Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ekim '11

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Günü kurtarmak mı, kendini kurtarmak mı, dünyayı kurtarmak mı?

Günü kurtarmak mı, kendini kurtarmak mı, dünyayı kurtarmak mı?
 

Barış çiceği... Barış bir çiçeği ad koymak kadar kolay olsaydı...


Toplumsal  ve bireysel sorunlara çözüm üretme ve çözümleri  uygulamada önceliği hangisine vermeli? Herkes toplum ve insanlık için de bir şeyler yapmalı mı? Kendimiz ve yakınlarımızın iyiliği için bir şeyler yaparak, diğerlerine, başka insanlara da hayrımızın dokunması olası mı? Dünyaya geliş amacımız nedir? Bu amacı nasıl farkına varıp gerçekleştirebiliriz? Aslında kim olduğumuzu  bilerek ve yaşamın anlamını öğrenerek ömrümüzü tamamlayabilecek miyiz?

Sizi bilmem ama, tanıdığım birçok kişinin sorduğu, yanıtını bulmaya çalıştığı, tartıştığı sorular bunlar… İşte internet ortamında, bu sorular üzerine dolaşırken ve yazışırken, ortaya bir arkadaşıma yazdığım aşağıdaki mektup çıktı. Yazarken beni, okuyunca arkadaşımı bir nebze rahatlatan mektubu, sizlere de mal etmek, keyifle okumanızı isterim:

Ahmet Merhaba!

Senle uzuuun uzun bu konuları konuşmak, dertleşmek isterdim. Ancak, kısa birkaç şey yazmakla yetineceğim:

Bütün dinsel öğretilerin ve düşünbilimin ilk ve temel sorusu "insanın kendini bilmesi", "insanın kendini tanıması" üzerinedir. "Neyiz biz?", "Ben kimim?" sorusun YANITLARINI ömrümüz boyunca bulmaya çalışacağız. Bulmak ve bilmek yarı yarıya ERMEK demek ve büyük bir ERDEM, tabii büyük bir sorumluluğu ve acıları da beraberinde getiriyor. Tıpkı insanın öncelikle kendine karşı DÜRÜST olmayı başarması gibi... Ama, yaşanan tüm deneyimler, tanışılan tüm insanlar biraz da bu soruların yanıtları, nedenleri ve sonuçları... Yaşamda öğrendiğim ikinci çok önemli şey, (Kuran'da da birçok yerde geçtiği gibi) sabrın ne büyük bir ERDEM olduğu... Ve TEVEKKÜL! İnsanın üzerine düşeni yaptığına emin olması, vicdanının rahat olması gerekir ki, tevekkül edebilsin... O zaman, sabırla, umutla, hevesle tevekkül içerisinde olacakları bekliyorsun. Genelde beklediğine değiyor. İşte bence mutluluk böyle şeylerde gizli. Kendini bulan, bilen, tanıyan, sabretmesini bilen, tevekkül eden, seven, sevilen (sevebilmek sevilmekten daha önemli ve gerekli bence) biri olmak; sevdiklerinle birlikte olmak, yakınında olmasalar da seni düşündüklerini, sana dua ettiklerini bilmek; başkalarına yararlı olduğunu duyumsamak (bu açıdan öğretmenlik, hekimlik gibi mesleklerin sağladığı tinsel doyumu kıskanırım); gerçekten gereksinimin olan şeyleri isteyebilmek ve bunları elde etmek (salt mal mülk değil; yaşam tarzı, evlat, iş, uğraş) mutlu olmak demek.

Bireysel kurtuluş meselesine gelince; Üniversitede okurken "Solcu, Devrimci" geçinen arkadaşların (çoğu da öğrenci derneği üyesi ve yöneticisi olurlardı) daha kendilerini kurtarmadan, toplumu, ülkeyi, hatta dünyayı kurtarmaya soyunmaları bana çok anlamsız ve trajik gelirdi. Kişi öncelikle kendi kişisel gelişimi, bilinçlenmesi, yaşamın ağır sorumluklarını üstlenmişken, kendisinin ve yakınlarının sorunlarına yapıcı çözüm getirme konusunda ne ölçüde başarılı ki, liderliğe soyunup, halkı, ülkeyi falan kurtarsın? 1990'ların sonu ve 2000'lerin başından bu yana düşünsel ve dinsel konularla yakından ilgiliyim. Namaz kılmaya başlayınca bazı solcu arkadaşlar "tarikatçı" olduğum endişesine kapıldı. Reiki, meditasyon ve yogayla ilgilenmem "kafayı üşüttüğüm" şeklinde yorumlandı. (Karşı tarafın boşanma davası dilekçesine ve yalancı tanıklarının ifadelerine bir suç unsuru gibi girdi.) Tabii bir de "Din toplumların afyonu"dur meselesi var. Hayır, maddi dünya (özdeksellik)  ve maneviyat (tinsellik) arasında dengeyi kurmayı başardıktan sonra; özellikle tinsel ve ruhsal öğretilerin, uğraşların kişiliğini güçlendirip, geliştirdiğini, acılara ve zorluklara karşı dayanıklılığını artırdığını anlıyorsun. Bunlar boş bir avuntu ya da acılarını uyuşturan afyon değil; aksine seni daha uyanık, zinde,  umutlu ve mutlu kılan şeyler. İşte ondan sonra günlük yaşamın türlü telaşı ve sorunuyla, çok ender hoş sürprizlerini ve keyfini yaşarken; ibadetlerini, meditasyonunu, yüzmeni, sporunu, temizliğini, çocuğunu, sevdiklerini, dostlarını ara sıra eğlenmeyi ihmal etmiyorsun. İşte ben bunu yapmaya çalışıyorum. Bazen bazıları eksik kalıyor. Örneğin, kitap okumak yerine, ayaklarımı uzatıp televizyon seyrederken örgü örmeyi ya da her ikisi yerine yere oturup çocuğunla oynamayı, ona kitap okumayı tercih edebiliyorsun. Ya da evde işler seni beklerken, dışarıda dolaşmayı, bir arkadaşla buluşmayı yeğliyorsun. Bunlar bazen planlı bazen kendiliğinden oluyor.

Benim de "Hayat beni bir daha asla yaralayamaz!" deyip de çuvalladığım ve acılar içerisinde kıvranıp, "ölücem her halde! (hatta ölsem daha iyi)" dediğim çok oldu. İşte böyle dönemlerde, bu durumun içinde debelenip kalmak mı, bir an önce sıyrılıp çıkmak mı gerektiğini bilmek, ölüm kalım meselesi. Tabii kurtuluşa çıkarken nasıl bir yol izlediğin de çok önemli. Bana göre; ibadet, meditasyon, zihinsel uğraşlar, spor ve sevdiklerimle sevdiğim şeyleri yapmaya çabalamak en iyisi... Kimi de antidepresanları, alkol ve uyuşturucuyu, çılgın bir gece hayatını, yoğun cinsel etkinlikleri, içe kapanmayı.... seçebilir.

Tüm bunların yanı sıra başkalarının kurtuluşu için ne yaptığıma gelince... Ben aslında, topluma bir hayrım dokunsun, kendimi yararlı duyumsayabileyim diye (hem de çok severek ve başarıyla yapabileceğime inandığımdan) gazeteci oldum. Koşullar bazen mesleğimi yapabilmemi, bu meslekten her zaman ekmek yiyebilmeyi nasip etmedi. Ama, yazmaktan asla caymadım. Ya değirmenin çarklarında ezilip, o çarkın bir parçasına dönüşecektim; ya da değirmenlerle savaşan çılgın Donkişot olacaktım. Ben, başta Donkişot olmayı seçtim... Sonuç malum... Güllük'te benim de yaşadığım en önemli sorun ve başlıca gereklilik, burada 3-5 yaş arası çocuklarımızı tam gün güvenle yollayabileceğimiz bir anaokulunun (okul öncesi eğitim kurumu) bulunmayışı. Ben de bu konuda elimden geleni yaptı,  yapıyorum. (Bununla ilgili Milliyet Blog'da ve Milas Önder Gazetesi'nde yayımlanmış yazıları okuyabilirsiniz.) Bugün okul yapımı için adımlar atılsa bile, en erken bir yıl sonra hizmete girecek olan kurum, artık benim ve oğlumun işine yaramayacak (çünkü Deniz zaten 5 yaşını doldurmuş olacak); ama küçük çocuğu, bebeği bulunan ve gelecekteki tüm çalışan çalışmayan annelerin önemli ve çağdaş bir gereksinimi karşılanmış olacak. Bunda benim de emeğim, çabam etkili olduysa, katkım bulunduysa, kendimi mutlu, işe yaramış, sevap işlemiş duyumsayacağım. Bu süreç yaşanırken, oğlum için ona yakın bakıcı adayıyla görüştüm, 6 ay içerisinde 6 bakıcı değiştirdim, oğlumu Milas'ta iyi bir anaokuluna gönderme girişiminde bulundum. Son bir buçuk haftadır yeni bakıcısıyla birbirlerine alışmaya çalışıyorlar... İşte benim yapabildiklerim şimdilik bunlarla sınırlı.

Gene çok uzun yazmışım. Görüşmek dileğiyle,

Selam, sevgi ve saygılar,

Gülçin

Dünyayı değiştirmek şöyle dursun, henüz kendimde ve yaşamımda  değişiklikler yapmayı başarmaya çabalıyorum.  Herkes kendisi, sevdikleri ve başkaları için daha güzel, gönençli, barışçıl, sevgi dolu bir yaşam ve dünya istemekle kalmayıp, içtenlikle buna çabalasa, dünya da cennete dönüşecek belki…

Gülçin ERŞEN - 13 Ekim  2011 / Güllük

 
Toplam blog
: 134
: 869
Kayıt tarihi
: 06.07.11
 
 

Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu (İletişim Fakültesi) Radyo ve Televizyon Bölümü mezun..