, Mor Dimat kilisesi ve yüksek binalara sığındılar. Yirmi gün süren çatışma sonunda açlık ve susuzluktan perişan olunca, direnişe son verdiler. Kürtlerin kendi evlerine götürdüğü birkaç genç kadın dışında, 366 kişi Ferbume denen yerde öldürüldüler. Kilisede saklananlar tekrar saldırıya uğradı, Kürtler, Süryanilerin yabancı ülkelerden aldıkları silahlarla direndiklerini söyleyince, ağır silahlı askerler ve toplar gönderildi, ancak; başlarındaki binbaşı, açtıkları top ateşine karşılık vermeyen Süryanilerle görüşmek istedi ve Kürtlerin suçlamalarının asılsız olduğunu anladığını, kendilerini koruyacağına şeref sözü verdiğini söyleyerek, Kürtleri kovalayıp, Süryanilerin daha güvenli köylere ve kiliselere yerleştirilmelerine eşlik etti. Ancak, korku, açlık ve sefaletten hasta olan Süryanilerin çoğu yollarda can verdi. Katliam günlerinin sonrasında köy nüfusundan sadece 100 kişi sağ kalmıştı, onlar da, diğer Turabdin köylerine çalışmak üzere dağıldılar. Savaş sonunda, küçük bir grup, köylerine dönüp, yerleşme cesareti gösterdi.
Muzaffer ile Şeyrullah ikide bir; Midyat’taki büyük kiliseyi görüp görmediğimi soruyorlardı. Bahsettikleri Mor Abrohom Manastırı imiş. Çok geniş bir alana yayılan ve Midyat’ın oldukça dışında kalan tesisin geniş bahçesinde, yine, genç, kibar bir görevli karşılıyor. 491 yılında inşa edilmiş ve duvarların arkasında, tüm Süryani kiliselerinde adet olduğu üzere, görev yapmış din adamları gömülü. İbadete kapalı, belli zamanlarda ayin için açılıyormuş. Zengin Süryani ailelerinin mezarları var manastır duvarlarının hemen dibinde.
Turabdin bölgesinin en çok ilgimi çeken köyü Gülgöze ( Ayn Wardo ) oldu nedense. Belki de, bir kiliseden çok, sağlam bir kaleyi andıran kilisesinin fotoğraflarıydı çekici kılan. Sonra, buradaki kuşatmaları, tüm Turabdin’de bulunan, köyleri, kiliseleri birbirine, hatta Midyat’a bağlayan yer altı tünellerini, buralardaki direnişleri okuyunca, özellikle görmek istemiştim Gülgöze köyünü.
Midyat’tan 11 km. mesafede, yüksek bir tepede kurulmuş bir köy burası. Yemyeşil çayırlar arasında kah iniş, kah çıkışlarda kıvrılarak ilerliyoruz. Köye tırmanan dik rampanın ardındaki tepede, Manastır ve köy evleri birer serap gibi görünüyor. Köy girişinde bir genç, arkada başka bir kilise daha olduğunu söyleyince, onu da araca alarak, önce oraya gidiyoruz. Kerata, öyle esprili ve hazır cevap ki; iki dakikada kırıp geçiriyor beni. Söylediği kilise Meryem Ana kilisesi, anahtarı almak üzere bir eve yönelirken, vakit kaybetmemek için, geri çağırıyorum, dışarıdan fotoğraflamakla yetinip, az önce uzaktan gördüğüm kale benzeri Mor Hadşhabo kilisesinin yanında park ediyoruz. Gerçekten de bir ibadet yerinden çok, korunma amaçlı inşa edilmiş bir kaleyi andırıyor. Bunun kapısı da kapalı ve neşeli genç İzzettin, anahtarının kimde olduğunu bilmediğini söylüyor. Etrafında çepeçevre dolaşarak fotoğrafını çekiyorum.
Sabah 08.00’den beri dolaşıyoruz, Şeyrullah ve Muzaffer yoruldular, sesleri kısıldı giderek. Son olarak Mor Gabriel Manastırına, bir ihtimal daha sonra da bir mesire yeri olan Beyazsu’ya gitmeyi planlıyoruz.
Gülgöze köyünden ayrılırken, indiğimiz dik rampada, Şeyrullah’ın kullandığı araç birden hızlanıyor ve keskin bir virajı zor alıyor, neredeyse aşağı uçacaktık. Aracı kenara çekerek duruyor Şeyrullah, yüzü kıpkırmızı. Aslında, sabahtan beri, zaman zaman hatalı araç kullandığını fark ediyordum, ama; neredeyse bom boş olan yollar yüzünden umursamamıştım. Meğer, ilk kez araç kullanıyormuş, sabah, direksiyonu teslim ederken, “ ehliyetin var mı? “ diye sormuştum. “ tabii “ demişti. Nereden bilebilirdim, sabahtan beri, ilk kez araç kullanan birine teslim olduğumu. Rampa inerken, benzin yakmasın diye kontağı kapamış, frenler çalışmayınca da kontrolu kaybetmiş. Neyse ki; verilmiş sadakamız varmış, kazasız belasız atlattık. O noktadan itibaren direksiyona ben geçiyorum.
Gülgöze ( Ayn Wardo ) köyü, birkaç Müslüman hizmetkar dışında, 200 Süryani Ortodoks ailenin yaşadığı büyük bir köymüş. Anlaşılan, tarihten gelen deneyimler, kiliseyi, savunma amaçlı yapmalarının nedeni olmuş. 1915 yazında, Midyat ve civar köylerden gelen 6000-7000 Süryani Mor Hadşhabo Kilisesinde toplanmış. Temmuz ayında Kürtler, Türkler ve Mıhallemiler, Süryaniler’e karşı ortak bir saldırıya geçmişler. Süryanilerin lideri Mas’ud adında birisi imiş. Topladığı 700 kişi ile, önce, tehcir kafilelerinden kaçmış ve çoğu Ermeni olan insanları kurtarmaya başladı. Midyat’lı Kürtlerin lideri, ilk olarak Ayn Wardo’yu vurmak için tüm kuvvetleri birleştirmeyi önermiş ve tüm güçleri ile saldırmışlar. Bu arada, Türk görevliler de, Midyat, Mardin yörelerinden Kürt aşiretlerini, daha kuzeyden Mıhallemi ve Rama Kürt aşiretlerini toplamış, böylece, Süryanilere saldıranların sayısı 13000 kişiyi bulmuş. Ağır toplarla saldırılan Ayn Wardo’da Süryaniler güçlü bir direniş gösterdiler. İki aya yakın süren kuşatmada ; saldıranlar 200, Süryaniler 300 civarında kayıp verdi. Köyü ele geçiremeyeceklerini anlayan Mardin mutasarrıfı Bedri Bey, Süryanilere ateş kes önerdi. Anıtlı köyündeki saldırılarda anlattığım Mıhallemi Şeyhinin, Süryaniler tarafından da saygı duyulan birisi olması, Şeyh Fethullah’ın, Kürtleri ve Türkleri köyden uzaklaştırma, Süryanilere de güvenli bir geçiş yolu vermeyi garanti etmesi çatışmaları bitirdi. Yaşam garantisi verildiği halde, Ayn Wardo’dan, kendi köylerine dönerken öldürülen Süryanilerin sayısı, kuşatmada ölenlerden çok daha fazlaydı.
Belki; bu gezi notlarında, eski yaraları kaşımamam, yazmamam gerekirdi. Osmanlı’nın; her tarafı yaralı, her tarafı ablukada olması, “ sadık millet “ dediği, Hristiyanların, Batılı devletler ve Rusya’nın enformasyonlarının da etkisiyle, bağımsızlık istekleri ile örgütlenmelerinin yarattığı şaşkınlık ve gerginlik, Anadolu’nun, kaotik yapısının ve Hamidiye Alayları örgütlenmesinin istismarları neticesi, her yerde başlayan tecavüz, soygun ve katliamlar, bu toprakları, tarih bilinciyle gezen birini elbette etkileyecek ve araştırmaya yönlendirecekti. Yukarıda bahsettiğim kaynak kitaplar ve gezim esnasında, konuştuğum insanlardan, öğrenmeye çalıştığım kollektif anılar, bunları yazmaya cesaretlendirdi beni. Özellikle de; Süryanileri, diğer Hristiyan topluluklarından ayrı yere koymak istedim, zira, Süryaniler, hiçbir zaman, Devlete, bağımsızlık, isyan gibi nedenlerle cephe almamışlar, ancak, savunma durumlarında da; gerçekten büyük direniş göstermişlerdi.
Anlaşıldı; güneşin adamakıllı devrildiği bu anlardan itibaren Güzelsu’ya gitmek mümkün olmayacak. Ama, hiç değilse Mor Gabriel Manastırını görebilmek amacıyla, altımda homurdanıp duran aracın gaz pedalına adamakıllı yükleniyorum. Midyat kavşağından sola dönerek devam ederken, karşıma çıkan bir levha, umudumu kırıyor. Mor Gabriel’in 16.30’da kapandığını yazıyor, yine de, hız kesmeden devam ediyorum. Yukarı Mezopotamya’nın inişli çıkışlı kalker platosunda iyice yumuşamış güneş ışıkları, görünür yerleri daha da dramatik bir renk alemine soktu. Mor Gabriel levhasını görünce, ana yolu terk ederek, 2.5 km. daha ilerliyorum. Duvarla çevrili çok büyük bir arazinin içinde, devasa bir binanın, heybetli kapısı önünde telaşla iniyor ve kapıya doğru fırlıyorum. Elinde telsiz olan görevliye; İstanbul’dan geldiğimi, bir daha da muhtemelen gelemeyeceğimi, ziyaret için vermesini rica ediyorum. Telsizde, başka birisi ile konuştuktan sonra, bize dönerek; “ araba ile girin içeri, yolun sonunda arkadaşım yardımcı olacak “ diyor. Dümdüz, upuzun bir yolda ilerledikten sonra, bizi bekleyen gencin önünde duruyorum. Saat 17.45, görevli; “ 18.00’de ayin başlayacak, çan çalana kadar gezdirmeye çalışacağım “ dedikten sonra anlatmaya başlıyor; Mor Gabriel Kilisesi M.S 397 yılında yapılmış, yani 1613 yıllık bir yapı. 1402 yılında, Ankara Savaşında, Yıldırım Beyazıt’ı aşağılayabilmek için, özellikle üzerine ağ atarak yakalatıp, hapseden Timur’un, harap ederek, yağmaladığı yerlerden birisi de Mor Gabriel Manastırı oluyor. Ayin yerinden, kilisenin tavanına doğru yükselen, altın işlemeli iki ağaç motifin de 608 yıldır, yağmadan kurtulmuş olarak yerinde durduğunu ilave ediyor. Ben de; ” kolayı varken, bunları sökmeye tenezzül edememiş olmalılar “ diye ilave ediyorum. Ayin yerinin sağ tarafında vaftiz yeri var.
Vaftiz, Yunan Mitolojisinden bu yana, başta Hristiyanlık olmak üzere, Musevilik’ten kaynaklanan pek çok küçük dinde ve Hindu’izmde de görülür. Yunan Mitolojisine göre, Aşil, topuğundan tutularak, suya batırılıp, vaftiz edildiği için, topuğu hariç ölümsüzlük kazanmıştı. Annesi Thetis, ölümsüzlük nehri Styx’de, elinin suya değmesi yasaklandığı için, Aşil’i, topuğundan tutarak vaftiz etmiştir, böylece de, Aşil, topuğu hariç, ölümsüz ünvanını almıştır. Tarihin sonsuzluğuna, ölümsüzlüğünü ve adını yazdırabilmek için, katıldığı Truva Savaşında, rakibi Truva’lı Prens, Paris, tesadüfen, attığı okla, Aşil’i topuğundan yaralamış, sonra da ölümüne neden olmuştu. Yahya Peygamber de, İsa’yı, Meryem’in kucağından alarak, Ürdün Nehrinde yıkadığı için, Hristiyanlar tarafından öldüğüne inanılmaz.
Ben, Mor Gabriel ( Deyrul Umur ) Manastırı’nın loş mekanında bunları düşünürken, görevli, Adem ve Havva’nın günahlarının intikal ettiği yeni doğmuş çocuğun bedeni ve ruhunu arındırmak için kullanılan; kalın duvarlı pencerenin altındaki, kemerli nişte bulunan vaftiz kapını anlatıyordu. Sol tarafta, 1300 yıl öncesine tarihlenen ve üzüm sıkmak için kullanılan büyük bir taş blok var.
Yandaki bölüme geçiyoruz. Bizans İmparatoru Jüstinyen’in karısı Theodora’nın adını taşıyan geniş salondayız şimdi. Theodora ( ki;Tanrı’nın hediyesi anlamına geliyor Helen dilinde ) Bizans tarihinde derin izler bırakmış, çok tartışılmış bir İmparatoriçe. Babası ayı oynatıcısı, annesi sirklerde yarı çıplak gösteri yapan, kendisi de ( iddialara göre ) dansözlük ve fahişelik ile rahat bir yaşam sürdüren, ancak, Roma Valileri, derken Jüstiyen ile tanışma imkanı bulan ve İmparator Jüstinyen’e ( O, bize Tanrının hediyesi; yani Theou Doron’dur, en iyi eştir ) dedirten birisi. Ancak, bu manastırda; Theodora’nın başka bir önemi var. Kendisi, Hristiyanlığın , Monofizit inancını yani; Baba, oğul ve Kutsal Ruh’un, birbirinden ayrı düşünülemeyeceği inancını benimsiyenlerden. Kısaca, İsa’nın Tanrısal’lığını kabul eden ekolden. Ne var ki; kendisinden neredeyse, 100 yıl önce, Kadıköy’de toplanan Konsül, Monofizit inançlılarını aforoz ederek, mahkumiyetlere uğratıyor. Theodora, yüz yıl sonra, Monofizit inancın koruyucusu olarak ( Süryaniler de, Ermeni Apostolik Kilisesi gibi, Monofizit inancını benimserler. ) ezilenlere hamilik yapıyor. 548 yılında, henüz 51 yaşında iken kansere yenik düşerek ölüyor. Mor Gabriel Kilisesini ziyareti sırasında yaptığı bağışlarla inşa edilen Theodora Salonu, 1960 yılına kadar, mutfak ve yemekhane olarak kullanılıyor. Tavanı, yarım küre şeklinde inşa edildiği halde; dışarıdan bakıldığında, tamamen düz bir tavan görünümünde. Mükemmel bir ısı yalıtım ve akustik özelliği barındırıyor.
Manastır bünyesindeki Meryem Ana Kilisesine geçiyoruz. 5. y.y ’a tarihleniyor, yapılan restorasyonlarla aşınmasının önüne geçilmeye çalışılıyor. Meryem’in göğe yükseldiğine inanılan 15 Ağustos’ ta burada, büyük bir ayin düzenleniyormuş. İsa’nın, dünya’ya doğu yönünden geleceğine inanıldığı için, ayin yerleri de hep, doğu’ya bakacak şekilde tanzim ediliyor.
Şimdi de; şarap mahzenlerini andıran, duvarlarlarında kemerli nişler bulunan, sevimsiz ve ürkünç odacıklardayız. Bu duvarların ardında, İsa’nın dünyaya döneceği gün, onu karşılamak için, sandalyesinde oturup bekler vaziyette gömülmüş din adamları var. Yıllar önce, Deyrul Zafaran Manastırında da, başrahip İbrahim Türker bunu anlatmıştı ve ben bunu duyduğumda, dayanamayıp, “ ayakta beklemeleri daha saygılı bir davranış olmaz mı ? “ diye sormuştum. Aynı soruyu, görevli gence soruyorum; tepki vermeyip, sakin karşılıyor; “ doğru olabilir, ama bilmiyorum “ şeklinde geçiştiriyor. Buradaki, 15 mezarda, 1600 yıl boyunca, 12000 azizin kemikleri gömülmüş. “ Tamamı burada mı gömüldü, yoksa, kemikleri başka yerlerden mi getirildi. “ soruma net cevap alamıyorum.
Yerde, küçük bir kabartı var, altında, Manastıra adını veren ve 667 yılında ölen, Süryani Azizi Gabriel yatıyor. “ Beni, insanların ayaklarının altına gömün “ şeklindeki vasiyeti yerine getirilmiş. Bir metreden de kısa, ters U şeklinde, iki ucu açık bir küçücük tümseğin altındaki mezar çok ilginç.
Aynı şekilde, Deyrul Umur Manastırı rahiplerinden Samuel’de, yandaki odacıkta, benzer bir mezarda yatıyor, Samuel 409 yılında vefat etmiş.
Daha sonra terasa çıkıyoruz, harika taş işçiliğine sahip, çan kuleleri, bütün Süryani Kiliselerinde olduğu gibi, burada da göze çarpıyor. Avluda fotoğraf çekiyorum. Ne hikmetse; yarım saatten fazladır buradayız, çan çalmadığı için, rahatça her yeri gezip, görebildik. Görevliye teşekkür edip, çıkıyor ve Midyat yoluna giriyoruz.
Saat 18.30, Şeyrullah, ikindi namazını kaçırmamak için, aracı park etmemi istiyor ve çayırların üzerinde Muzaffer ile birlikte eda ediyorlar. Hava kararmaya yakın, öğretmen evinin bahçesinin önündeyim. Şeyrullah ve Muzaffer ile vedalaşıp, aracı teslim ederken, araç sahibine olan borcum, ve Şeyrullah’ın oğluna hediye alması için para veriyor ve öpüşerek ayrılıyoruz. 50 TL’ye aracı kiraladım, 110 TL benzin aldım, 30 TL Şeyrullah’a verdim, ama, Tur Abdin’in önemli kısmını gezdim. Yoksa, tek başıma, hiçbir levha olmayan yollarda, aradığım köylerin yarısını bulamazdım. Neticede, güzel, öğretici ve doyurucu bir gündü.
Saray lokantasında yediğim yemek sonrası, öğretmen evindeki odama kapanıyor, lokalden yukarı insan uğultuları yükseliyor, ben, uzun süre gezi notları yazıyor, fotoğraflarımı düzenliyorum.

11.05.2010 ( MİDYAT - BATMAN - BİTLİS - TATVAN )

Dün sabah, horoz sesi ile uyanmıştım, bu sabah, horozlardan da erken uyanmış olmalıyım. Bugünkü programı yapıyorum, uzandığım yerde. Bir müddet sonra, değişik yönlerden, farklı tınılarda çan sesleri gelmeye başlıyor, Midyat semalarından.
Akşam, öğretmen evi lokalini çalıştıran genç özür diliyordu, kahvaltıyı yetiştiremediği için. “Yarın sabah, kahvaltı yapmadan gitme “ demişti. Yine, konaklama kısmının ağır demir kapısının sürgülerini ben açıyor ve çay bahçesine çıkıyorum. Gece yağan yağmur, masa ve sandalyeler üzerinde, bir çamur tabakası bırakmış. Kahvaltının hazır olduğu işareti gelince, içeri giriyor ve tüm gün Batman, Bitlis ve Tatvan yollarında olacağım için, sıkı bir kahvaltı yapıyorum.
Saray lokantasının önünde epey bekledikten sonra Batman minibüsü geliyor. Gercüş, insanları ile ilgili fıkralar meşhurdur. Yıllar önce, buralardan geçerken, rehberimiz İrfan Tanrıverdi’nin Gercüş fıkralarını hatırlayıp gülüyorum. Gercüş’te, yol kenarında minibüs, bagajı olanlar, alıp, ayrılıyorlar. Yanımda oturan iri yarı genç, önce, inecekmiş gibi hamle yapıyor, sonra oturuyor. Araç hareket ederken, dışarıdan birisi kapıya vurunca şöför duruyor, adam; “ ben 7 TL verdim, Batman’a gidiyorum, beni niye almıyorsun ? “ diyor. Yani, inmesi gereken inmiyor, devam edecek de inmiş, neredyse, aracı kaçıracak. Fıkra gibi bir hadiseden sonra, Batman’a doğru hareket ediyoruz. Midyat- Batman arası 85 km, Hasankeyf’den geçiyorum tekrar. Yol boyunca, mağara evler çarpıyor gözüme. Bir kadın, arkada kızı ile iki büklüm yürüyorlar, kız bir elinle, eşeğin ipini tutmuş, diğer elinde, kocaman bir güğüm, arkasında keçi yavruları ile su almaya gidiyor anlaşılan. Kartpostal gibi bir enstantane.
Askerler bir panzerle yolu kesmiş, kontrollu geçiş yapıyorlar. Tepelerde, kayaların üzerinde, keskin nişancılar, etrafı gözlüyor.
Batman’a yaklaşırken, petrol kuyuları üzerindeki, at başına benzer ağırlıklar gözüme çarpmaya başlıyor.
Annem anlatırdı; 60 sene önce, babam Batman’da çalışırken, aldıkları maaşları saklama imkanları olmadığı için, Celal Bayar ile görüşerek, Batman’da ilk İş Bankasının açılmasını sağlamış ve ilk hesabı açmış. Batman, minibüs garajına giriyoruz. Tatvan aracı 10 dakika önce gitmiş. Çaresiz, bir tabureye oturup, beklemeye başlıyor, bu arada da, çevremdekilerle laflamaya başlıyorum. Batman’ın nüfusu 45000’i geçmiş. Birisi takılıyor, “ nüfus kağıtları olmadığı için çocukları sayamamışlardır, yoksa, iki misli çoğalırdı nüfus, burada her evde, beş çocuk var “ . Masadaki yerel gazeteye bakıyorum, GAP mahallesinde, bir eve giren hırsız, 5 kg. zeytinyağı ile sofra bezini çalmış. Düzensiz, plansız ve göçün yarattığı işsizliğin yarattığı ortam, binaların 3. Kat pencerelerine kadar, demir parmaklıklarla kapatılmasından anlaşılıyordu zaten.
Yanımda oturan bir genç; Batman’ın kanalizasyon şebekesinde, rafinerilerden sızan benzinin bulunduğunu, bir mahallede, bir süre önce büyük bir patlama olduğunu, evlerin boşaltıldığını ancak, sızıntının bir türlü bulunamadığını söylüyordu. Avesta yayınlarında romanları yayınlanıyormuş. Sonunda, minibüs geliyor ve hareket ediyoruz.( 20 TL ).Az sonra, yanımda oturan genç, Batman çayı kıyısında, yörenin genel yapısıyla çelişen, güzel bir villayı gösteriyor ve ilave ediyor; “ bu villa ve civardaki 25 köy, toplam 10000 dönüm arazi, bir zamanlar Adalet ve Anavatan Partilerinde millet vekilliği yapmış Mahmut Kepoğlu’na aittir. “ Batman ve Sason Kürt, Siirt ise, Arap etnisiteye sahip. Önce, Bekirhan köyünden geçiyoruz, her yer yemyeşil, yağmur sonrası, buğday başakları canlı, kır çiçekleri çılgın. Tam bir bahar şenliği hüküm sürüyor civarda. Kozluk’ta, yolcuların bir kısmı iniyor, her birinin kucağında, birer çocuk olan üç kadın biniyor. Canlı cenazeden farksız, içe göçmüş halleri dikkatimi çekiyor.
Nüfus artışı neticesi, konut ihtiyaçlarının yüksek katlı binalarla giderilmesi buralarda devam ediyor. Bu inşaat çılgınlığının öncüsü de, büyük kentlerde olduğu gibi, bu coğrafyada da; TOKİ. Ziyaret kasabasına geliyoruz. Yemen ve Şam’da da türbesi bulunan Veysel Karani, Muhammed zamanında yaşamış ve sağlığında ve ölümünden sonra keramet sahibi olduğuna inanılan bir İslam sahabesi. Ancak, Van’a giden araç yok. Şöför gayet sakin; “ telaşlanmayın, Van’a götürecek araç bulup, sizi ona aktaramazsam, Van’a kadar ben götüreceğim “ diyor. Bu arada, Veysel Karani türbesini ziyaret ediyorum, şöför, Tatvan’a gidecek bir minibüs bulmuş, benim sırt çantamı da ona koymuş, beni bekliyormuş. 13.00’de hareket ediyoruz. Baykan, bir zamanlar yoğun çatışmaların yaşandığı, her tarafı yüksek dağlarla çevrili, stratejik konumu olan bir yer. Her tarafta, yoğun askeri birlikler var. Araç, devamlı rampaları tırmanırken, nefesi kesiliyor. Issız bir yol kenarında, elinde bir çuvalla bir genç biniyor. Bitlis yaylalarının lezzetli uçkunundan toplamış, Tatvan’a satmaya götürüyormuş. Uçkun, bu coğrafyanın muzu. Hafif ekşi, herkesin elinden düşürmediği, bütün Doğu Anadolu’da çok sevilerek tüketilen özellikle nisan sonu - mayıs - haziran başı döneminde sokak sokak kurulan tezgahlarda bolca satılan ve tüketilen bir bitki olup, çubuk şeklinde yaklaşık serçe parmak kalınlığında olur, rengi yeşildir, dış kabuğu soyulduğunda içi açık yeşilimsi sarımsı bir ton alır. Hafif ekşimsi bir tadı vardır yerken ağza kum taneleri gelir gibi olur ve lifli odunsu bir bitkidir. ancak hem sağlıklı hem de yemesi keyiflidir. Ferahlık verir.
Yol çalışmaları devam ediyor, zaman zaman toz duman içerisinde, bozuk yollardan gidiyoruz. Saat 14.00’de Bitlis’ten geçiyoruz. Şehir, bariz bir şekilde, Tatvan istikametinde genişliyor, zira, genişleyecek uygun araziler bu bölgede. Artık, Doğu Anadolu topraklarındayım. Güney Doğu Anadolu, iklimi, dokusu inanılmaz bir biçimde değişti. Civardaki yüksek dağların zirvelerinde hala kar var, etekleri yemyeşil çayırlarla kaplı. Bitlis çıkışında da başka bir otobüse aktarıyorlar tekrar. Bitlis-Tatvan arası yarım saat sürmüyor. Tatvan, çok hareketli bir yerleşim. Van – Tatvan feribotu ve İran ile olan ulaşım aksları kenti geliştirmiş. İniyor bu kez Ahlat’a gidecek minibüsün dolmasını bekliyorum. Doğu Anadolu topraklarını bundan sonraki “ Doğu Anadolu Gezi Notları “ yazılarımda anlatmaya çalışacağım.


Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Havasına-suyuna,taşına-toprağına diye başlıyor ezgisi. Mardin yıllardır köklü geleneğine ev sahipliği yapıp, gelen misafirleri bağrına basıyor. Ne güzel anlatmıştınız. Gezdiğiniz her yerde sizinle beraber olmak isterdim. Kıskandım doğrusu.

Jindanehir 
 17.09.2010 12:45
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 8584
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster