Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
501
 

Güneydoğu'da halk ne düşünüyor? Bir raporun söyledikleri

Güneydoğu'da halk ne düşünüyor? Bir raporun söyledikleri
 

Güneydoğu'da Haziran 2015 sonrası süreçte yaşananlar Kürt kamuoyunda nasıl değerlendiriliyor? Bu sorunun cevabını öğrenmek için Şırnak, Hakkari, Diyarbakır, Mardin ve Şanlıurfa'da mülakat yoluyla araştırmalar yaptık. Rapor Kasım-Aralık aylarında yapıldı ve bugünlerde ABD'de yayınlandı.

Çalışma (bu metin kısa bir özettir), Kürt toplumunda Suriye/Kobani hadiseleri ile başlayan ve 7 Haziran seçimleriyle görünür olan yeni durumu genel hatlarıyla ortaya koymayı amaçlamaktadır. Daha önce görülmeyen “hendek siyaseti”, şehir çatışmaları ve sokağa çıkma yasakları konusunda bölgedeki genel algının yakalanması hedeflenmiştir.

Terör ve devletin bununla başa çıkma stratejileri çok sayıda teorinin konusu olmuş ve farklı perspektiflerden açıklanmaya çalışılmıştır. Walzer, bu iki olgunun iyi analiz edilmesi gerektiğini vurgulayarak, önce devlet baskısının terör grupları için eylem gerekçesi olduğunu sonra da terörün devlet baskısı için gerekçe haline geldiğini belirtmektedir. Ona göre, bunlardan ilki aşırı sol grupların diğeri de muhafazakâr sağın motivasyon kaynağıdır (Akt. Fuller, 2010). Türkiye’de sol bir grup olarak PKK, 70’lerde devlet, feodal ağalar ve şeyhlerin Kürt toplumuna baskısını gerekçe göstererek kurulmuştur. Çoğunlukla sağ partilerin işbaşına geldiği devlet de 80’lerin ortalarından itibaren belirli aralıklarla PKK terörünü gerekçe göstererek Doğu ve Güneydoğu’ya, bazen sivil insan haklarını ihlal edecek derecede sert müdahalelerde bulunmuştur. Burada dikkat çekici olan noktalardan birisi, örgütün belirli baskı odakları karşısında kendisini “Kürt halkının savunucusu” olarak sunmasına karşın kendi baskı felsefesi olan “zor”u halka uygulamaktan çekinmemesidir. Çalışmanın da anlaşılır kılmaya çalıştığı problemlerden biri olan hendek-barikatlar teorik açıdan örgütün, “halka rağmen halk için!” anlayışını yeniden ortaya koymaktadır.

Saha çalışmasının bulgularından hareketle dört noktanın tekrar vurgulanması gerekir. Öncelikle Kürt halkının bir an önce yeni müzakere ve barış sürecinin başlamasını beklediği belirtilmelidir. Görüşmecilerin çok büyük bir kısmı örgütün hendek stratejisini hatalı bulduğunu, bunun Kürt halkına büyük bir zarar verdiğini diğer taraftan operasyonların ve sokağa çıkma yasaklarının da bitmesi gerektiğini ifade etmiştir. Sokağa çıkma yasakları ve şiddetli çatışmalar halk üzerinde büyük psiko-sosyal tahribatlar yapmaktadır. Çatışmalar şehirlerin tarihi ve kültürel mirasını tahrip etmekte, insanlarda onarılması zor travmalara neden olmaktadır. Hususiyle de çocuklar üzerinde ciddi kalıcı etkiler bırakma tehlikesi taşımaktadır. Bölgede yaşanan çatışmalar, sokağa çıkma yasakları ve örgütün boykot kararları eğitimi ve sosyal hayatı günden güne kötüye götürmektedir. Bu değerlendirmelerden hareketle, halkın meseleye tek taraflı baktığı anlamı çıkarılabilir. Bunun iki nedeni vardır; öncelikle devlet, uzun süre Kürtlerin kimliğini ve sosyo-kültürel yaşamını kendi ulus-devlet ideoloji için tehlikeli görmüştür. Bu sebeple Kürt toplumunun bir kısmı devlete karşı tabir yerindeyse “ontolojik” bir güvensizlik yaşamaktadır. Diğer taraftan halk, PKK’nin şehirlerden çekilmesini devletin yapacağı siyasi hamlelerle mümkün görmektedir. Çoğunluğunun Kürt siyasal hareketine oy verdiğini varsaydığımız örneklem grubumuzun barışı devletten beklemesi düşündürücüdür. Nitekim bir kısım görüşmeciler çatışmaların durması için örgütle Temmuz-Ağustos aylarında birkaç temaslarının olduğunu ancak uygun bir istişare yapısı olmadığı için netice alamadıklarını ifade etmişlerdir. Bu noktada tespitimiz bölgede akan kanın barışa alan açmaktan çok yeni intikam ateşlerini körükleyeceği yönündedir. Önerimiz, devletin ve PKK’nin sivil ölümlerin, ağır ekonomik ve kültürel kayıpların da yaşandığı şehir çatışmalarını barışçıl yollarla bitirmeleridir. Yine, PKK’nin, sivillerin yaşadığı bölgede başlattığı çatışmanın sonuçsuz kalacağını,  başvurduğu yöntemin Kürt halkı ve sivil siyasetine zarar vereceğini, bu durumdan en çok iki silah arasında kalan sivillerin mağdur olacağını yeniden düşünmesi gerekmektedir. Bölgede yaşanan sivil ölümler konusunda tarafların ikna edici açıklamalar yapması gerekir.

Görüşmelerde öne çıkan ikinci konu, operasyonların uzaması ve sivil ölümlerin devam etmesi durumunda ülkede Türk-Kürt ayrışması yaşanması-derinleşmesi tehlikesidir. Görüşmeciler Türk kamuoyunun bölgede yaşananları bilmediğini, anaakım medyanın olaylara “yeteri” kadar yer vermediğini ve sivil ölümler, tarihi-kültürel mirasın tahrip edilmesine “yeterli” tepkinin verilmediğini sıklıkla dile getirmişlerdir. Bu durum Kürtlerde birlikte yaşama duygusunu tahrip edebilir. Hususiyle 2015 yaz aylarında ülkenin Batı illerindeki Kürt vatandaşlara yönelik fiili-sözlü saldırıların yaşanmasının kardeşlik duygusuna zarar verdiği düşünülmektedir. Türk-Kürt ayrışmasının önlenmesi adına, ülkenin önde gelen STK, parti, sendikaları vb. barış sürecinde olduğu gibi bölgeyi ziyaret etmeli ve buradaki paydaşlarıyla yaşanan olayları yerinde müzakere ederek barış için yapıcı rol oynamalıdırlar. Aynı şekilde bölgedeki işadamları/kadınları dernekleri, dini grup liderleri ve geniş aileleri temsil eden kişiler çatışmaların bitmesi konusunda çalışma yürütmesi ve medyaya belirli aralıklarla bilgilendirme toplantıları yapması önemlidir.

Yakın zamana kadar AB temsilcisi ve raportörlerinin sıklıkla ziyaret ettikleri bölgeye bir süredir gelmedikleri ve raporlarda bölge sorunlarına temas edilmediği bazı görüşmecilerce dile getirilmiştir. Uluslararası kuruluşların bu tavrı Kürtlerde güvensizlik oluşturmakta ve AB’ne güveni azaltmaktadır. Yapılan görüşmelerde, AB ve BM gibi kuruluşların Türkiye’yi Batı’nın göçmen krizini önleyecek bir “sınır” olarak gördüğünü bu sebeple ülkedeki diğer gelişmelere göz yumulduğu belirtilmiştir. Kanaatimize göre, Kürtler ve Türkler arasında ülke geneline yayılabilecek bir çatışma durumunda Batılı ülkeler yeni bir göçmen krizi yaşayabilir. Zira, 8 milyona yakın Kürt vatandaşın ülkenin Batı’sında, Türklerin yoğun olduğu yerlerde yaşaması olası bir krizde Kürtlerin, yönünü istikrarsız vatanlarına değil Batı’ya çevirmesi güçlü bir ihtimaldir.

Saha çalışmalarında dikkat çekici bulunan bir husus da, çatışma sürecinin uzaması ve örgütün silahlı unsurlarının şehirlerden çıkarılamaması durumunda Kürt gençler arasında radikalleşmenin artma riskidir. Suriye/Kobani savunmasıyla beraber artan PKK’ye katılımlar ve Kürtlerde milli bilincin yükselişi bölgede örgütün etkin medya-sosyal medya ağı aracılığıyla şehirlerde savaşacak yeni gençleri bünyesine katmasına neden olabilir. Örneklem grubu belirlenirken siyasal dağılımlara dikkat edildiği için, örgütün yaptığı son hendek hamlesiyle sempatizan ve seçmen tabanında rahatsızlık oluşturduğu bu araştırmadan yola çıkarak söylenebilir. Buna karşın görüşmeciler, örgütün, Kürt sorununun çözümünü savaşta gören radikal kitlesini artırma ihtimaline dikkat çekmiştir. Bölgede radikalleşmenin önlenmesi için Türk kamuoyuna, bölgede bazı ilçelerde yaşanan durumun bir nevi “afet” olduğu anlatılmalıdır. STK’lar, Türk-Kürt kardeşliğinin zedelenmemesi için evlerini terk eden aileler adına yardım kampanyaları düzenlemelidir. Örgüt bölgede bu aileler için Sarmaşık Derneği ve belediyeler aracılığıyla yardım kampanyaları başlatmıştır. (Raporun hazırlandığı dönemde çatışma bölgesinden göç eden ailelere valilikler her ay 300 tl yardım verirken Şubat ayında bu rakam 1000 tl ye çıkarılmıştır).

Üzerinde durulması gereken son bir nokta, görüşmecilerin önemli bir kısmının barış sürecinin bitmesi ve yaşanan çatışmaları siyasi çıkarlar çerçevesinde yorumlamasıdır. Hükümet daha güçlü şekilde eleştirilmekle beraber Kürt siyasal hareketin temsilcileri de bu eleştirilerin hedefi olmuştur. Bu durumda, sokağa çıkma yasaklarının ve operasyonların uzaması bölge halkının siyaset yoluyla gelebilecek olan barışa güvenini azaltabilir. Görüşme metinlerinden yola çıkarak, sadece siyasetçilerin güdümünde yürüyecek bir barış sürecinin halka güven vermeyeceği söylenebilir. Katılımcıların, “barışın başarılamaması” konusundaki düşüncelerinden hareketle ülkede barış araştırmalarına önem verilmesi gerektiği açıkça görülmektedir. İrlandalı bir barış uzmanının, araştırmanın yürütüsücüne söylediği, “bu kadar sosyal sorunu olan bir ülkede üniversitelerde neden bir barış bölümünün olmadığını merak ediyorum” cümlesi konunun önemini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu bağlamda önerilerimiz, barış için çatışmaların bitmesi beklenmemelidir. Çatışmaların uzun sürme ihtimaline karşın taraflar görüşmelere bir an önce başlamalıdır. Toplumsal çatışmaların azaltılması için üniversitelerde “barış” araştırma merkezleri ve bilim dalları kurulmalıdır.

Yaklaşık yüzyıldır devam Türkiye’nin Kürt sorunu zaman zaman çatışma düzeyine çıkmaktadır. Haziran 2015 sonrası süreçte 3 yıldır devam eden barış görüşmelerini askıya alacak gelişmeler yaşanması üzerine çatışmalar yeniden başlamıştır. Suriye’nin kuzeyinde PKK’nin güdümündeki PYD’nin elde ettiği kazanımlar ve Kuzey Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi’nin bağımsızlık uğraşısı ülkedeki Kürt nüfusun devletten beklentilerini artırmaktadır. Irak ve Suriye’de IŞİD karşısında verdikleri mücadele sebebiyle ABD, AB ve Ruslarca muhatap kabul edilen Kürtlerin bundan hareketle Türkiye’den 8 ay önceki görüşmelerden daha çok hak talep edeceği düşünülebilir. Buna karşın 14 yıldır iktidarda olan ve siyasi yorgunluk belirtileri gösteren AKP’nin Kürt sorununu çözmek için gerekli etno-politik adımları atma konusunda cesur davranıp davranamayacağı merak konusudur. Özellikle, ülkede en önemli gündem maddelerinden biri Erdoğan’ın başkanlık isteğiyken Türk milliyetçilerini kızdıracak bir hamleninin atılması olası görülmemektedir. Türkiye’nin bu denklemde elini güçlendiren gelişme ise, Suriye’nin Kuzey koridorunda Kürtlerin kurmayı arzu ettiği özerk bölgeye Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin karşı çıkmasıdır. ABD’denin de yakınlarda buna benzer açıklamalarda bulunması Kürtlerde endişeye neden olmaktadır.

Özetle, Arap baharının evrilerek Kürt baharına dönüşmeye başladığı Ortadoğu’da Türkiye’nin çatışmaları şiddetle bastırmaya çalışması uzun vadede hatalı kabul edilebilir. Bir taraftan devletin kurucu ulus-devlet felsefesi bir taraftan AKP’nin reformcu gücünü kaybetmesi bir taraftan da Erdoğan’ın başkanlık için Türk milliyetçi oylara ihtiyaç duyması kısa vadede Türkiye’de kalıcı barış konusunda umutları azaltmaktadır. Çatışma sürecinin uzaması ise bölgede Kürt gençlerin radikalleşmesine ve gelecekte sağlıklı çözümler üretilmesinin önünün kesilmesine neden olabilir.

Not: Raporun İngilizce-Türkçe tam metni ve sayısal veriler için bakınız: http://www.rethinkinstitute.org/resurgence-of-the-kurdish-conflict-in-turkey-how-kurds-view-it/

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok önemli uyarılar... Lâkin bunun işe yarayıp yaramayacağını, nispeten entelektüel bir kesimin bildiği, girdiği, yanlış bilmiyorsam 11 bin üyesi bulunan, yani 11 bin yazarı bulunan bu BLOG'da gösterilecek ilgiden veya ilgisizlikten anlayabilirsiniz. Selâmlar...

İsmail Hakkı CENGİZ 
 24.02.2016 7:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 12
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 478
Kayıt tarihi
: 01.02.16
 
 

Aslen Trabzonlu, İki çocuk babası din sosyoloji alanında Dr.   Yakın dönem Kürt toplu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster