Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ocak '11

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
18213
 

Gürcistan gezi notları

Gürcistan gezi notları
 

gürcistan / kazbegi dağı / tsiminda sameba kilisesi


Meraklısı için notlar; 1 $ = 1.84 GEL - 1 GEL = 10 Tetri İstanbul – Batum otobüs 65.0 GEL Dizel 1.95 GEL Süperbenzin 2.00 GEL Tiflis metro bileti 0.40 GEL Tiflis konaklama; 30.0 GEL Dodos’ Home stay, Marjanishvili küçesi 38 Natakhtari bira 0.50 GEL Tiflis minibüs ücreti 0.3-0.5 GEL Tiflis- Erivan ( Ermenistan ) minibüs 30.0 GEL Tiflis – Kazbegi minibüs 10.0 GEL Kazbegi konaklama; 15.0 GEL Hotel Lomi Stalin Meydanı Ev yapımı şarap 70 cl. 3.0 GEL Tiflis – Gori minibüs 5.0 GEL Gori konaklama; 10.0 GEL Kristoperek kasteli 8 Gori Stalin Müzesi 10.0 GEL Gori-Tiflis otobüs 3.50 GEL Kaçapuri 1.20 GEL ( yağda kızartılmış, harika lezzetli börek ) Tiflis-Mtskheta minibüs 1.20 GEL Mtskheta müzesi giriş 3.00 GEL Tiflis-Zugdidi tren 11.0 GEL Zugdidi-Mestia minibüs 20.0 GEL Mestia-Ushguli jip ( günlük ) 1 5 0 GEL Mestia konaklama ( pansiyon ) 45.0 GEL Mestia-Zugdidi minibüs 20.0 GEL Zugdidi-Batum minibüs 15.0 GEL Batum-İstanbul 65.0 GEL Bu gezide çekmiş olduğum fotoğrafları; www.picasaweb.google.com/metindenizmen adresinde izleyebilirsiniz. Ülkemizin, kabul edilse de, edilmese de Osmanlı İmparatorluğunun mirasını devraldığı gerçeğinden hareketle, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya coğrafyalarındaki çekişmeler ve gelişmelerden doğrudan etkilendiğini hepimiz biliyoruz. Ortadoğu gezim, hala izlerimizin, rahatlıkla sürülebildiği, emperyalist devletlerin yarattığı, yeni Arap Devletlerini daha iyi gözlemleyerek, analizler yapabilmemi mümkün kılmıştı. Keza; Balkanlar’da hala, İmparatorluğun terk ettiği topraklarda süregelen kaosu, daha ileride olmasa da, Osmanlı İmparatorluğunun, halklara uyguladığı politikaları uygulayan Yugoslav Federasyonu’nu, içine sindiremeyen, aynı emperyalist güçler, bir denge unsurunu, bir büyük gücü, göz göre göre parçalayıp, Federasyonu, adeta şehir devletlere bölmüşler, 21. y.y’da yaşanan, vahşete seyirci kalmışlar, neticede, rahatlıkla kullanabilecekleri mozaiklere bölmüşlerdi. Balkanlar’daki gezim, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova’da devam etmiş, ama, değerlendirdiğim her fırsatta, Yugoslavya Federasyonu’nun çöküş nedenlerini araştırmıştım. Canımızı acıtsa da, Sırbistan’ın, Federasyonu dağıtan ülkelere tepkisine hak verir olmuştum. Kafkaslar, burnumuzun dibinde, parçalanan Sovyetler Birliğinden sonra, aynı emperyalist güçlerin, pazar ve askeri güç arayışlarına tanık olmuştuk, bu bölgede. 2008 yılında Gürcistan’ın, Güney Osetya’ya bela ararcasına çılgın girişimi, Ermenistan’ın, Rusya’nın olurunu ( edindiğim bilgilere göre ) ve bir taburunu yanına alarak, akla zarar bir cüretle Azerbeycan’a bağlı Dağlık Karabağ topraklarına girmesi, buraları daha fazla tanıma isteği uyandırıyordu ne zamandır. Belki de laf olsun diye, Gürcistan’ın başının dertte olduğu, Abazya Otonom yönetimine internet üzerinden vize başvurusu yapmıştım. İki gün içinde olumlu yanıt gelmişti. Ermenistan, Türkiye Devleti Bürokrasisine tavır olarak, sınırlarda, diğer pasaportlara verdiği giriş vizesini, yeşil pasaport sahiplerine vermiyor, Tiflis’teki temsilciliklerine müracaat etmemi istiyorlardı. Bu da, bir hafta kadar zaman kaybı demekti. Tüm bunlar, bu coğrafyaya bir an önce gitmem konusunda kamçıladı beni. İnternet üzerinden yaptığım araştırmalarda, Ermenistan’ın Batılı ülkelere e- vize verdiğini gördüm ve formu doldurup, diledikleri 15 $ ı ödeyerek, e- vize müracaatında bulundum. Aslında, hiç ümidim yoktu, daha önce, tartıştığım Bulgar Konsolosluğundakilerin yaptığı gibi, vize geçerli tarihlerini, talep ettiğim tarihlerin dışında vereceklerini tahmin ediyordum. Öyle olmadı, iki gün sonra, çıktısını alacağım, vize belgesini, elektronik postalarım içinde buldum. Artık, kaçar tarafı yoktu, Kafkasya gezisinin. Her zaman yaptığım gibi, Lonely Planet’in rehber kitabının, karınca misali küçücük yazılarına verdim kendimi, gideceğim yerlerle ilgili, konaklama, ulaşım bilgileri için. Böylece, bir anlamda gezi de başlamış oluyordu, her zamanki gibi. İyice sıcaklara kalmadan gitmek fikri, 10 Temmuz’da, Aksaray Langa’da, hiç bilmediğim bir otobüs terminalinde bulunan Özruhlar otobüs firmasından, Bakü’ye gidecek otobüs biletimi almamla hayata geçti ( 70 $ ). 10.07.2010 

( İSTANBUL - ÇORUM ) Aksaray’ın kenarında Langa’da bulunan Güneşler Garajı, Türkiye ile bavul ticareti yapan ülke vatandaşlarını taşıyan otobüslerin çıkış yeri imiş, bilmiyordum. Dağıstan’dan, Sırbistan’a kadar, düzenli seferler yapılıyor, pek konforlu otobüslerle olmasa da. Bir başka yolcuları da, Türkiye’ye kaçak çalışmaya gelenler oluşturuyor. Ermenistan’la tüm bağlarımız kopuk ama, aralıksız kaçak işçi taşıyor otobüsler, Erivan’dan veya Batum’dan Türkiye’ye. 48 saat sürecek Bakü yoluna, bir saatlik mütevazi bir gecikme ile başlıyorum. Biletler, bilgisayarda kesilmediği için, ikide bir, birileri, elinde biletle geliyor, kendi dilinde bir şeyler söylüyor, ben, yandaki büroya gönderiyorum. Epey devam edince, kendim gidiyor ve “ bıktım, benim yerime oturmak isteyenlerden, bir kişi daha gelirse, sizi şikayet edeceğim. “ diye bağırıyorum. Allahtan, kimse bana, “ kime şikayet edeceksin ? “ diye sormuyor, ama, bir daha, yerime göz diken de olmuyor. Boğaz Köprüsünü geçerken, sağlam bir yağmur bulutunun içine giriyoruz ve az sonra, havalandırma kanalından üzerime sular damlamaya başlıyor. Allahtan yanım şimdilik boş, oraya kayıyorum, yine de, sol bacağım nasibini alıyor, dışarıda yağan yağmurdan. Öndeki Azeri kadın feryada başlıyor, üzerine, bir kenarda birikmiş olan suların hepsi dökülünce. Host, peçete sıkıştırarak, durumu kurtarmaya çalışıyor, ama, yağmur da inat, az sonra yine şikayetler başlıyor. Sonunda, bir mola verip, o arada, su alan yerleri, içten ve dıştan koli bantı ile izole ediyorlar ! İşe de yarıyor bantlar, bir daha, akan sulardan şikayet eden olmuyor. Azerbeycan’a çalışmaya giden Türk işçilerle konuşuyorum. Türkiye’den daha iyi şartlarda çalışacaklarını ve evlerine ayda 1500 $ gönderebileceklerini söylüyorlar. Yağmur bulutlarına gire çıka saat 18.00’de İzmit’e geliyoruz. Anlaşılan, biletleri, bir çok farklı yerde satıyorlar. Online sistem olmadığından, aynı koltuk pek çok kişiye satılmış. Dövüşmeye varacak yer kavgaları oluyor, sesi az çıkanı, en arkadaki koltuklara gönderip, çözüyorlar problemi. 19.30’da Kaynaşlı’da verilen yemek molasını, ben de, eşimin çantama koyduğu köfte-ekmek ve ayranla değerlendiriyorum. 01.20’de otobüsün içini saran leblebi kokusu ile uyanıyorum. Çorum Osmancık’ta mola verilmiş. 11.07.2010 

( ÇORUM - TİFLİS - GÜRCİSTAN kırmızı köprü sınır kapısı ) On iki saattir yoldayım. Gün ağarmak üzere, host, hiç ummadığım bir jest yapıyor ve ileride duracağı mola yerinde kullanmak üzere kahvaltı kuponu dağıtıyor. Karadeniz’e paralel ilerliyoruz. Bu saatlerde, Karadeniz öyle uslu ki; göl gibi. Samsun’u uykudayken geçmişim, Ordu ve Giresun, kabuğunu yırtarcasına büyümüş, yeni ve yüksek binalar ve henüz bomboş olan sokakları ile temiz ve güzel görünüyor. Denizden dimdik yükselen tepeler arasındaki, çok katlı binalarda, bir anlamda doğanın içinde, ama; doğadan kopuk bir hayat başlamış. 08.50’de Görele’den geçiyoruz, Bakü yolunun yarısı olduğu söylenenTrabzon’a 85 km. var. Akçaabat’ta yol boyu köfte dükkanlarının önünden geçiyoruz, az sonra, Ayasofya Camiinin etrafındaki turistleri seçebiliyorum uzaktan. 250000 nüfusu ile son yılların, Hrant Dink ve Rahip Santoro cinayetleri ile gündemden düşmeyen kentimiz oldu Trabzon. Arsin sahillerinde, balıkçılar, sabırla oltalarını sallıyorlar. Araklı ve Sürmeneli ne kadar çok politikacı ile tanıştığımı hatırlıyorum, ANAP’lı yıllarda, hiç birinin ismi duyulmaz oldu. Düz arazi olmayınca, yemyeşil, sisli tepelerde yükselmiş inşaatlardaki zorluklar mı Karadenizlileri iyi inşaatçı yaptı diye düşünmeden yapamıyorum. Saat 10.00. Rize’ye yaklaştığımız, halı gibi çay bahçelerinden, başlarında geniş kenarlı şapkalarıyla çay biçen kadınlardan anlaşılıyor. 11.00’de iki kez geldiğim, Verçenik ve Kaçkar Dağları zirvesi yaptığım, Kaçkar Dağları Milli Parkı’na giden yol ayrımında, iki numara büyük emanet botlarla nasıl zirve yaptığımı hatırlıyorum. Pazar ilçesi sırtları, komple çay bahçeleri ile kaplanmış. Arhavi’de tabiat daha da vahşileşiyor. Hopa’ya, tertemiz, bembeyaz evlerini seyrederek giriyorum. Sarp’ta mola veren otobüsten inince, şok edici bir sıcak ile karşılaşıyorum. Çok geçmeden de sınır kapısındayız. Otobüsün bagajı tepeleme bavul ve kolilerle dolu. Zaten, yolcuların çoğu bavul ticareti yapıyor. Sırt çantamı alıp, Türk Gümrüğüne yöneliyorum. Her çıkışta yaptığım gibi, yurt dışı çıkış harç makbuzumu daha önceden aldığım için, bu telaşı yaşamıyorum. Tampon bölgeden, yüzümü kavuran sıcak rüzgar ile geçiyorum ve Gürcistan gümrüğündeki kibar kadın görevli, mühürü rica ettiğim sayfaya vuruyor ve “ hoş geldiniz “ diyor. Gümrük kapılarında, bu mühür işine dikkat etmeye başladım epeydir. Çünkü, öyle rastgele ve vize sayfalarına vuruyorlar ki; bir müddet sonra, pasaportun bütün sayfaları düzensiz bir biçimde israf edilmiş oluyor. Artık, Gürcistan, daha doğrusu Acara Özerk Yönetim topraklarındayım. Yolcular birer ikişer geçiyorlar bu tarafa, otobüsü bir köşeye çekiyorlar, anlaşılan ciddi bir kontrol var ! Geniş meydanın kenarındaki duvar üzerine oturmuş, bekliyorum. Duvarın arkasında, iri taşlarla kaplı sahil, şezlonglarda güneşlenen Gürcülerle dolu. Zaman zaman burnuma, hızla dolaşan jet skilerin egzost gazları geliyor. Türk sınırının hemen yanındaki camiye nazire midir, bilemem, hemen önümde bir kilise yenileniyor. Bir saat sonra, gümrük kontrolundan çıkan otobüs yanımıza geliyor. Tüm eşyalar aranmış, otobüsün içi didik didik edilmiş, besbelli. 14.30’da, Batum’dan hareket ediyoruz. Tiflis’e 408 km. var. Çok uzun bir yol değil ama; bu otobüs ve yollarda içimin çıkacağını kestirebiliyorum. Acharistskali nehri, geniş bir yatağın içinde akarak Karadeniz’e dökülüyor. Hem de kirli sayılamayacak kadar temiz suları ile. Kafkas Gürcistan’ında sanayinin olmayışının ve ormanların bolluğunun bir işareti olmalı. Akaryakıt istasyonunda mazot almak için duruyor, camdan bakıyorum dizel 195 GEL, süper benzin 200 GEL. 1 $ = 200 GEL, olduğuna göre, Türkiye’den çok ucuz akaryakıt. Zaten gezdiğim kırka yakın ülkede, bizim rakamları egale edecek bir akaryakıt fiyatı bulamadım. Sovyet döneminden kalan, blok binalar ne kadar bunaltıcı ise, yol boyunca dizilmiş villalar da o kadar güzel görünüyor Batum’da. Deniz kıyısından uzaklaşmadan Kobuleti’ye doğru ilerliyoruz. Çay bahçeleri buralarda da, uzayıp gidiyor. Bu bölgeye Acara, burada yaşayan Müslüman Gürcü’lere de Acaralı veya Acar deniyor. Ancak, şu ana kadar, bir minare çarptı gözüme. Sovyetlerin dağılmasından sonra, inanç pazarlamacılarının Acara’da yaptıkları misyonerlik çalışmaları meyvesini vermiş ve 1990’larda %70 olan Müslüman nüfus, günümüzde %63 Ortodoks Hristiyan, %30 Hanefi Müslüman olarak değişmiş. Otobüs bir dondurmacının önünde duruyor ve host, herkese dondurma alarak bir sürpriz daha yapıyor. İlerledikçe, yol boyunca, dış cepheleri de çatıları gibi, oluklu saçlarla kaplanmış, boyasız, yorgun, isteksiz evlerin önünden geçiyoruz. Hava sisli, kasvetli olunca karamsarlık kaplıyor beni, gecenin uykusuzluğu ile birleşince, hırpalanmış gözlerle izliyorum geçtiğim yerleşimleri. Günlerden Pazar, sahiller ve hemen her ağacın altı araç ve insan dolu. Neredeyse, yeni bir ev görmedim, Gürcistan’a girdiğimden beri. Yemyeşil bir ovaya bakan Ozurgeti’yi sağda bırakıp, Ureki’ye ilerliyoruz. Poti’yi gösteren levhanın önünden Samtredia’ya yöneliyor otobüsümüz. Her taraf yemyeşil, bir tutam dahi, sararmış ot görmek mümkün değil. Batum sahilinde beklerken sohbet ettiğim Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi Azeri genç; Azerbeycan sınırında, çok sıkı kontrol yaptıklarını, bir Kimya ders kitabını, imha edilmekten zor kurtardığını söyleyince, aklıma LP’de okuduklarım geliyor. Ermenistan fobisi fazla anlaşılan, bu nedenle LP’yi kurtarmam lazım bir şekilde, zira, rehber kitaba olan ihtiyacım kadar, sayfalarına, değişik kaynaklardan aktardığım konaklama v.s gibi bilgi notları da lazım bana. Öylesine yoğun ormanlar arasından geçiyoruz ki; oturduğum yerden bile, ciğerlerimin taze hava ile dolduğunu hissediyorum. Gürcistan, Sovyetler’den ayrıldıktan sonra toparlanamamış anlaşılan. İşsizlik nedeniyle, sahipleri başka ülkelere çalışmaya gittikleri için; bakımsız kalan evler dökülüp, harabeye dönüşmüş. Samtredia’dan geçerken, dar sokaklar üzerine dizilmiş, solgun, yorgun, ama, hala, bir zamanların kaprislerini taşıyan evleri hissediyorum. Bakü’ye 860 km. yol var. Henüz, bir otobandan geçmedik. Gidiş-geliş şeritlerinden ibaret yollarla bağlanıyor kentler birbirlerine. Garip Osman isimli, pisliği dışarıdan belli olan mola yerinde duruyoruz. İçeri girmeyince, otobüsteki, Azeri kadınlar takılıyorlar bana; “ Gürcistan’da lokantalar hep böyle pis, gel Gürcistan’ı gezmekten vazgeç, Azerbeycan’ da kal. “ Gülüyorum, Hindistan’da, Ürdün’de karşılaştıklarımı anlatmıyorum tabii. Yirmi yıl içinde, Sovyetler döneminde çalışan fabrikalar harap olmuş. Paslanmış çelik konstrüksiyonlar, yıkılmış duvarlar, insanın içini karartıyor. Yollar Türk TIR’ları ile dolu, konvoy halinde gidiyorlar neredeyse. Öyle olunca da; yollar üzerinde “ garip Osman “, “ garip “, “ orijinal garip “ gibi, uzun yol şoförlerinin psikolojisine vurgu yapan, restoranlar, akaryakıt istasyonları göze çarpıyor. Evlerin, fabrikaların üzerlerinde, kızıl yıldız buruk, kirli duruyor hala. Bir dönemin totemleri, nasıl ezik ve sahipsiz, görünürdeki sefalet ile garip bir çelişki oluşturuyor. Yol üzerindeki ağaçların arasında kaybolmuş restoranlarda ölü ışıklar zar zor aydınlatıyor, zaten çoğu boş dışarıdaki masaların. Hostes kızlar, yol üzerindeki taşlara oturmuş, müşteri bekliyorlar. Sis bastırdı, virajlar çoğaldı, orman yollarında. Tiflis’e hala 140 km. var. Sınırdan sonra, Bakü’ye uzanan yolları düşünmek istemiyorum. Hava karardı, artık levhaları görmek mümkün değil. Saat 20.50, Tiflis’e yaklaştığımızı, otobana girişimizden anlıyorum. Yolda ve civarda ışıklar arttı, daha yarım saat öncesinin şok edici görüntüleri yerini, otomobil satış plazalarına, daha düzgün binalara bırakmaya başladı. Solda, havaalanı, çok geniş bir alana yayılmış, ışıl ışıl. Mtkvari Nehri, yolun sağında solunda dolanarak, hoş geldin demek istiyor Tiflis’e, ama, ben çok daha sonra, Azerbeycan’ı kolaçan ettikten sonra döneceğim bu kente. Saat 21.30, otobüsün televizyonundan İspanya – Hollanda maçını izlemeye başlıyorum, tam kendimi kaptırmışken, görüntü kayboluyor, her on beş dakikada bu durum belirince, maç izlemeyi de bırakıyor, oto yolda geçen tek tük araçları izliyorum. Tiflis’e girerken, çokuluslu şirketlerin devasa reklam panoları başlıyor. Az sonra Tiflis’in içinden geçiyoruz, tepelerde kiliseler aydınlatılmış, gündüz nasıldır bilemem, ama, gece şirin bir kente benziyor Tiflis. Hiç durmadan geçiyoruz, yanındaki başka bir yerleşim yeri Rustavi, büyük blok apartmanlardan başka bir şeyini göstermiyor, gecenin karanlığında. Sanırım 45 dakika geçmişti, Tiflis’ten bu yana, Kırmızı Köprü ( Krasny Most ) sınır kapısındayız. Azerbeycan’da kaldığım on gün içerisinde gezdiğim yerleri, izlenimlerimi Azerbeycan Gezi Notları’nda okuyabilirsiniz. Sonrasında, Bakü’den bindiğim trenle Tiflis’e hareket ettim. 

20.07.2010 ( BAKÜ - TİFLİS ) Azerbeycan’dan Gürcistan’a geçerken, gümrük kapısında, üç ülkeye ait rehber kitap olan, Lonely Planet’in kapağında; “ Georgia, Armenia, Azerbeycan “ yazdığı ve Dağlık Karabağ haritasını ayrı gösterdiği için, polislerin elinden zor kurtarıyorum. Kompartman arkadaşım Dağıstan’lı Gülcennet, Rusya Federasyonuna ait bir pasaport taşıdığı için, Gürcistan sınır kapısından sokulmuyor ve muhtemelen on iki saate geldiği yolu geri dönmek üzere kompartmandan öfke ile ayrılıyor. Devletlerin, yöneticilerin fanatizmini halklar niye çekerler acaba ? Gürcü polis sırt çantama kafayı takmış, aç deyip duruyor, inadına, bütün donlarımı çıkarıp, uzatıyorum, sanırım; “ hepsi don mu ? “ diyor, ben de kafamı sallıyorum teyid edercesine. Gümrüklerden öyle nefret ediyorum ki. Gürcistan yerleşimlerini izliyorum, trenin koridor penceresinden. Koca blok apartmanlar terkedilmiş sanki, birkaç dairenin oturduğu belli oluyor, onlarda, kırık camların yerine, su girmesin diye pencerelere naylon germişler. Sovyetler Birliğinin çök (türül ) mesinden sonra, devletler arası entegrasyon bozulduğu için, üretim tesisleri çalışamaz olmuş. On gün önce, İstanbul’dan Bakü’ye giderken geçtiğim Gürcistan yerleşimlerinde, hüzün verici, terkedilmiş fabrikaları, paslı hurda yığınına dönmüş iş makinelerini seyretmiştim saatler boyunca. Tren yolu boyunca uzanan giden bir dere içindeki ağaç kümelerinde kümelenmiş martılar, kuşlar, ortalıktaki hüznü bir parça yok ediyor. Saat 13.55’de Tiflis tren istasyonuna varıyoruz. Sanki yıllardır kullanılmamış, terk edilmiş bir görüntüsü var. Oysa, şu anda bile, dünya kadar insan indi platforma, fakat, o soğuk atmosfer devam ediyor hala. Çantalarımı sırtlanıp, merdivenlerden yukarı çıkıyorum. İstasyonun üzerinde, aşağıdaki görüntü ile büyük bir tezat oluşturan bir alışveriş merkezi inşa edilmiş, bizdeki veya batıdakileri aratmayacak kadar güzel. İnşaat esnasında, hiç değilse, tren peronlarının zeminine bir beton dökmek çok lüks sayılmış olmalı! Bir görevliden, yakınlarda olduğunu tahmin ettiğim metronun yerini öğreniyorum. Aynı blokta, aşağıdaki metro istasyonunu rahat buluyor ve dün Bakü’de ayakçılardan aldığım Lari’lerden veriyorum gişedeki kıza ( 0.4 GEL ) . 1 $= 1.84 GEL ( Gürcistan Larisi ). Kızcağız, üzerinde siyah giysiler, arkasında İsa resmi ve boynundaki haç ile kasiyerden çok rahibeye benziyor. Para üzerini alıp, hiç bitmeyecekmişçesine yerin altına inen yürüyen merdivende, aşağıdan gelen yoğun rutubet kokularını duyuyorum. Kalmayı düşündüğüm hostel, Marjanishvili semtine, buradan bir istasyon ileride. Yine, dakikalarca, yukarı çıkan merdiven, Marjanishvili’nin kaotik meydanına götürüyor beni. Semtle aynı ismi taşıyan Marjanishvili Küçası ( cadde ) üzerinde, 38 numarayı kimseye sormadan bulmam kolay oluyor, kocaman kapısını ittirerek geniş avlusuna giriyorum Dodo’s Homestay’in. ( 30 GEL ). Kayıt işlerine bakan sempatik Lizi ismindeki kızla biraz sohbet ediyor, yatağımın ucuna çantalarımı bırakarak, hala üzerimde taşıdığım Azerbeycan’ın Şeki kentinin toz ve pisinden arınmak üzere banyoya atıyorum kendimi. Şeki’ye gelmeden, bir gün önce sel baskını olmuş, yollar, evler su altında kalmış. Çeşmelerinden çamur aktığı için, yüzümü bile şişe suyu ile yıkamak zorunda kalmıştım. Azerbeycan manat’ı, yaklaşık bir euro’ya eşitti, Gürcistan Lari’si de kolay, değeri ikiye bölünce dolar cinsinden hesaplanıveriyor. Yani, 30 GEL, 15 $. Dodo’s Homestay, LP’nin yazdığı gibi keyifli bir yer, özellikle banyo ve tuvaletleri tertemiz. Zaten, yıllardır, şunu öğrendim, bir tesise gelenler Batılı ise, ne kadar kalabalık olursa olsun, hijyen olarak güvende hissediyorum kendimi. Bir anda yenilenmiş hissediyorum kendimi. Beyaz tişortum, kısa pantalonum ve ayağımda sandaletlerimle Gürcistan beni bekliyor. Yaşasın hayat. Neredeyse, 24 saattir, trende, Azeriler’in verdiği tavuktan başka bir şey yemedim. Herhalde kendimi şımartmaya hakkım olmalı. İstanbul’da iken, internetten izini bulduğum ve Abhazya ve Ermenistan vizeleri konusunda bana bilgi derleyip gönderen ve buralarda restoranının adresini veren Halis’i bulmalıyım artık. Adres de sadece Marjanishvili Sultan Sofrası. Kime sorsan gösterir diye yazmıştı. Civardaki Türk restoranlarına sorarak zorlanmadan buluyorum. Güzel, tertemiz bir tesis Halis’in restoranı. Genç Gürcü kızlar, mutfakta da, serviste de ciddiyet içinde çalışıyorlar. Mutfak, herkesin gözü önünde, cüret isteyen bir iş açık mutfak yapmak. Tiflis’te ilk Türk lokantasını kendisinin açtığını söylüyor Halis Erdoğan, “ 

16 yıl önce bu kente, Sivas Kangal’dan geldiğimde hiç param yoktu, Gürci dilinde soğan demeyi bile bilmiyordum. “ diyor. Şimdi, Gürcü- Türk İş Adamları Derneği yöneticilerinden. Sultan Sofrası da, bu bölgede iş yapan, çalışan Türklerin buluşma noktası. Yakın zamanlarda, fabrika ve şantiyelere yönelik yemek fabrikası açmış. Sempatik ve güler yüzlü. İşlerinin yoğun olduğu bir saat olmasına rağmen, işini bırakıp, masama geliyor, sohbet ediyoruz. “ Hiç tanımadığım insanlar yanıma gelir, otel bulurum, iş bulurum “ diyor. Biz otururken yanına bir genç geliyor Türkiye’den, çorap imalatçısıymış, Halis, birine telefon ediyor ve bir tüccarla buluşturuveriyor. Kendisine Tiflis muhtarı deniyormuş, anladığım kadarıyla yalan değil. Mercimek çorba, biber dolma ve cacık ile memleket yemeklerini keyifle yerken, bir yandan da yan masalardaki Türkler’le tanışıp sohbet ediyorum. Bundan sonraki durağım Ermenistan olacak. Bu ülke ile ilgili riskleri soruyorum. Türkiye’den geldiğini öğrenince, çok sıcak karşılayacaklardır diyorlar. Kasaya talimat vermiş anlaşılan, hesabı ödetmiyorlar bana. Bir daha gelişimde para almazsan buraya bir daha uğramam diyerek Tiflis’i gezmek azmiyle ayrılıyorum. Metro çıkış kapısının dibinde başlayan tezgahlarda yok yok. Marjanishvili Meydanı çepeçevre, sütyenden, turşuya kadar, genellikle yaşlı kadınların sattığı mallarla dolu. Mtkvari Nehrinin, daha doğrusu suyun kokusunu alıyorum anlaşılan, Marjanishivili Meydanından sağa dönünce köprüyü görüyorum, nehir üzerinde. Ağır döküm demirden korkulukların üzerinde orak-çekiçli desenleri saymazsak, köprü girişindeki döküm arslan heykelleri, Slovenya’da Ljubljana köprüsünün Dragon’larını hatırlatıyor bana. Köprüyü geçince, Tiflis’in Rustaveli semti başlıyor. Kocaman kulesinin üzerindeki kızıl yıldızı ile Stalin’i hatırlatan Bilimler Akademisi’nin kemerleri altında küçük tezgahlarda, ressamlar tablolarını yapıyor ve satıyorlar. Pek çok hediyelik eşya, özellikle boynuz üzerine yapılmış desenli pipolar çok güzel. Ama, tütün ile işi olmayan biri olarak bakmakla yetiniyorum. Tabloları, ayrıca satılan güzelim resim çerçevelerine koydurmak mümkün. Ancak, sırt çantası ile, hele daha gezinin başlarında olduğum için, resim tablosu taşımak olası değil. Tiflis’in en hareketli bölgesi olan Rustaveli, Gürcü’lerin eski bir şairlerinin adını taşıyor. Gürcü edebiyatının destansı başyapıtı Vephistkaosani (Kaplan Postlu Kahraman) adlı yapıtın yazarı. Bu ünlü şairin yaşamına ilişkin fazla bilgi yok. Şota Rustaveli’nin, Gürcü krallığının “altın çağı”nda, 12. yüzyıl sonları ile 13. yüzyıl başlarında yaşadığı sanılır. Tiflis’in yanı başındaki Rustavi’de doğduğu için, Rustavi’den olan anlamında Rustaveli olarak adlandırılmıştır. Eğitim ve öğrenimini Atoni'de tamamlayan Rustaveli, Kraliçe Tamar'a âşık olmuş, ama aşkına karşılık bulamaması nedeniyle Kudüs'e gitmiş, oradaki Gürcü manastırına yerleşmiş ve orada ölmüş. Rustaveli’nin günümüze ulaşmış olan destanı, 1.587 dörtlükten oluşur. Bu yapıtındaki başarısından dolayı Rustaveli, Gürcü edebiyat dilini yaratıcısı sayılır. Destan, egzotik bir ortamda geçer. Rustaveli destanında, başka ülkeleri konu edinerek Gürcüstan’ı anlatmıştır. Destana göre Arap komutan Avtandil, Şah Rostevan’ın kızı Tinatin’e âşık olur, ama aşkına karşılık bulamaz. Tinatin, tahta çıkma törenleri sırasında, babasının kuvvetlerini yenen kaplan postlu şövalye Tariel’i getirmesi halinde Avtandil’le evlenmeye söz verir. Ancak Avtendil, Hintli şövalye Tariel’le karşılaşınca onunla dost olur. Sevgilisi Nestan Darecan’ı bulmasında ona yardımcı olur. Destanın sonunda, hem Tairel, hem de Avtandil sevgililerine kavuşur. Rustaveli’nin bu destanı Kaplan Postlu Şövalye adıyla Türkçe’ye de çevrilmiştir. Rustaveli’nin heykelinin bulunduğu meydandan, metro istasyonunun önünden geçerek Vere Park’a geliyorum. Bir platform üzerinden fışkıran suların altında, yarı çıplak çocuklar, gençler sevinç çığlıkları atarak koşuyor, serinliyorlar. Lagune Vere Pool burası. Bir kenarda oturarak, keyifle izliyorum çocukları. Hemen karşısında Satranç Kulübü var. Sıcaktan bunalmış yaşlılar, parkın gölgede kalmış banklarında satranç oynuyorlar. Vere Park’ın az ilerisi, sık ağaçlarla kaplı bir orman. Bir kent merkezinde, geniş bir alanda, böylesi bir dokunun korunmuş olmasına, bir İstanbul’ lu olarak şaşırıyorum. Sevgililer loş, tenha köşelerde birbirlerine sokulmuşlar. Mktvari Nehrine inerken, Ortodoks çizgileri ile Rus Kilisesinin önünden geçiyorum. Kilisenin önünde ve bahçesinde kadınlar yüksek sesle ayin okuyor, dualar mırıldanıyorlar. Geldiğim gibi, Mthvari nehrinin üzerinden geçerek, Marjanishvili’nin kaotik meydanına geliyor, bir marketten su, bira ve muz alarak kaldığım hostele geliyorum. Şeki’ye giderken, Bakü avtovağzalında karşılaşıp, bindikleri yanlış arabadan indirdiğim Danimarka’lı gençler de burada. Selamlaşıp, Şeki’deki günlerin nasıl geçtiğini soruyorum, sohbet ediyoruz. Hollanda’lı bir aile, iki küçük çocukları, karavana döndürdükleri jipleri ile buradan Türkiye’ye gideceklerini söylüyor, bilgi alıyorlar benden. Gürcülerin, Natakhtari isimli biralarını çok sevdim. Koca bir şişe bira 0.5 GEL, iki şişe içince, dünyayı daha da çekilir kılıyor, hele, burada, bahçedeki sıcak ortam, Tiflis için iyi bir seçim yaptığımı gösteriyor. Gürcistan’ı sevdim, her yer yiyecek dolu, caddelerdeki dükkanlardan yeni fırından çıkmış keklerin, böreklerin kokusu yayılıyor, tezgahlar tepeleme meyve yüklü. Serin yatağıma çekilip notlarımı yazıp, akşam ki, tren yolculuğunun ağırlığını atmak için, uykuya hazırlıyorum kendimi. 

22.07.2010 ( TİFLİS ) Hostellerin iyi tarafı, buralarda kalanların yani backpaperlerin fetiş duyguları üzerlerinden attıkları için, kimseyi kritik etmemeleri, ortalıkta dolaşan tevazu rüzgarları ve bolca yardımlaşma, en önemlisi de güvenlik. Sabah erken saatlerde boşalır genelde bu tür konaklama yerleri. Zira, konaklayanlar, buralara dinlenmek değil, aksine ( benim gibi ), gezmek, ölesiye yorulmak için gelmişlerdir. Akşam aldığım muzlarla kahvaltı yaparak, henüz, Tiflis’in kargalarının bile uyuduğu saatlerde çıkıyorum. 

Marjanishvili sokakları, meydanı bomboş. Birkaç telaşlı yaşlı kadın, yerleri süpürüp, satış yapacakları tezgahları kurma telaşında. LP’nin verdiği yürüyüş rotasını uygulamak için, dünkü ilk keşiften sonra, tekrar Rustaveli Meydanındayım. Üstad Rustaveli’nin kafasında güvercinler, çevresinde 4-5 turist var. Rustaveli caddesinden, Stalin’in emriyle inşa edilen Bilimler Akademisi’nin henüz ressamlar gelmediği için ıssız görünen kemerlerinin önünden geçiyorum. Kentler, insanlarla mı güzel acaba ? Nötron bombası yemiş gibi şimdi Rustaveli, kimseler yok görünürde. Opera Binası, sanki, Sovyetler zamanında gördüğü rağbeti arar gibi geldi bana. Sanırım uzun süredir kapalı, camları kırık, vitrinlerindeki solgun afişler, davetkar değiller artık. Rustaveli Tiyatrosu da Opera Binası ile aynı kaderi paylaşmış. Sovyetler Birliğinin çökertilmesinden sonra halklar, geçim derdine, ekmek sıkıntısına düştüğünden, sanat uzaklarda ve lüks kaldı onlar için, yeni kurulan sistemde yer alıp, ekonomik kaygı çekmeyenler de genellikle sanata ihtiyatlı bakar, hoşlanmazlar. Bence; kapitalizm için, sanat; ancak, rant sağlıyorsa olmalıdır. Cadde boyunca, karmakarışık düşünceler içinde yürürken, sağda, önünde, havuzda sular akan parlamento binasını görüyorum. Öndeki bina boyunca, oluşturulmuş sette sular akıyor aşağı doğru, fıskiyelerinden sular fışkırıyor. Arkada daha iri bir bina var. Büyük kararlara büyük binalar gerekiyor, dünyanın her yerinde. Kashveti Kilisesi, Parlamento’nun tam karşısına düşüyor. 19. y.y ilk yıllarında, daha eski bir kilise kalıntıları üzerine inşa edilmiş. İçeride devam eden bir ayine denk geliyorum. Neredeyse, tüm kadınlar mini etekli ama hepsinin başları örtülü. Ellerinde mumlar, dizlerinin üzerinde çöküp, huşu içerisinde, kırmızı cübbeleri içerisinde din adamlarının söylediği dua veya ilahileri dinliyorlar. Ayin bitince, mumları üfleyerek teker teker ayrıldılar kiliseden. Dikkat ettim, Gürcüler de Azeriler gibi, birbirlerini sadece bir yanaklarından öpüyorlar. Rustaveli Caddesinin solunda, üzerinde iskeleler kurulu bina, Gürcistan Müzesi, ancak, restorasyon nedeniyle kapalı. Tavisuplebis Meydanı, aynı adlı metro istasyonunun az ilerisinde. Üzerinde M harfi olmasa, buranın metro binası olduğu ancak yolcu kalabalığından anlaşılacak. Rustaveli caddesinin iki tarafı ağaçlarla donanmış yolu Tavisuplebis ( Özgürlük ) Meydanında bitiyor. Tam ortasındaki iyon başlıklı sütunda, ata binmiş bir kahraman, elindeki uzun mızrakla bir canavarı öldürüyor. Yaldız boyalı savaşçı, üzerine vuran güneş yüzünden öyle ışıldıyor ki; gölge bir yerden izlemek zorunda kalıyorum. Sovyetler Birliğinin bir mirası olarak, hemen her yerde bulunan bank geleneği burada da devam ediyor, meydana hakim bir banka oturup, Tavisupleis Meydanını, az ileride köşede, şakalaşarak tavla oynayan taksi şoförlerini izliyorum. İstanbul’da pek çok park, kiraya verilince, buralarda oturup, nefeslenmek için, işletenin menüsünün bulunduğu bir masaya oturmak gerek. Mtkvari Nehrine inen yol boyunca ilerliyorum. Tiflis’in iki yakasını bağlayan, modern bir köprü çıkıyor karşıma, mevcut panorama içerisinde bu postmodern köprü, eşek ve kelebeği çağrıştırıyor bana. Ama nehrin karşısına bakınca, burada geniş bir alanın düzenlenmekte olduğunu fark ediyorum. Avrupa Meydanı ismi konmuş, iş makineleri park düzenlemesi yapıyorlar. Sion Katedralinin bahçesinde toplanan kadınlar ellerindeki İncil’den ilahiler söylüyorlar. 6 ve 7. y.y‘ lara tarihlenen Sion, Gürcüler için oldukça önemli, tarih boyunca çok kez yıkılıp, yeniden inşa edilmiş. Hemen yanında, Gürcistan Milli Müzesi var, içeri giriyorum, zifiri bir karanlık, neden sonra gözüm alışıyor ve karşımda polisleri görünce de şaşırıyorum. Restorasyon nedeniyle kapalı olduğunu söylediklerinde üzülüyorum, peş peşe iki müzenin kapalı oluşuna. Mthvari’nin karşı yakasına bağlayan, trafiğe açık köprüye de adını veren Metekhi Kilisesi, nehrin hemen yanındaki tepenin üzerinde yükseliyor. Gürcü kralı Vakhtang Gorgosali’nin heykeli elini kaldırmış, bir yerleri gösteriyor. Mthvari’nin karşısındayım şimdi, niyetim, pırıl pırıl parlayan çatısı ile, Tiflis’in hemen her yerinden görülebilen Tsiminda Samaba Katedraline gitmek. Nehre paralel uzanan set üzerinde, karşıda eski Tiflis şehrini seyrederek ilerliyorum, ama, Tsminda Sameba’nın kuleleri görünmez oluyor. Yukarı tırmandığım yol boyunca, elli metrede bir, mavi gömlekli hepsi de iri yarı polisler sıralanmış, önlerinden geçerken, dikkatle izliyorlar beni. Akşam yağmur yağdığı için, sisli, puslu olduğu halde ağır ve sıcak bir hava var. Yokuş, Gürcistan Cumhurbaşkanı Sarayının önünde bitiyor. Başkan Saakashvili, 1967 doğumlu, Rusya ile izlediği dalaşma politikaları, Güney Osetya işgali ile doruğa çıktı. Sovyetler zamanında, özerk yönetim olan Güney Osetya’da, Rusların desteği ile bağımsızlık yanlısı yönetim, diğer yarısında ise, Gürcistan’ın atadığı yönetim vardı. 

09.08.2008 tarihinde, Gürcü bombardımanları ile yerle bir olan başkent Tshinvali’ye Ruslar müdahale etti. Bu gergin günlerde, Saakashvili’yi derbeder bir şekilde, televizyonlarda görmüştüm. Sonra tansiyon düştü, halen, de fakto yönetimler devam ediyor, Amerika’nın Ruslar’a karşı desteklediği, hatta şımarttığı Saakashvili sanırım şu anda rahat. burada duyduklarıma göre, Gürcistan’da huzur ve güveni sağlamış, toplumsal yara olan rüşveti tamamen temizlemiş, ülkenin Sovyet sonrası yediği darbeyi, Batı’ya yaklaşarak gidermeye çalışıyor. Cumhurbaşkanlığı Sarayı yeni yapılmış olmalı, şeffaf kubbesinden Cumhurbaşkanlığı ciddiyetine yakışmayacak renkli neon ışıkları yayılıyor. Polis barikatı giderek daha sıklaşıyor, bir ara bir polise, Tsminda Samebo’yı soruyorum, az daha yürümem gerekecek anlaşılan. Giriş kapısı polislerce korunan katedral, iddialara göre Ermeni mezarlarının üzerine yapıldığı için, gerginliklere neden olmuş. Holy Trinity ( kutsal ruh ) anlamına geliyor. Giriş kapısı çok büyük bir alana açılıyor, karşıda, gerçekten heybetli katedral çıkıyor karşıma. Ancak, tepedeki binaya çıkmak için, tam 81 merdiven tırmanmam gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından hemen sonra, yapımına karar verilen, Gürcistan’ın en büyük dini merkezinin yapımı 1995-2004 tarihleri arasında sürmüş. Gerçekten etkileyici görünen binanın iki tarafındaki bayrak direklerinden, sağdakinin ipi kopmuş olmalı, bayrak yarıya inmiş, önce, bir matem olabilir diye düşünürken, sonradan anlıyorum ki; girişteki görevli ordusunun duyarsızlığı sonucu, bu çirkin görüntü. Katedralin içinde de polisler var, devasa sütunların dibinde sandalyelere oturmuşlar, dikkat çekmemeye çalışır bir haller var sanki, ilk defa bir kilisenin polisle korunduğunu görüyor, şaşırıyorum, acaba, bir Ermeni tehlikesi mi seziliyor. Camekan içinde korumaya alınmış New Tastement ( Yeni Ahid ) dikkatimi çekiyor. 70x90 cm. ebadında, 92 kg. ağırlığında ve 140 sayfadan oluşan İncil 1984-2004 yılları arasında yazılmış. Renkli minyatürler, karşı sayfalarında da metinler var. Merdivenleri inerken Türkçe konuşmalar duyuyorum. İran Azeri’leri, buradan Trabzon’a geçeceklermiş. Çıkışta, karşıdaki küçük dükkanda “ kaçapuri “ satıldığını görüyorum. İçi patatesli, lezzetli bir hamur. Marjanishvili sokaklarında, burnuma gelen hamur kokularından birisi bu kaçapuri’lerden geliyordu. Sokakta yürürken yemenin keyfi de başka oluyor anlaşılan, zira, az sonra, kalabalık bir meydanın girişinde olduğumu fark ediyorum. Elimdeki haritaya göre Avlabari olmalı burası.Tiflis metrosu, Marjanishvili ve diğer otobüs duraklarının olduğu Didube’yi ve Avlabari’yi birbirine bağlıyor. Metro istasyonunun hemen arkasında, tahminlerin ötesinde, geniş cepheli bir bina var. Sovyetlerin, belk de tek sevmediğim, zevksizlik örneklerinden bir yerleşim. Balkonlarından sarkan plastik çiçekler de tüy dikiyor ! 26 Temmuz’da Ermenistan’da Erivan’da konaklamak için rezervasyon yaptırmıştım. LP ‘ nin yazdığına göre, Erivan’a giden marşrutkalar, Ortakale otobüs durağından kalkıyor. Avlabari’ye gelmişken, az daha ilerleyip, Ortakale terminaline gitmeyi planlıyorum şimdi. Ketevan Tsebabulis Meydanında gülüşüp şakalaşan üç kız öğrenciye yaklaşıyor ve soruyorum. Buradan, 46 nolu, Marjanishvili’den de 108 nolu marşrutkaların gittiğini söylüyorlar Ortakale’ye. Türkiye ve Türkler hakkında üçünün de bir fikri yok. Sanırım, haritada bile gösteremeyecekler, biraz da utanıyorlar. Meydanın hemen yanındaki Echimetzin Ermeni Kilisesi’ne giriyorum Yaşlı bir kadın, sinirli, söylenerek yerleri süpürüyor. Yeni restorasyondan geçtiği belli, temel duvarlarında bakım çalışmaları hala devam ediyor. Sonradan, Ermeni fonlarıyla 2006 yılında çalışmalara başlandığını öğreniyorum. Nehire inen yoldan Metekhi Kilisesinin yanına geliyor, 46 nolu minibüse binerek, ( 0.3 GEL ) Ortakale otobüs durağının karşısına geliyorum, bir anda etrafımı Erivan diye bağıran bir sürü, kılıksız adam sarıyor. Bunlar kaçak çalışan taksi şoförleri olmalı. Buralarda, şehirler arası yolları taksi ile gitme alışkanlığı var, Erivan altı saat sürüyor. Benim taksi ile gitmeye hiç niyetim yok, ikincisi, hele Ermenistan gibi, potansiyel sürprizlere gebe bir sınır kapısında, bir de taksici ile uğraşmak istemem. Ne zaman taksiye binmiş isem, muhakkak kavga ettim. Yazıhanelere giden merdivende oturup sohbet eden dört gence, Erivan marşrutkalarının nereden kalktığını soruyorum. Görev biliyorlar, sağa sola koşturup öğreniyor ve çat pat İngilizceleriyle, sabah erken kalktıkları yeri ve ücretinin 30 GEL olduğunu söylüyorlar. Tekrar yola çıkıyor, ilk gelen 46 nolu dolmuş ile bu kez Gorgosalis Meydanına gelip Tiflis’teki tek caminin bulunduğu Haydar Aliyev Meydanına ilerliyorum. Aliyev Meydanında bir sürü hamam kubbesi var. Abanotubani sülfür banyoları bunlar. Gürcistan ve çevre ülkelerden pek çok insanın derdine deva oluyor. Bugün bir ara uzaklardan gördüğüm dervazenin yanındayım şimdi. İran geleneğini yansıtan Şii camilerinin tipik minareleri var burada da. Camii, dervazenin yanından yukarı çıkan dar yol üzerinde, tuğla duvarlı, 1522’den bu yana yapılıp yıkılmış, son olarak 19. y.y başlarında bu haliyle inşa edilmiş. Tiflis’teki Suni ve Şii Müslümanlara toplu namaz imkanı veriyor. Pek çok yerde olduğu gibi, burada da, diğer ibadet saatlerinde kapalı. Dervazenin altında alış veriş merkezi var. Caminin yanında Saint George Ermeni Katedrali açık, girişte mumluğun yanında yaşlı kadınlar toplanmışlar, nereden geldiğimi soruyor, sonra da, Türk’e benzemediğimi söylüyorlar. Bu arada, kilise görevlisi olduğunu tahmin ettiğim genç bir adam geliyor, benden bahsediyorlar. Adam dik dik bakıyor bana, sanırım 1915 geliyor aklına, tüm Ermeni paranoyakları gibi ve sinirli sinirli kadınlara bir şeyler söylüyor. Ben de yüzüne bakıyor, elini sıkıp çıkıyorum. Eski 

Tiflis’te Gürcü ve Ermeni Kiliseleri yan yana. Ayin seslerinin geldiği Jvari Mama Kilisesindeyim şimdi, içeride hemen hepsi genç kadınlar toplanmış, az sonra papaz geliyor, ayin başlıyor. Hemen yanında bir kulübe içerisinde küçük bir gölet ve içinde balıklar var. Kutsal sayılan bir Ayazma olmalı. Bir Ermeni Kilisesi de Noracheni, duvarları patlamış, dağılmış, yıkılmak üzere, bu nedenle de ibadete kapalı. Son enerjimi, eski Tiflis sokaklarına ayıracağım artık. Ahşap ağırlıklı, Rize yaylalarındaki evlere, onların hayatlarına eş, yorgun ama hala canlı evler görüyor ve fotoğraflıyorum. Tavisuplebis ( Özgürlük ) Meydanındayım yine. Sabah geçtiğim ağaçlı yoldan tekrar yürüyerek Rustaveli’ye geliyorum. Cadde boyu küçük tezgahlarda bir şeyler satılıyor. En çok da, Sovyet dönemi Marksist kitaplar, Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarihi kitapları. Her ne kadar, hiçbir zaman anlayamayacağım Gürcü dilinde yazılmış olsalar da, kapak kompozisyonlarından tahmin ediyorum içeriklerini. Cadde, sabah ki, sakinliğini yitirmiş, yol boyunca, park kahyaları, gördüğüm andan beri yadırgadığım; siyah-beyaz boyalı sopalarını sallayarak, park etmek isteyen araçlara yer gösteriyorlar. Tekrar köprü, tekrar kadın satıcıların tezgahları arasından bir markete giriyor, Natakhtari birası alıyorum iki şişe, domates, hıyar ve harika Gürcü peyniri alıyor, Dodos’ un sıcak atmosferine giriyor, masa başında, günü yorumladıktan sonra, mutfakta bir tepside güzel bir salata yaparak, hala sıcacık bir “ kaçapuri “ eşliğinde, sıcak havanın baydırıcılığına inat, keyifle akşam yemeğimi yiyorum. Resepsiyonda çalışan sempatik Lizi, 30 Temmuz’da İstanbul’a gidecekmiş, internetten İstanbul’u tanıdıkça gözü korkmuş kızcağızın. “ ben ne yapacağım bu koca şehirde “ deyip duruyor. İstanbul haritası üzerinde, kalacağı, gideceği güzergahları, metro hatlarını anlatıyorum, rahatlıyor biraz. Yatağımın baş ucundaki pencerenin açıldığı dar sokağın ötesinde Rus Kilisesi var. Bahçesindeki mezarın başı, sabahtan akşama kadar, hiç ziyaretçisiz kalmıyor, her gelen de mum yakıyor, mumun kokusu da yattığım odaya doluyor. Camı kapasam çok sıcak, mum ve kandil kokuları arasında notlarımı yazıyorum, adanan adaklar, okunan dualardan bizim payımıza da bir şeyler düşer belki. 

23.07.2010 ( TİFLİS - KAZBEGİ-stephantsminda ) İki gündür Tiflis’teyim, saate bakmak aklıma gelmedi. Oysa, Azerbeycan dönüşü, bir saat geri almam gerekiyordu. 06.00’da uyanıyorum, henüz yarı karanlık odada, ses çıkarmamaya çalışarak çantalarımı topluyor, süzülüyorum dışarı. Marjanishvili caddelerini süpüren, kırmızı önlüklü çöpçü kadınlardan başka kimseler yok. Kadınların tezgahlarına alışmış olmalıyım, meydanı bomboş görünce yadırgadım. 5047 m. rakımlı Kazbeg Dağının yamacında yer alan Kazbegi’ye gideceğim bugün. Maşrutkalar, Didube otobüs garajından kalkıyor, bunun için, Marjanishvili’den bineceğim metro ile dört istasyon gitmam gerekecek Didube için. 40 Tetri ( 0.4 GEL ) verip, jeton alıyorum, Tiflis’liler, jetonu bile kredi kartı ile alıyorlar. Yürüyen merdiven, yine rutubet kokan derinliklerine indiriyor beni metro platformunun. Hayret, bu saatte bile yarısı dolu metronun. Didube’de, iniyorum, iyi tarafı, her istasyon ismi, gelişinde anons ediliyor. Metro istasyonundaki saati görünce, artık saatimi bir saat geri alıyorum. Yine, soğan rendesinden, kadın donuna kadar her şeyin satıldığı tezgahlar arasında bunalıyor, sonunda, küçük meydana varıyorum. Taksiciler peşimde beni Kazbegi’ye götürmek için. Ben, marşrutkaların kalktığı yeri soruyorum. Bomboş aracın dolmasını bekleyeceğim anlaşılan. Gürcistan iyi güzel de, harflerini anlamak mümkün değil, her yerde Gürcü’ce yazıyor, enteresan olanı, araçların plakaları Latin harfleri ile yazılı. Sanırım, onlar da, bizim gibi Avrupa Birliği gazına gelerek, plakalarını değiştirdiler. Yavaş yavaş dolan araç, 07.50 ‘ de hareket ediyor ( 10 GEL ). Akşam yine yağmur yağmış, yerlerde su göletleri oluşmuş, hava puslu ve bulutlu. Bu arada, araç mazot alırken, akaryakıt fiyatlarına bakıyorum. 1.72- 1.9 GEL arası. Bakü otobüsü ile, gelirken geçtiğim yollardan geri gidiyorum bu kez, havaalanının önünden geçerek, kuzeye ayrılan yola, ünlü Gürcistan Askeri Yolu’na giriyoruz. Tiflis’ten, Rusya’da Vladi Kafkas’a uzanan 208 km. uzunluğunda, eski bir ulaşım yolu burası. Ama, Rusya ile yaşanan gerginlikler sonrası, Vladikafkas yakınlarındaki Chertov Most sınır kapısı kapalı. İlerledikçe yemyeşil ağaçlık doku yoğunlaşıyor. Azeriler din konusunda, pek duyarlı değiller, ama, Gürcüler bu konuda daha imanlı sanırım. Zira, yol üzerindeki her kilisenin önünden geçerken, sağ, sol omuz ve alınlarına götürdükleri elleri ile haç çıkarıyorlar. Kadın erkek, hemen herkesin koynunda haç kolye bulunuyor. Ananuri’den geçtiğimizi, kale ve kiliseyi görünce tanıyorum. 17. y.y ‘da yapılmış kale, 19. y.y ‘a kadar kullanılmış, 2007 ‘den beri Unesco Dünya Mirası listesinde. Ama, inip, gezecek vaziyet yok, belki, Tiflis dönüşünde gelir gezerim. Son anda, makineye uzanıp, kale ve yanındaki kiliseyi fotoğraflayabiliyorum. Sabah saatlerinde, yol boyuna oturmuş, ellerindeki damacana benzeri bira şişeleri ile demlenen insanlar görüyorum. Yol boyunca akan nehirler, her yerleşimde isim değiştiriyor sanırım, Gürcü harflerinin değişmesinden anlıyorum bunu. Nehir yatağında kum çeken iş makineleri , kıyıda da elek ve yükleme yapan kum ocakları var sık sık. Pasanauri’den geçiyoruz. Sovyet Gürcistan’ının popüler turistik beldesi imiş, Kafkas Dağlarına hakim panoraması ile. 1050 m. yükseklikte ve 2000 nüfuslu bir küçük kasaba şimdi. Sürekli yükseliyoruz, bulutlar da irileşiyor. Puslu ama, tadına doyum olmaz panoramalar içinden geçiyor otobüs. % 5-10 eğimli yollardan tırmanırken, iki yanımızda kır çiçekleri eşlik etmeye başlıyor. Rakım yükseldikçe, ağaçlar seyreliyor. Mleta yerleşimini çıktıktan sonra, bir seyir terasında mola veriyor şoför. Buz gibi hava ile ürperiyor, koşup montumu alıyorum üzerime. Karşı tepeler, tıpkı Azerbeycan’da Kınalık gibi, ağaçsız, belli ki; yükseklik 1800-2000 metrelerde, zira, hiç ağaç yok. Papatyalar, gelincikler giderek artıyor. Elimden geldiğince, kameramı elimden bırakmak istemiyorum. Yaz ortalarındayız, ama, buralarda bahar hüküm sürüyor. Güneş görmeyen tepelerde, beyaz lekeler halinde kar kümeleri duruyor hala. Vladi Kafkas’a uzanan bu yol, askeri amaçlarla yapılmış. Yollar boyunca gördüğüm çok uzun tüneller, araç konvoylarının savunmasına yönelik olabilir mi ? Eskiden yol, tünellerin içinden devam ediyormuş, şimdi by pass yapılmış. Kobi levhasını görmeme rağmen, bir tane bile ev çarpmıyor gözüme, derken, Sioni’ye geliyoruz. Sioni adını, Kudüs’teki Sion Dağından almış, eski Kafkas halklarına ev sahipliği yapmış, Kafkas Dağlarının yanı başında bir yerleşim. Sno Vadisi, bu bölgenin popüler trekking sahalarından birisi. Araçtaki geveze gençler, buralarda kamp yapacaklar anlaşılan, ekipmanlarıyla iniyorlar araçtan, kafa dinlemeye kalmadan, Kazbegi ‘ nin Stalinis Meydanında, geldiğimi söylüyor sürücü. Saat 10.40, ortalık ısınmamış, bir kış soğuğu, daha doğrusu kar soğuğu ürpertiyor. Araçtaki yabancılar, durağın arkasındaki Stephansminda Hotel’e yöneliyorlar, ben de, meydanın köşesindeki Hotel Lomi’ye yürüyorum, çantalarımı sırtlanarak. Koca bir dağa ve bu yere adını veren Gürcü yazar Aleksandr Kazbegi’nin heykelinin hemen yanında Hotel Lomi. Genç bir kız karşılıyor, tek kelime İngilizce bilmiyor. Az sonra, babası mı, yoksa kocası mı olduğunu kestiremediğim başka bir adam geliyor, ellerimizle anlaşarak, kapıyı gösteriyor ve üzerine parmakları ile hayali bir 15 rakamı yazıyor, fiyat bu anlaşılan. Genç kadın, bir çırpıda, yatağımı hazırlıyor, odam Kazbegi heykelinin on metre yanında. Anlaşılan, camdan bakışıp duracağız, çobanlıktan, gazetecilik ve yazarlığa gelmiş olan Aleksandr Kazbegi ile. Yemek kokuları geliyor burnuma, bakıyorum, kadın, yanımdaki mutfakta, yemek yapıyor, dışarıda yemektense, bu kadının elinden yemeği tercih ederim. Sayıyor yemekleri, “ çarbo “ , “ dolma kapuska “ diyor. Bunu duyunca merak ediyorum, tencerenin kapağını kaldırınca görüyorum ki, bizim lahana sarması bu. Hava soğuk, ortalığa hakim ayazdan büzülmüş hallerdeyim. Bir çorba istiyorum ısınmak için. Normal porsiyonun neredeyse üç katı büyüklükte bir kase içinde geliyor çorba ( 2 GEL ). Hemen geldiğine göre mikrodalga fırında ısıtmış olmalı. Şehriye, tavuk ve mantar var. Hotel Lomi hoşuma gidiyor, sessiz ve temiz, benden başka da kimse yok galiba. Tiflis’in boğucu sıcağı yerine, 2000 metrelerdeki Kazbegi’nin soğuğunda ve sessizliğinde güzel uyuyacağım bu gece. Üstelik, güzel gözlü kadının yemeklerini yiyeceğim kaldığım sürece. Botlarım, polar montum üzerimde çıkıyorum dışarı. Yazar Kazbegi’nin yaşadığı ev müze olmuş, yanındaki kilise de hayli eski olmalı, 1809 yılımda yapılmış, içeride bir kadın mum satıyor, diğeri de, uzanıp, ortalığı temizliyor. Küçük kilise ve çan kulesi, önünde uzanan antik yol ile, arkalarda Kafkas Dağları ile harika görüntüler veriyor. Vladikafkas’a uzanan yol üzerinde ilerliyorum. Sağdaki bina belediye binası olmalı, önünde Gürcistan bayrağı yanında, Avrupa Birliği bayrağını görünce, ister istemez gülümsüyorum. Batılı emperyalistler, hangi taleplerle sokuluyorlar bu ülkeye acaba, Avrupa Birliği’ne girme vaadleri altında. Sonra da geri dönerek, Tengi nehrinin üzerindeki köprüden geçerek, yukarılarda görünen köye doğru uzanan dar patikaya giriyorum. Amacım, Kazbegi Dağının 5047 m. yüksekliğinde, karlı zirvelerinin önündeki, yemyeşil tepede yükselen Tsiminda Samebo Kilisesine çıkmak. Tiflis’teki altın çatılı kilise ile aynı adı taşıyor, Kutsal Ruh anlamında. Dikleşen patikayı tırmanırken, birbirlerinin fotoğrafını çeken iki genç kız görüyorum, “ verin makineyi , resminizi çekeyim “ deyince seviniyorlar. Sonra da, benimle fotoğraf istiyorlar. “ hanım beni dövecek “ diyorum, gülüyorlar. Tiflis’te finans- bankacılık okuyorlarmış. Şimdiye kadar, ilk defa güzel İngilizce konuşan Gürcü gördüm. “ Hava soğuk, yağmur başlayabilir, yukarı çıkmak için iyi bir gün değil diyorlar. “ “ Vaktim yok, bugün çıkmalıyım diyerek, vedalaşıyor ve köyün içinde, kiliseye giden yolu gösteren işareti izleyerek, gittikçe dikleşen patikalara devam ediyorum. Bir yandan da; yağmur başlarsa diye huzursuzum. Zira, 1.5 saat tırmanmak zorundayım Tsiminda Samebo’nun bulunduğu tepeye, tepe etrafında spiraller çizerek yükselen yol, nefesimi de kesecek anlaşılan. Ortalıkta kimseler yok, başıma bir bela gelse, gören, kurtaran olmayacak. Gerçekten de, kanter içinde, rengarenk kır çiçekleri ve kadife gibi yemyeşil çimenler arasında geçen sıkı bir yürüyüş, 1.5 saatten sonra kilisenin bulunduğu tepeye ulaştırıyor beni. Vaftizhane, Anadolu’da, Selçuklu kümbetlerinin aynısı. Kilise 14. y.y. ‘da yapılmış, Müşterek kültür mü demeli, birileri diğerlerinden ithal etmiş mi demeli bilemiyorum, mimari benzerlikleri. Kazbegi yerleşimi 1750 m, Tsiminda Samebo Kilisesi 2200 m. yükseklikte olduğuna göre, 450 m. yükselmişim, helezon yolları tırmanırken. Sovyet Gürcistan’ında, Kazbegi Müzesinin arkasından, buraya teleferik hattı çekilmiş, ancak, rejimin çökmesinin ardından, Kazbegi halkı; “ burası bizim kutsal yerimiz, kolayca ulaşılan turistik yer olmasın “ diyerek, bu hattı yıkmışlar. Kilise kapısının üzerindeki taş işçiliğine hayran oluyorum. Kapının üzerindeki üç boyutlu rozetler, bir çok camii ve dini yapılarımızda gördüklerimizden, mesela, Divriği Ulu Camiinin muhteşem kapısı üzerindeki taş oymaları arasında da rastlamak mümkün. Öyle güzel bir tepede, öyle doyumsuz panorama içerisindeyim ki; ayrılmak istemiyorum buradan. Arkada, bulutlar arasında bir kaybolup, bir görünen Kazbegi dağı, önde, Kazbegi yerleşiminin ardında yükselen, yeşil kadifeleri andıran, duvar gibi yükselen tepeler. Bol fotoğraf çekip, hava kararmadan Kazbegi’ye inip, karnımı doyurmak amacıyla, nefes nefese çıktığım patikaları bu kez daha rahat iniyorum. Yolda, sırtında en fazla iki yaşında çocuğunu taşıyan bir İngiliz’le tanışıyor ve kutluyorum. İsrailli gençlere dünyanın her köşesinde rastlamak mümkün. Patikanın yanında, çimenlere kurdukları çadırın etrafında, başında kipaları, şarkı söylüyor, eğleniyorlar. Oysa, çıkarken, ne çadırı ne de; gençleri görmüştüm, sanırım yeni gelmişler. Aşağı inerken, bulutlar sıyrıldı, güneş göründü, ortalık ısındı, yeşil tepelerin yeşili daha da canlandı, güneşin ışıklarıyla. Kazbegi’nin hemen üzerindeki köy içinde, yeraltına su boruları döşeniyor, mecburen, yağmurdan vıcık vıcık çamur üzerinden geçerek ilerliyorum. İki saatte, geçtiğim yolarda neler değişmiş ? Sonunda Hotel Lomi’deyim. Genç kadından, sabah gördüğüm lahana dolmasından istiyorum. Masaya oturunca, içeri yeni giren İspanyol turistlerle sohbete başlıyor, Erivan’dan gelmişler. Ermeniler’in dostluklarından, evlerine davet edip, şarap ikram ettiklerinden bahsediyorlar. Bakalım, Türk olarak bana neler yapacaklar. Bir köşeye sıkıştırıp, 1915 ‘in hesabını sorarlar mı ? Yemek sonrası, buz dolabını andıran odamda, notlarımı yazdıktan sonra, Kazbegi’nin sessiz, kimsesiz, ara sokaklarına dalıyorum. Çoğu terkedilmiş, harap olmuş evlerin yanında, ahşabın sıcaklığının yaşadığı, yaşama sevincinin hissedildiği evler de var. Neredeyse, bütün sokaklarına girip çıktım Kazbegi’nin. Bütün gün kendini göstermeyen Kazbegi zirvesi, tepesinde bulutları ile çok net görünüyor. Güneş de ardında olduğu için fotoğraf çekmekte zorlanırken, ensemde bir sesle irkildim. Hiç de bura insanına benzemeyen mavi gözlü biri; “ merak etme, yarın dağ güzel gösterecek kendini, dağı tanıyanlar söyledi. “ diyor İngilizce. İnşallah diyorum, anlaşılan, yarın sabah, Kazbegi zirvelerini gözlemek var. Bir köşede kümelenmiş çocuklar, beni görünce tedirgin bakıyorlar, neredeyse, laf atıp, rahatsız edecekler. Bunu hissedince, gülümseyerek, “ merhaba “ diyorum, yüzler gevşiyor, selam veriyorlar, hatta bir kaçı ayağa kalkıyor. Halikarnas Balıkçısının; Giritli ve Türk balıkçıların denizde, tedirgin karşılaşmaları, silahlara sarılmalarını, ancak, birinin selam vermesinden sonra, kaynaşarak, yemeklerini, şaraplarını paylaşmalarını hatırladım bir an. Kapanmak üzere olan, küçük bir marketten elma, nektarin ve domates alıyorum ( 3 GEL ). Lomi Hotel’in yanındaki büfede, başka bir kız pasta hazırlıyor, dayanamayıp parmağımla bir parça alıyorum. “ cezalısın “ diyor, “ öyleyse, bana şarap ver “ diyorum, içeri annesine sesleniyor, buz dolabında bir şişede, kendi yaptıkları şarap varmış ( 3 GEL ), biraz internete girip, sonra, yandaki odamın soğuğuna giriyorum. Perdeleri açıyorum, karşımda 45 yaşında, gencecik ölen 

Aleksandr Kazbegi’nin heykeli. Kafkaslar’ın Robin Hood’u olan Koba adlı romanında, Koba, zorla zenginlerden aldığı malları, fakirlere dağıtır. Kazbegi erken ölmeseydi, roman kahramanı, zenginlerden alıp, fakirlere dağıtmaya devam edermiydi acaba? Masam az sonra, elma, nektarin ve ancuezli peynirle, bir çilingir sofrasına dönüşüyor ve koka kola şişesinin içindeki şarabımı, göz göze geldiğim yazarın heykeline bakarak, erken ölümüne hayıflanarak kaldırıyorum. Kara kışta, ortalıkta kıyametler koparken, bu odada bir soba yanmalı ve ben en az bir hafta, burada, pencerenin önünde oturup, akşamüzeri ahırlarına dönen hayvanları ve tek tük insanları, üşüyene kadar da dışarı çıkıp, tepelerde Tsiminda Samebo’yu seyretmeyi ne kadar isterdim. Yok, şarabı, ne kadar güzel olursa olsun bitirmeyeceğim, kıyamam. Uykuya teslim oluyorum. 

24.07.2010 ( KAZBEGİ-stephansminda - TİFLİS - GORİ ) Dün, kilisenin bulunduğu tepeye tırmanırken, ter ve rüzgar hırpalamış olmalı. Şarabın verdiği rehavetle, erkenden uyudum, deliksiz de uyumuşum. Resmen, bir kış gecesi yaşadım akşam. Allahtan, yorgan sağlamdı. Sabah, yataktan kalkmaya cesaret edemiyorum ama bir yandan da erken saatlerde, Kazbegi Dağının bulutsuz zirvelerini, önündeki Tsiminda Samebo Kilisesinin fotoğrafını çekmek istiyorum. Bir kış ayazını yaşatan Kazbegi sabahına çıkıyorum. Saat 08.00 ‘ e geliyor. Dün akşamüzeri çıktığım, kenar mahallelerdeyim, evet; Kazbegi zirveleri tertemiz, Tsiminda Samebo, sağında karlı zirveler, solunda Gergeti Buzulu ile çok güzel görünüyor. Mavi gözlü yabancıyı hatırlıyorum, in miydi, cin miydi, buralarda, öyle bir adamın ne işi vardı, ensemde nasıl bitti, aklım ermedi… Saat 08.00. Kazbegi hala uykuda, kimseler yok, hayvanlar bile ahırlarında anlaşılan, zira, Stalinis meydanının zemininde hiç pislik yok. Sadece, dün akşam meyve aldığım, ufak tefek, titiz kadın, tezgahının önünü süpürüyor. Oteldeki, İspanyol ve Japonlar da kendilerine gelememişler anlaşılan. Oysa, Japonlar her zaman erken kalkarlar. Dün akşamüzeri kilisenin tepesine çıkış, hırpalamış olmalı. Saat 08.30, hala, her yer kapalı. Ben, sıcak ekmek alıp, güzel gözlü otel sahibemden aldığım çayla, domates ve peynirimi katık ederek, güzel bir kahvaltıyı düşlemiştim. Ara sıra çıkıp, dükkanlara bakıyorum, kimseler yok. Sadece, iri siyah bir domuz, homurdanarak, yiyecek bir şeyler arıyor, sokaklarda. Vladi Kafkas yolunun üzerindeki, eski kilisenin karşısında, bir duvarda, bir Gürcü kahramana müzik çalanlar ve ellerindeki taslarla şarap içenleri tasvir eden panonun dibindeki banka çökmüş iki berduş, içki içiyorlar. Göz göze gelince selam veriyorum, yüz bulup, votka parası istiyorlar hemen. Yağmur başladı, hava dünkünden berbat, resmen kış. Üzerimdekiler yetmeyecek, üşüyorum. Sno Vadisine gitsem 8 km, Rusya, daha doğrusu Çeçenistan sınırına yani Darial tarafına yürüsem 11 km. Bu güzergahlardan birine rahat yürürüm, ama vücudum adamakıllı kırık bugün, bir iki gün yatmam, planlarımı aksatabilir. Tekrar odamdan, Stalinis Meydanında kıpırtı ararken, ani kararla , Kazbegi’den ayrılmaya karar veriyorum. En önemli yeri Kazbegi Dağını ve güzelim Tsiminda Sameba’yı gördüm, fotoğrafladım. Tiflis’e döneyim, oradan Stalin’in doğduğu kente, Gori’ye geçeyim istiyorum. Az önce de, otel sahibine, bu gecenin ücretini de ödemiştim. Odasında bulmaca çözüyor, ayrılacağımı söylüyorum, daha doğrusu pandomimlerle anlatıyorum. Soğuk iklim insanlarına özgü sakinlik içerisinde, cebinden, az önce verdiğim parayı çıkarıp iade ediyor. Hotel Lomi, fiyatının yanında temiz, sessiz. Sanırım beş odası var, genç kadın, her tarafa yetişmeye çalışırken, babası veya kocası olacak iriyarı adam, votka içmekten kızarmış yüzü ile, ekabirane dolaşıyor ortalıkta. Anlaşılan, çok istediğim kahvaltıyı yapmak mümkün olmayacak Kazbegi’de. Çantamdaki bisküvi ve elmaları yiyerek kahvaltı işini hallediyorum. Çantalarımı toparlayıp, Hotel Stephansminda’nın önünde bekleyen marşrutkaya biniyorum. Saat 09.00’da hareket edecek. Yönetim Kazbegi adını, Stephansminda olarak değiştirmiş, ancak, hiçbir yerde yeni ismi kullanmıyorlarmış. Aracın ön camı hariç, diğer camlar bozulmuş, buzlu cam gibi. Yazık, gelirken gördüğüm güzellikleri bir daha göremeyeceğim. Ön camdan görebildiğim kadarıyla, yemyeşil dağların arasında, rengarenk kır çiçeklerinin arasında ilerliyoruz, çığ için yapıldığını zannettiğim uzun tünellerin yanından geçerken, şöförün, zaten eski ve dağılmak üzere olan aracı, dikkatsizce ve çok süratli kullandığını, bir kere daha fark ediyorum. Sarsıntıdan, kucağıma sıkıştırdığım çantalarıma hakim olamıyorum. Yükseklik azaldıkça, hava ısınıyor, hareket ettiğimizde, araç öyle soğuktu ki, sürücü kaloriferi açmıştı. Hayırlısı ile 200 km.lik yolu, bir bitirebilsek derken, karşıya geçmekte olan bir minibüsle, kafa kafaya giriyorduk, durumu görünce, oturduğum yerde, en azından, ayaklarımın kırılacağını düşündüm bir an, çok süratliydik yine. Ama, çok ustaca bir hareketle, kenardaki mıcırların üzerine attı kendini ve biraz savrularak, kazasız belasız atlattık. Neyse, otoyola girdik, sonra da Didube otobüs garajına. Dün sabah erken saatlerdeki tenhalığın yerini, gürültülü patırtılı satış tezgahları, bol egzostlarıyla araçlar almış. Sorarak Gori marşrutkalarının hareket ettiği yeri buluyor, oturup dolmasını bekliyorum. Bugün Gori’ye gitmekle, Ermenistan dönüşü Gürcistan’da geçireceğim dolu bir gün kazanmış oluyorum böylece. Benden başka kimse yok, araçta, anlaşılan, epey bekleyeceğim. Sonra, kocaman sırt çantaları ile bir çift geliyor. Polonya’lılarmış. Kız bir şeyler almaya gittiğinde, genç adam; “ hep yalnız mı gezersin ? “ diyor. “ genellikle “ cevabını alınca, “ en iyisini yapıyorsun “ diyerek, çaresizlik ifade eden yüzünü buluşturuyor. Belli ki; kız arkadaşından şikayetçi. 11.45 ‘ de bindiğim araç, nihayet, 13.00 ‘ de doluyor ve hareket ediyoruz ( 5 GEL ). Yol üzerindeki levhalara bakıyorum; İstanbul 1715 km, Ankara 995 km. yazıyor. Aslında, az önce geçtiğin yolların bir kısmını geri dönüyorum şimdi. Bir ara, Kazbegi’den gelirken, Mtskheta’da inip, Gori’ye giden araçlara binmeyi düşünmüştüm, ama, yollarda, beyhude el kaldıranları görünce vazgeçmiştim. Zira, ilk duraktan dolu kalktıkları için, yolcu almıyorlardı. Gori’ye dolu meyve ağaçları, ekili araziler başlıyor. Biçerdöverler, sararmış buğday tarlalarının içinde, kamyonlar, yüklenecek mahsülü bekliyor. Tam bir saat sonra Gori’ye giriyoruz. LP, her yerleşimle ilgili harita ve bilgi verdiği halde, Gori’ye ait harita yok. Konaklama bölümünde bir ev tarif ediyor, ama, tarif, bir labirenti tarif ediyor adeta. Gori’de otel fiyatları 70 GEL civarında. Polonyalılar da, ellerindeki LP’ye tedirgin bakıyorlar. “ bu evi beraber arayalım, çok ters bir yerde olmalı, ama ucuz “ diyorum “, kabul ediyorlar. Kız gerçekten, birlikte gezmeyi, eziyete dönüştürecek kadar dominant karakterli, ilk dakikalarda anlıyorum, çocuk, iki de bir, bana dönerek, “ ne yapabilirim “ der gibi bakıyor. Kimseye sormadan bulmak gibi bir inat içine giriyor kız, ben neticeyi merak ediyorum, birkaç kez ayağı takılıp, kaldırım kenarından akan sulara düşünce, pes edip, taksi şoförlerine sormaya başlıyor, kimseler bilmiyor. Allahtan, işsiz birisi, gönüllü rehberimiz oluyor, o önde, biz arkada, sora sora ilerliyoruz. Sonunda, Gori Kalesinin dibinde, bakımsız bir sokakta, derbeder bir evin önünde oturan kadına soruyor; Kristoperek Kasteli 8, kadın, gülerek burası diyor. Eski, ilavelerle genişlemiş bir ev. Avlu çevresine yaptıkları odaları kiraya veriyorlar. Polonyalı’lar girişteki iki yataklı kulübeyi alıyorlar, ben dipteki tek yataklı odaya giriyorum ( 10 GEL ). Çantaları bırakıp, Stalinis caddesine çıkıyoruz. Niyetimiz 18.00 ‘de kapanacak Stalin Müzesine yetişmek. Cadde bir havuzun, daha doğrusu Stalin heykelinin önünde bitiveriyor. Anlaşılan, arkadaki kocaman bina da, güzel kulesi ile müze olacak. Stalin’in doğum yeri Gori. Stalin’in dünyada, ayakta kalan sayılı heykellerinden birinin önünde fotoğrafımı çekiyor Polonyalı. Sonra, 10 GEL müze için ( fotoğraf ve müze dahil ), 5 GEL de, Stalin’in 2. Dünya Savaşı sonunda, Churchil ve Roswelt ile anlaşmak için Yalta’ya giderken kullandığı vagonu ziyaret için ödeyip, karnı burnunda, hamile İngilizce rehberimizin peşine takılıyoruz üçümüz. Sempatik, sevimli bir kadın, ama; motor gibi İngilizce konuştuğu için kaç kez ikaz ediyorum, “ fotoğraf çekerken takip edemiyorum, hiç değilse biraz yavaş konuş “ diyorum. Tamam dedikten sonra yine hızlanıyor, benim kızgın baktığımı görünce de gülüyor hınzır. Stalin’in kilise okuluna gidişinden, çocukluk, gençlik ve aile fotoğraflarına, hayat hikayesinden, 1905 ve 1917 devrimlerine, Sibirya sürgünlüğüne, iç savaşa, 1924 ‘de Lenin’in ölümümden, 2. Dünya Savaşı ve Yalta anlaşmasına tüm bilgiler büyük panolarla ayrıntılı olarak teşhir ediliyor. Troçki’den eser yok müzede, rehber kadına soruyorum, gülerek, “ yok “ diyor. Başka bir odada, Stalin’in naşından çıkarılmış bir mask, tepeden vuran spot ışığının altında öyle ürkütücü ki. Bir fotoğraf, Stalin’i Zis marka Sovyet otomobilinin imalinden sonra, önünde poz verip, camlarını silerken gösteriyor. Fotoğrafları ilgiyle izliyor, çoğunu fotoğraflıyorum. 2. Dünya Savaşının çetin günlerini, ölmüş bir askerin, miğferindeki kurşun deliğinden fışkıran çiçeği, savaşan askerler için marş besteleyen Şostokoviç’i fotoğraflıyorum peşpeşe. Sonra, Stalin’in çalışma odasına giriyoruz. Müzede bizden başka kimseler yok. Çalışma masası, kişisel eşyaları, paltoları, çizmeleri derken bitiyor müze. Rehberle dışarı çıkıyor, bahçedeki Stalin heykelinin arkasında, doğup, dört sene yaşadığı tek odalı kiralık ev çok güzel korunmuş, üzerine dekoratif, korumak amacı ile yüksek bir tavan daha yapılmış. Son olarak, 1945 de, 2. Dünya Savaşının sonunda, Yalta Konferansına giderken, kullandığı vagonlara giriyoruz. Mutfak, muhabere odası, salon, yatak odası ayrı vagonlar. Isıtma soğutma sistemleri ile katı bir Komünist için anlaşılması zor bir lüks ile karşı karşıyayım. Ne var ki; Stalin, uçaktan korktuğu için, gezilerini trenle yaparmış. Rehberimize teşekkür ederek ayrılıyoruz. Bir müddet beraber yürüdükten sonra, Mtkvari nehrinin üzerindeki köprüye doğru yürümek üzere ayrılıyorum, onlar da internet kafeye giriyorlar. Gori, Stalin’in doğum yeri olması ve müzesinin bulunması dışında enteresan bir yer değil. Müzeye girerken bir kaçapuri yemiştim, karnım acıktı bile. Nedense, kentlerdeki kaleleri, hele hele, ücretsiz girilenleri hiç sevemedim. Genelde serseri yatağı olur buralar, tekin değildirler. Evin hemen önünden, kaleye tırmanan, keçi yolunu tırmanmaya başlıyorum. Kale merdivenlerini çıkarken, pantalonunu bıçakla doğramış, sert bakışlı bir genç, elindeki bıçağı taşlara sürterek biliyor. Kafamı çevirip baktıkça, gözleri ile beni takip ettiğini fark ediyorum. Sevimsiz, kimsesiz kaleden, uzaklarda ışıldayan Mktvari nehrini fotoğraflıyor ve diğer taraftan çıktığı anlaşılan bir gruba yetişip, arkalarından yürüyüp, serseri gencin önünden geçiyor ve aşağı iniyorum. Az sonra, bir gürültü kopuyor, bir polis bağırarak kaleden aşağı birini kovalıyor, net göremiyorum ama bıçaklı gencin olması muhtemel. Sıcak havada ve güvenli yemek bulamadığım günlerin klasik menüsünü yapacağım az sonra. Kazbegi’den getirdiğim hıyar, peynir ve domates ile buradan aldığım sıcak kepekli ekmek ve buz gibi kocaman bir Natakhtari birası, daha ne isterim. Aslında, kaldığım Kristoperek Kasteli ( sokağı ) kentin merkezinde, otobüs terminalinin tam karşısından giriliyor, ama, bilmeyen birisi ömrü billah bulduramaz bu yolu. Bahçedeki masada, salatamı yapıyor, biramı açıyor ve Gori Kalesi’nin eteklerinde, harika ve hafif yemekle keyif yapıyorum. Kalenin burçlarında, hava kararmaya yüz tutmasına rağmen, şapkalı polislerin oturduğu görülüyor. Benden sonra, bir şeyler oldu kalede, anlayamadım. Notları yazarken hava karardı, kaleyi aydınlatan projektörler yandı. Kulübeme girip, çantamdan çıkardığım çarşafım ve yastık kılıfımla, huzurla uyuyabileceğim yatağımı hazırladım. Kazbegi’den kalan şarap şişesini, uzandığım yerde bitirdim. Yanı başımdaki raflarda, Meryem, İsa ve Hristiyan azizlerinin ikonları ve heykelleri var. Hristiyanların şarapla araları iyi, bana kızmamışlardır sanırım. Bir yandan da, bundan sonraki durağım Ermenistan’ı çalışıyorum LP ‘ den. Ermenistan’a gidip, dönüşte, Gürcistan’ı gezmeye devam edeceğim. Aklıma nedense, Bakü – Tiflis trenindeki kompartman komşularım Azeriler geldi. “ Eğer, burada içki içersen, biz çıkar, koridorda yatarız. “ demişlerdi. Yağmur başladı anlaşılan, kulübemin tavanındaki kiremitlere vuran yağmur tıkırtılarını dinlerken uyumuşum. 

25.07.2010 ( GORİ - TİFLİS - MTSKHETA - TİFLİS ) Deliksiz bir uykunun ardından, sabah erken uyanıyorum, herkes uykuda. Biraz daha miskinlik yapıp, saatin ilerlemesini bekliyorum. Çantalarımı toparlayıp, usulca çıkarken, yandaki kulübede kalan, yaşlı ev sahibemle karşılaşıyorum, kapıya kadar uğurluyor beni. Otobüs garajı 300 m. mesafede. Bir gişeden aldığım biletle ( 3.5 GEL ) Tiflis otobüsüne biniyorum, kız bana güzellik mi yaptı nedir, otobüs doldu, yerler numaralı, benim yanıma kimseler gelmiyor, ben de, çantalarımı yandaki koltuğa koyup, yolu seyrediyorum. Yine bir saat sürüyor Tiflis – Gori arası, Didube Avtovağzalında ( bu kelime Rusça olduğundan Azeriler gibi Gürcüler de kullanıyor ) inerken, kapının önünde duran şoföre, herkes elindeki biletleri veriyor. Bu da, gördüğüm yeni bir usul. Artık adamakıllı öğrendiğim yollardan, metroya binerek, Marjanishvili caddesine, sıcak bir kaçapuri alarak ( 1.2 GEL ) Dodo’s Homestay’e geliyorum. Kaçapuriler, öylesine büyük ve besleyici ki; bir tanesi bir öğün ihtiyacını rahatlıkla karşılar. Hayret, hostel’de herkes uykuda hala. Kazbegi’ye gitmeden, resepsiyondaki Lizi’ye, ayın 25’i için bir yer ayırmasını söylemiştim, o da görünürlerde yok. Oysa, ben, yatağımı garantiye alıp, hemen Mtskheta’ya gitmek istiyorum. Neyse, Lizi’nin annesi görüyor beni ve bir yer gösteriyor. Çantamı bırakıp, tekrar Didube metro istasyonunda iniyorum. Mtskheta’ya gidecek marşrutka 11.00 ‘de hareket edecek. Nefes nefese bir gün geçiyorum bugün. Mtskheta; Gürcistan’ın ruhani merkezi, hatta ikinci Kudüs diyorlar. Didube’ye sadece 10 km. uzaklıkta. Kiliselerin bulunduğu bölge, haritadan gördüğüm kadarıyla otobüs durağına uzak. Svetitskhaveli Katedrelinin kulesini görünce, Mtskheta’nın içinde iniyorum. Bu katedralin manevi değeri çok büyük Gürcü’ler için. 1010-1023 yılında yenilenmiş, 1994 yılından beri Unesco Dünya Mirası listesinde. Devasa Katedral binasının içerisinde, çok daha eski küçük dini yapılar da bulunuyor. 14. y.y’da Moğol ordularının başındaki Timur’un yıkımından nasibini aldığını saymazsak, hala ülkenin en güzel dini yapılarından birisi. Bugün Pazar olduğu için, oldukça kalabalık, başları örtülü kadınlar, saygıyla ikonları öpüyor, mum yakarak dua ediyorlar. Yerde, azizlere ait mezarların mermer kapakları var. Oldukça yüksek tavanı, üç yana açılan kapısı, dev kolonları ile gerçekten büyük ve etkileyici bir bina. İlk kez, 4. y.y ‘da ahşaptan inşa edilmiş, genişletilerek bugünlere gelebilmiş. Yakınlardaki Samtavna Kilisesi de, Pazar yoğunluğu içerisinde. Önündeki meydan araç dolu. 1130 yılında Kral Miryan ve karısı Nana tarafından yaptırılmış ve kilise bahçesinin güneybatısına gömülmüşler. Bahçede, pek çok mezar var, bazıları çok yeni, birkaç yıllık. Bahçede küçücük, maket gibi bir kilise daha var, 4. y.y ‘da yapılmış bu da ve adı Tsiminda Niro. Samtavro Kilisesi’nin pencere kenarlarındaki taş işçiliği de hayranlık uyandırıcı. Bu kilise de, Svetitskhaveli Katedrali gibi, 1994 yılından bu yana Unesco Dünya Mirası listesinde. Kiliseye girerken, önündeki geniş meydanda fark ettiğim Mtskheta Müzesine giriyorum ( 3 GEL ). Rehberim, şu ana kadar gördüğüm en güzel Gürcü kızı. Ürkek tavırları, yaptığım espriler sonrası dağılıyor, rahatlıyor. İddiasız görünüşünün ardında, hayli zengin bir müze olduğunu, gezdikçe anlıyorum; 3. y.y cam kaplar, 3. y.y fildişi üzerine işlenmiş Hint işi taraklar, 4. y.y yağ kandilleri, savaşçıların giydiği boncuk ve metal plakalarla işlenmiş zırhlar’ı ve bunlar hakkında bilgi veren güzel rehberimi ilgiyle dinliyorum. Mtskheta kenti ve civarı, arkeolojik olarak çok zengin olmalı, müzenin önündeki panolarda, haritalar kent yakınlarındaki dört kazıdan çıkan objelerin bu müzede sergilendiğini anlatıyor. Antioki Kilisesini bulamıyorum bir türlü, Svetitskhaveli Katedralinin arkalarında olmalı haritaya göre. Demir kapısı, bakımlı bahçesi ile, bakımlı ama eski bir ev görüntüsü veren kilisenin önünden iki defa geçmiştim, ancak ne bir ismi, ne de haçı bulunmadığı için ıskalamışım anlaşılan. Ağır demir kapıdaki sürgüyü çekince, kapı açılıyor, yemyeşil çimlerle kaplı bahçede bakımlı güller var ve bir kaide üzerinde üç çan asılı. Tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş iki rahibe, küçük kilise girişinde, kolonların yanında, kendilerinden geçmiş İncil okuyorlar. İçerideki freskler oldukça yeni, 2000 yılında bakım görmüş, girişteki kemerleri taşıyan sütunlar, kilisenin gerçek yaşı hakkında, fikir verebiliyor. Kuzeyden gelen Mtkvari nehri, kent içinde Aragvi nehri ile birleşiyor. Bu kavuşma noktasının ardında Jvari ( Kutsal Haç ) Kilisesi, oldukça yüksek bir tepenin üzerinde yükseliyor. Yanına gitmek için, kuzeydeki, Teatron Parka kadar yürüyüp, köprüyü geçmek, sonra da bu sıcakta tepeyi tırmanmak gerek. Açıkçası, havlu atıyorum. Samtavro Kilisesi’nin önündeki durakta, ilk gelen marşrutka’ya biniyor, Didube’nin pazar çılgınlığı ile iyice dolmuş terminalinden, metroya, tekrar Marjanishvili’ye ve Halis Erdoğan’ın Sultan Sofrasına yürüyorum. O da beni merak ediyormuş. Sohbet ediyoruz sonra, bilgisayarından elektronik postalarıma bakıyorum. Lezzetli yemekleri ile tekrar haşır neşir olduktan sonra ( 13 GEL ), yine elimde, soğuk Natakhtari birası ile Dodo’s a geliyor, bahçenin gölgesine sığınıyorum. Couchsurfing’den tanıştığım Fatih-Melek çifti, İran’dan, Ermenistan’a girecekler. Ermenistan’daki durumu sormuştum, geçen gün, e- maille. Gelen cevap canımı sıkıyor. Kısaca, pek olumlu bilgiler alamamışlar anlaşılan Ermeni dostluğundan, “ artık gemileri yaktık. “ diyorlar. En fazla, bir kenara çekip, bıçaklarlar herhalde. Ama, ben de, kafaya koydum, yarın Ermenistan’a geçeceğim. Banyo, notlar, fotoğrafların kontrolu derken, hava kararmaya başladı, odanın içine mum kokuları dolduğuna göre, yandaki Rus Kilisesi’nin bahçesindeki mezara kapanıp öpenler, adak dileyenler var şu saatlerde de demek. İnanç, akıl erilecek, önünde durulacak bir şey değil, gezdikçe, gördükçe, çok daha iyi anlıyorum bunu. Resepsiyondaki Lizi, bir güzellik yapmış, Mtskheta’ya gittiğimde, çantalarımı alarak, daha önce kaldığım yatağın yanına getirmiş. ( 26.07/ 01.08.2010 tarihleri arasında Ermenistan’daydım. Bu ülkedeki izlemlerimi, “ Ermenistan Gezi Notları “ nda okuyabilirsiniz. ) 

01.05.2010 ( DİLİJAN - TİFLİS - ZUGDİDİ ) Belki de; Kilikya birasının etkisiyle, belki havanın geceleri soğumasından, güzel bir uyku sonrası, camı açınca, serin hava ile birlikte kuş sesleri doluyor, Ermenistan’ın İsviçre’si denilen, Dilijan’daki odama. Kahvaltımı yine, Nina’nın masasında yapıyorum, bizim Mıhalıç peynirinin az daha tuzlusu olan peynir, özellikle, Nina’nın evde yaptığı reçeller, ilaç gibi geliyor sabah sabah. Bu arada, uzun boylu genç bir kadın oturuyor yanıma. Nereden gördüm diye düşünürken, hatırlıyorum, Erivan’da, Milli Tarih Müzesini dolaşırken görmüştüm. Erivan hakkında laflıyoruz İtalyan dilberle. Bu arada Japon kızlar, Alaverdi’ye gitmek üzere, tekerlekli valizlerini taş döşeme yollarda sürükleyerek ayrılıyorlar, vedalaştıktan sonra. Bir ara, İtalyan bana dönüyor ve “ bir şeyler soracağım, ama kızma “ diyor, sor diyorum. İlk soru; Jenosit Anıtına gittin mi ? Evet deyince şaşırıyor. Ne düşündün ? “ Kanlı tarihleri yaratan herkese lanet okudum. “ diyorum. İkinci soru; Türk halkı, Ermeniler hakkında ne düşünüyor ? “ Fazla bir şeyler düşünmüyor, hatta, kafa bile yormuyorlar, ama, Ermeniler, Türk düşmanlığı ile yatıp, kalkıyorlar. Ermeni Ana ve Hayk heykellerinin bir tehdit unsuru gibi Türkiye sınırına dönük olduğunu fark etmişsindir “ cevabını alıyor. Sonra, Orhan Pamuk hakkında düşüncemi soruyor. Kadın oldukça donanımlı ve kurnaz. Elbette, Türkler’e Nobel Ödülü getiren bir yazarın, bir avuç ( milliyetçi-ulusalcı ) tarafından hakarete uğraması, kabul edilemez diyorum. Sıra, Avrupa Birliğine geliyor; düşüncemi soruyor; Gerçekleşirse, ülkemin yeryüzü standartlarına yaklaşmasında faydası olacağına, gerçekleşmez ise, kıyametin kopmayacağını, zaman içinde de olsa, Türkiye kendi dinamikleri ile demokratik yapısını geliştireceğini söylüyorum. Dikkatle dinliyor söylediklerimi, önündeki küçük deftere de notlar düşüyor. Akşam yattığı yatakları beğenmediğini söylüyor İtalyan kadın. Çökük oldukları için uyuyamamış ! “ Ermenistan’da konaklama tesisleri çok pahalı, bu fiyatlarla İtalya’da üç yıldızlı otelde kalınır. “ diye söyleniyor. Nina’ya, izin verirse, kendi oturduğu evi görmek istediğimi söylüyorum. Memnuniyetle diyor. Ama, öyle dağınık, pasaklı bir mekan içinde buluyorum ki kendimi; Nina; “ 75 yıllık bina, ne yapsam temiz durmuyor “ diyerek kendini savunma ihtiyacı hissediyor. Vedalaşıp, çantalarımı yüklenerek, kıvrımlı loş yollardan, ağaçların arasından, otobüsün hareket edeceği meydana iniyorum. Kocaman binanın içinde, zemin parçalanmış, duvarlar dökülmüş, üzeri kuş pislikleri dolu bir masada, Sovyet Ermenistan’ının mirası bir kadın, aheste bilet kesiyor, çoğu zamanını da, telefonda geçiriyor. Bir müddet, kadını izledikten sonra, binanın önüne, güneşli merdivenlerin üzerine oturup, hareket saatini bekliyorum. İki gecedir aynı odada yattığımız Hollandalı genç de geliyor, o da Tiflis’e gidecekmiş. Meydan bugün oldukça hareketli, günlerden Pazar olduğu için, Harhardzin ve Goshavank Kiliselerine giden, sürüyle araba geçiyor. 11.30’da kalkması gereken marşrutka, yarım saat sonra geliyor, otobüs beklerken minibüs ile gidilecekmiş bunca yol. Tahmin ettiğim Vanadzor yolundan değil, Novemberian yolundan gideceğiz, geçtiğimiz köy Harhardzin Kilisesine ev sahipliği ev yapıyor ve öylesine derbeder ki; cadde üzeri bile yıkık evlerle dolu. Az sonra , Goshavank Kilisesine giden yolu gösteren levha çarpıyor gözüme. İdjevan’a doğru devam ederken, Dilijan’ın yeşil dokusu buralarda da sürüyor, evlerin çoğunun, bulundukları yoğun ağaçların arasından, sadece, eternit çatıları görünüyor. İdjevan, Dilijan’dan daha büyük ve yoğun bir yerleşim. Sovyet apartman bloklarının çokluğu dikkatimi çekiyor, kent çıkışında da; büyük bir çimento fabrikası, paslı demirleri ile yok olmayı bekliyor. Geçtiğimiz köyde bir düğün var, genç kızlar, geniş çardağın altına kurulmuş uzun masaya, tabak dizmeye çalışıyorlar. Novemberian’a doğru yüksek tepelere tırmanmaya başlıyor araç, virajlar bitmek bilmiyor. Sonunda Novemberian’ı geçiyor ve yarım saat sonra da, Gürcistan – Ermenistan sınırındaki Bagradesh sınır kapısına geliyoruz. Küçük pasaport polisi kulübesinin önünde kuyruk oluşuyor, kısa zamanda. Sıram gelince, polis pasaportumu uzun uzun inceliyor, iki de bir bana bakıyor, girişte kullandığım e-vize çıktısını istiyor ki; Ermenistan’a girdikten sonra, pasaportumun üzerine vize nosu işlendi diyerek, bu çıktıyı atabilirdim. Taratıyor, vurduğu mühürün üzerine, tekrar vize nosunu yazıyor ve iskambil kağıdını, masaya vurur gibi, bırakıyor önüme. Teşekkür ederek, tampon bölgeden, Gürcistan sınırına doğru yürüyorum. Sınırda takılır, aracı kaçırırım düşüncesiyle, ( sınırlarda başıma gelen pek çok olaydan sonra ), çantalarım hep yanımda olur sınır geçişlerinde. Gürcistan pasaport kontrolundaki sempatik Gürcü kadın polis, damgayı basıp, Türkçe “ Gürcistan’a hoş geldiniz “ diyor. Böylece, bu gezide, Gürcistan’a üçüncü girişimi yapmış oluyorum. Saat 14.45’ de Tiflis’e hareket ediyoruz, kendimi daha rahat ve huzurlu hissediyorum Gürcistan topraklarında. Şoför, televizyonu açıyor, daha önce de gördüğüm gibi, pek çok program aşağı yukarı aynı animasyon ile başlıyor; Harika görünümleri ile Ağrı ve Küçük Ağrı dağlarının panoramik fotoğrafı üzerine, bir el uzanıyor ağır ağır, ardından Ermenistan’a doğru çekiyor. Ermenistan toprakları geride kaldı, ama paranoyalar bitmedi. 15.30 ‘da Tiflis’e, Ortakale otobüs terminaline giriyor ve bir taksiye binerek ( 5 GEL ) tren istasyonunun bulunduğu Vangzilis Meydanına geliyorum. Ne hikmetse; şoför, neredeyse meydanın bir cephesinin tamamını kaplayan istasyon binasını bilmiyor, kime sorsa bilen yok. Tiflis’e ilk geldiğimde gördüğüm metro işareti çarpıyor gözüme, iniyorum, metro ve tren istasyonu aynı binada idi. Yukarıda tren gişelerinin önünde oldukça uzun bir kuyruk var. Bilgisayarlar yavaş çalışıyor, herkes homurdanıyor, bir bilet ancak on-onbeş dakikada kesilebiliyor. Amacım; bu akşam hareket ederek, yarın sabah erken saatlerde Zugdidi kentine varacak olan tren için bilet almak. Acele ediyorum, zira, bu akşam için tren bileti bulamazsam, Zugdidi’ye, gece otobüsü ile gitmek zorunda kalacağım ki; pek istemiyorum. Zugdidi’den, Svaneti bölgesine gideceğim. Sıram geliyor, gişedeki kadın; “ bir tek yer var, o da tuvaletin yanında “ diyor. Kompartman kapısı kapandıktan sonra, tuvaletin yanında olmasının ne zararı var bilemesem de, kabul ediyorum ( 11 GEL ). Aşağıya, metro istasyonuna iniyorum, tren biletimi aldıktan sonra ve Marjanishvili ‘de inerek, doğruca Halis Erdoğan’ın “ Sultan Sofrası “ nın yolunu tutuyorum. Bir yandan, nefis yemeklerinden yemek, diğer yandan Ermenistan’a giderken, Azerbeycan gümrüğünde olduğu gibi, el koyma hareketlerine maruz kalırım endişesi ile bıraktığım Azeri CD ve notlarımı alabilmek için. Kurufasulye’yi görünce gözlerim parlıyor, tabii, yanında pilav ve cacık ( 13 GEL ). Halis’in bilgisayarında maillerime baktıktan sonra, Mtkvari nehrinin üzerinden geçerek, karşıda sessiz kimsesiz bir parkta, gölge bir köşeye çekiliyor ve yarın gideceğim Svaneti bölgesini ve Mestia yerleşimi hakkında bilgi derlemeye başlıyorum, Lonely Planet’ten. Hava kararırken, Sultan Sofrasında, burada iş yapan veya çalışan Türklerle sohbetlerime istemeden noktayı koyuyor, çantalarımı yüklenerek, Marjanishvili metrosuna son kez biniyor ve Vangzilis tren istasyonuna geliyorum. İstasyonun üst katı, mağazalar, fast food dükkanları, yürüyen merdivenleri ile şık ve hareketli, oysa, aşağıda, tren platformuna geldiğimde, Bakü’den ilk geldiğimdeki, bakımsız görüntülerle karşılaşıyorum tekrar. Zemin betonları dağılmış, delik deşik olmuş, her taraf toz ve pislik içerisinde. Oysa, az önce, aynı kompleks içerisinde, Batıdakileri aratmayacak kadar büyük ve bakımlı bir süpermarketin içindeydim, böylesine çarpıcı bir çelişkiyi yok etmenin maliyetinin, hiç de yüksek olmadığını düşünüyorum. Kendime, ortalığa savrulan tozlardan uzak bir köşe buluyor ve etrafımdaki insanları seyrederek tren kapılarının açılmasını bekliyorum. Kompartman arkadaşlarım, bir anne, kızı ve torunu. Önce, ürkek bakıyorlar bana, sonra, üst ranzada, uzanıp, kitap okuduğumu görünce, alttaki ranzalara yayılıyorlar. Çarşafımı, yastık kılıfımı çıkarıyorum çantamdan, huzurla uzanıyor, saat 23.20’ye kadar notlarımı yazıyor, sonra, rayların tıkırtılarını, ninni bilerek, bir tren uykusuna giriyorum. 

02.08.2010 ( ZUGDİDİ - MESTİA ) Tahminimden daha iyi geçiyor gecem, son vagon olması nedeniyle, biraz fazla sarsılsa da, derin uykulara vesile olmuş anlaşılan. Saat 06.00’da uyanıyorum, hesabıma göre yarım saat sonra, Zugdidi istasyonunda olacak tren. Uykuda, birkaç kez, yandaki tuvaletin gıcırtılarla açılan kapanan kapısı ile uyanmış olsam da, Svaneti’ye, ruh ve beden haliyle hazırım. Çantalarımı hazırlayıp, koridordan, Zugdidi banliyölerini, bahçeli, bakımlı bakımsız evleri, derken, halkların, liderlerin sularında sürüklenip gidişlerini, bazen yok oluşlarını düşünüyorum. Onbeş dakika önce Zugdidi tren istasyonuna varıyor tren. Sorduğum herkes, aynı minibüsü gösteriyor. Ancak; Mestia’ya götürecek minibüs kapalı, etrafında da , kimseler yok. Anlaşılan, trenden ilk inenlerdenim, sırt çantalılar çoğalıyor yanımda. 07.15’de Mestia’ya hareket ediyoruz ( 20 GEL ). Zugdidi adından ilk kez 17. yüzyılda söz edilmiştir. Odişi Prensliği’nin yönetsel ve kültürel merkeziydi. 1855-1857 arasında Osmanlıların egemenliği altında kaldı. Daha sonra Çarlık Rusya’sının yönetimi altına girdi. Demiryolu ve devlet yolu kentten geçmektedir. Görülecek yerler arasında Zugdidi tarih ve etnografya müzesi, tiyatro, Samegrelo prensleri Dadianilerin sarayı ve nadir bitkilerin bulunduğu botanik bahçesi sayılabilir. Zugdidi’nin merkezindeki sevimsiz Sovyet blokları, kentin dışına doğru yerini bahçesinde meyve açları bulunan güzel iki katlı evlere bırakıyor. Bindiğimiz minibüs bir tur atıp, merkeze geri dönüyor. Boş bir arsaya giriyor, motor kaputunu açıyorlar, bir anda bir yığın adam üşüşüyor aracın başına. Arıza var anlaşılan. Yolcuların çoğu, İsrail’li gençler, çok karşılaştığım gibi, umursamaz bir şekilde, bir araya gelip, gevezelik etmeye başlıyorlar. Genç bir kız ve bir Japon ile beraber olan genç yanıma yaklaşıyor; aracın arızalı olduğunu, uzun sürebileceğini, taksilerin Mestia’ya 140 GEL’e gittiğini, istersem, dört kişi paylaşabileceğimizi söylüyor. Şöförden geri aldığım 20 GEL üzerine, 15 GEL daha koyarak uzatıyorum gence. Rus malı Volga otomobille Mestia yollarına düşüyoruz, saat 07.50’de. Zugdidi çıkışından itibaren, yolun iki tarafında çam ağaçları eşlik etmeye başlıyor, karşımızda, dimdik dağların tepeleri karlarla kaplı. Şoför, neşeli ve yaşlı bir adam, yanında oturduğum için, Rusça konuşuyor, heyecanla bir şeyler anlatıyor bana. Radyoda Gürcü şarkıları dinliyorum bir yandan, keyfimiz iyi. Yol arkadaşlarım da keyifli, zaman zaman ben de, eşlik ediyorum söyledikleri şarkılara. Genç Gürcü imiş, kız İngiliz, Tiflis’te İngilizce öğretmenliği yapıyor, Japon delikanlı da kızın arkadaşı. Gürcü ve İngiliz kız büyük bir aşkın içindeler besbelli, ama, şımarıkça bir davranışları yok. Aşağıda Engüri nehrinin aktığı, yeşillikler içindeki Engüri vadisinde ilerliyoruz. Zugdidi Mestia arası 140 kilometre ve beş saat sürüyormuş yolculuk. Yolların durumunu açıklıyor bu bilgi. Jvari’den ve ünlü Jvari geçidinden geçiyoruz. Jvari Gürcü dilinde “ haç “ demek, pek çok kilise de, Jvari ismini taşıyor. Jvari baraj gölünün etrafı çepeçevre çam ağaçları ile dolu, suyun durgun yüzeyine vuran ağaçların yeşil aksi çok güzel görünüyor. Dayanamayıp, fotoğraf molası istiyorum, bu güzellikler karşısında. Yol boyunca, Engüri nehri, kah sağımızda, kah solumuzda akıp gidiyor. Yollar gittikçe bozuluyor, ama etrafımızı çeviren panorama her geçen saniye daha da güzelleşiyor. Yemyeşil yamaçların arasından, gümüşi kavisler çizerek akıyor Engüri nehri, bazen çılgınca, bazen geniş yatağında usul ve sakin. Yollar heyelandan çökmüş, pek çok yerlerde, demirden hasır döşeyip, beton döküyorlar. İş makineleri, zaten dar olan yolları kapatıyor, sık sık durup, geçit vermelerini bekliyoruz. Artık, yollar, iyice perişan oldu, sarsılmaktan karnım acıktı. Dört yanımda, dimdik yükselen yamaçları kaplayan çam ağaçları o kadar sık ki; bir karış boş alan çarpmıyor gözüme. Saat 11, yola çıkalı üç saat oldu, eski ama diri Volga aracımızda sarsılarak, yine de keyifli ilerliyoruz. Rüya gibi bir panorama içerisinde, etrafımı hayran izliyorum. Yarım saat sonra, 4300 metrelik yüksekliği ile Ushba dağı karlar içerisindeki zirveleriyle bir poster gibi dikiliveriyor karşımda. Tam dört saat sonra, 12.00’de Mestia meydanında, sarsıntıdan feleğimizi şaşırmış vaziyette iniyoruz. Gürcü genç Beka’ya bir ara sormuştum, Mestia’da nerede kalacaklarını, “ arkadaşımın önerdiği bir yer var, geceliği 45 GEL, istersen sen de kalabilirsin “ demişti. LP ‘nin kayıtlarında, konaklama bedellerini 25-35 GEL arasında yazıyor, rahat bir yer için, fazla bir fark ödemeyeceğimi hissediyor ve kabul diyorum. Civardaki gezileri de paylaşarak yapmak ( Ushgili gibi ) daha iyi olacak. Beka tesise telefon ediyor, az sonra, haşat olmuş bir Niva jip gelip, Mestia meydanından bizi alıyor. Bu arada, meydan 34 plakalı bir sürü motosikletle doluyor, her birinin üzerinde özek kıyafetleri ile çiftler var. Yanlarına gidip, selam veriyorum ve “ bu kadar Türk, nasıl bir araya geldiniz “ diye soruyorum. Batum’da motosiklet festivali varmış, oradan da Svaneti’ye geçmek istemişler. Kısa görüşmede bir kaçı, İstanbul adreslerini verip, davet ediyor. Kalacağımız ev, büyük, eski ama bakımlı, içinde gördüğüm, göremediğim bir çok oda var, klasik oturma grupları olan kocaman bir salonun köşesindeki yatağı bana veriyorlar. Bembeyaz, tertemiz, mis gibi sabun kokuyor, deterjan değil. Az sonra, girişteki, yine büyük bir salondaki masaya, yemeğe çağırılıyoruz. Kocaman masa, bir anda, büyüklü küçüklü tabaklarla doluyor. Çeşit çeşit yemekler, farklı tatlar. Tavuklar, sebzeler, evin önünden, aşağıda hışımla akan Enguri nehrine kadar uzanan bahçede yetiştiriliyor. Keyifli bir yemek sonrası, geleneksel votka geliyor masaya, bir daha, bir daha derken, daha da güzelleşiyor ortalık. Svaneti bölgesi, Kafkas Dağlarının tüm heybeti ile gözlenebildiği doğa harikası bir yer. Coğrafi şartların getirdiği izolasyon nedeni ile, kültürlerini korumuş olan Megrel ve Svan yerli halkları, 1930’larda, ulusların kaderini tayin hakkı gibi bir dünya görüşüne sahip olan Sovyetler Birliği tarafından, resmi olarak Kartveli ( Gürcü ) halkları olarak isimlendirilmişler. 1996 yılından bu yana Unesko Dünya Mirasını Koruma Listesine alınmış. Ortalama 1800 metre rakımlı bir arazide bulunan Mestia, Svaneti bölgesini gezecek olanlar için, konaklama imkanlarının daha bol olduğu bir yerleşimdir ve halkı yerel dilleri olan Svan’ca konuşurlar. Skhara Dağı ( 5201 m. ), Tetnuldi Dağı ( 4974 m. ), Shota Rustavi Dağı (4960 m. ), Ushba Dağı (4710 m. ) ve Ailama Dağı ( 4525 m. ) bu bölgede, nefes kesen bir panorama içinde yükselirler. Hemen hepsinin yamaçları, bir karış boşluk bırakmayacak sıklıkta ladin, köknar, kayın, meşe ve gürgen ağaçları ile kaplıdırlar. Svaneti’nin tarihine gelince; Eski çağlarda Svaneti, Kolha’nın, ardından Kolha’nın mirasçısı olan Lazika’nın (Egrisi) sınırları içinde yer alıyordu. İS 552’de Lazika savaşında Svanlar Perslere kafa tutup üzerlerine gittiler. Bizans ve Pers İmparatorluğu’nun Lazika topraklarını ele geçirme mücadelesine Svaneti de sahne oldu ve bölge, İS 562’de savaşın sona ermesinin ardından yeniden Lazika’ın bir parçası olarak kaldı. Daha sonra Abhazya Prensliği, 11. yüzyılda Kartli Krallığı içinde yer aldı. Svaneti, eristavi (prens) tarafından yönetilen “saeristavo” haline geldi. Gürcistan’a “altın çağı”nı yaşatan Kraliçe Tamar (1184-1213) döneminde Svaneti Hıristiyan kültürü hızla yayıldı. Svanlar Tamar’i adeta bir tanrıça saymışlardı. Efsaneye göre Tamar her yıl Svaneti’yi ziyaret etmiştir. Moğollar Gürcistan’ı istila etmesine karşın, hiçbir zaman Svaneti’ye ulaşamadılar. Bölgenin geleneksel kule tipi evleri istilacılardan halkı korumuştur. 1460’larda Kartli krallığından kopan Svaneti, bir prenslik olarak siyasal varlığını sürdürdü. Aşağı Svaneti, zaman zaman Megrel prenslerinin denetimine geçti. Svaneti prensi Tsiok Dadeşheliani 1833’te Rusya’nın korumasına girdi, ama Rusya 1857’de bölgeyi ilhak etti ve prensliğe son verdi. Rusya, 1875’te ağır vergi koyunca, bölge halkı ayaklandı. Rusya, askerlerini buraya göndererek ayaklanmayı kanlı biçimde bastırdı. Ruslar Kutaisi genel valiliğini kurarak Svaneti bölgesini ikiye ayırdılar: Mestia ve Lentehi. Svanlar, 1922-1924 arasında Bolşeviklere karşı da savaştılar. Yemekten sonra, ev sahibi Levan, eskiliği nedeniyle gözümü korkutan, perişan Lada Niva jipi ile, Mestia’nın hemen yanından, geniş ormanların yükseldiği, dar patikalara çıkarıyor bizi. Yolumuzun üzerindeki, Mestia Tarih ve Etnografya Müzesine uğramak istiyorum, Levan küçücük müzenin kapalı olabileceğini söylüyor, az sonra da haklı olduğunu anlıyoruz, önündeki rampada durunca, kapısının kapalı olduğunu görüyoruz, Levan, bir ümit ile gidip, kapıya vuruyor ama, kimseler yok. LP ‘nin yazdığına göre, İtalyan fotoğrafçı Vittorio Sella ‘nın, 1890 yıllarında çektiği Svaneti fotoğrafları koleksiyonu var içeride. Ayrıca, kraliçe Tamar’ın Svaneti halkına adadığı 12. y.y İran yapımı, gümüş testi ve 9. 10. 13 ve 14 y.y ‘lara aitaltın atlar ile değişik ikonlar bu müzenin bir hazine sakladığının işareti olmalı. Üzülüyorum, programımıza göre, yarın Ushguli’ye gideceğiz, yollar çok kötü olduğu için, erken gitmemiz gerektiğini söylemişti Levan. Korkarım, giderken de, dönerken de kapalı bulacağız müzeyi yine. Müzeden umudu kesince, jip bağıra çağıra daracık toprak patikalarda hoplaya zıplaya yukarılara götürüyor bizi. Henüz iki kilometre gitmeden, karbüratör tıkanıyor ve sessizlik. Biz de, Roxanne, Beka ve Japon Anthony Liu ile fotoğraf çekerek yürümeye başlıyoruz. Aynı, Kazbegi’deki gibi, burada da; teleferik hattı yapılmış, bir zamanlar, yine halk istemediği için, Gürcistan Sovyetleri’nin dağılmasından sonra, tesisi kullanmaz olmuşlar, hatlar hala, aşağılarda uzanan Mestia düzlüğüne doğru uzanıp gidiyor. Roxanne ve Beka, hatların bağlandığı beton kuleye tırmanıyorlar, gençliklerinin verdiği elastikiyetle, Liu ile bana da, fotoğraflarını çekmek düşüyor. Tabii, Mestia’nın içerisinde yükselen savunma kulelerini de yeşil bir halıyı andıran, bitki örtüsü içerisinde… Karşımızda 4710 m. yüksekliğindeki Ushba Dağı karlı zirveleri ve etrafını çevreleyen buzulları ile bir rüyada imiş hissi veriyor bana. Nepal’de Pokhara’da uzaktan gördüğüm Himalaya’lardan sonra, nabzımın hızlandığını hissediyorum, karşı dağlara baktıkça. Beraber olduğum gençler, benim çocuklarım yaşında, ama, öylesine güzel ve keyifli bir beraberlik kuruluyor ki; aramızda, kısa zamanda, beraber şakalaşıp, şarkılar söylüyoruz. Bir ara aşağılardan ıslık sesleri geliyor, Levan arızayı gidermiş olmalı. İçinde bulunduğumuz büyü bozulmasın istiyoruz hepimiz, cevap vermiyor, çimenlerin üzerinde, diğer istikametteki, 4974 m. yüksekliğindeki Tetnuldi Dağının karlı zirvelerini, etrafımızda sütun gibi dimdik yukarılara yükselen, ladin ve köknar ağaçlarını seyrediyoruz hayranlıkla. Neden sonra, aşağı iniyoruz, yol genişletme çalışmaları var, işçiler, buldozerin devirdiği güzelim ağaçları, motorlu hızar ile buduyorlar, dalları kesilince, dümdüz bir gövde çıkıyor ortaya. Mestia’nın içerisinde, eriyen kar sularının verdiği coşkunluktan olacak, korkunç bir debi ile akan Enguri nehrinin kıyısında, kayaların arasından çıkan mineralli suyun yanına götürüyor Levan bizi. İki bardak içiyorum, ekşi tadına rağmen hoşuma gidiyor. Sonra, Levan, araçtan getirdiği 1.5 litrelik, dev bira şişesini açıyor, plastik bardaklara doldurarak içiyoruz. Ne hikmetse; Kafkas ülkelerinde, devlet neredeyse, içki tüketimi teşvik ediyor. Hem fiyatlar ucuz, hem de şişeler dev gibi. Hemen her köşede votka, viski satılıyor. Azerbeycan’da, Ermenistan’da da aynı şeyleri görmüştüm. Sırada, Svaneti savunma kulelerini dolaşmak var Mestia’nın içerisinde. Bunlar, 9. ve 13. y.y arasında, özellikle Moğol saldırılarında, hem savunma hem barınma amacı ile yapılmış, yaklaşık 20 m. lik bu kulelerin mazgallarından da düşmana ateş açılıyormuş. Unesko tarafından korumaya alınmış olmalarına rağmen, çoğu zamanın tahribatına teslim edilmiş, bir kaçının içerisinde hayvan bakılıyor. Hava kararmaya yüz tuttu, daha hızlı adımlıyorum sokakları, sık sık yanımdan, otlaklardan dönen inekler geçiyor. Svan kulelerini, yakın plandan fotoğraflamak zor, olmadık akrobasiler yapıyorum, açıya girebilmek için. Hava karardı, kaldığımız evi bulamıyoruz bir türlü, bir takım ara sokaklardan geçtiğimizi hatırlıyorum ama, hiç birimiz dikkat etmemişiz anlaşılan. Sonunda, bir bakkala soruyoruz, Levan’ın evini, tarif üzerine, karanlık sokaklardan, inek pisliklerinin tam göbeğine basan Roxanne’nın feryadları ile geçerek, bahçenin gıcırdayan demir kapısını omuzlayıp, gittikçe serinleyen havadan, salonun ılıklığına sığınıyoruz. Yine sofranın başındayız. Gürcüler, bizlerden daha akıllı olmalılar, zira, akşam yemeğinde, daha çok kahvaltı türü yiyecekler dizilmiş. Evde yapıldığı belli olan böğürtlen reçeli ve peynir favorim oluyor, sıcacık çayın yanında. Bir gelenek, yemek sonrası içki ikramı. Anlaşılan, burada, kafamız hep iyi gezeceğiz. Çaça denilen, defalarca felekten geçmiş, distile rakıyı uzatıyor, bardaklarla. Yine, töre gereği, içmemek, ev sahibine değer vermemek anlamına geliyor. Gençler, biraz da korkudan içiyor anladığım kadarı ile, ben de, gırtlağımı yakarcasına geçen çaça’yı, keyifle kabul ediyorum ve az sonra da, ev sahibine katmerli saygımın işareti olarak, doldurmak üzere boş bardağımı uzatıyorum. Yarın Ushguli’ye götürmek için Levan, 180 GEL istemiş, Roxanne, bu fiyatı yüksek bulduklarını, emin olmak için, Beka ile, Mestia meydanına gidip soracaklarını söyledi. Aferin gençlere, ben de uzanıp, notlarımı yazıyor, sonra da, gittikçe serinleyen havada, mis gibi kokan yorganı başıma çekip, uykuya gidiyorum. 

03.08.2010 ( MESTİA - USHGULİ - MESTİA ) Yatmadan önce odamın duvarlarında pek ok sivrisinek görmüştüm. Ne var ki; akşam hiç rahatsız eden olmadı. Misafire saygılarından mıdır, yoksa, gecenin ilerleyen saatlerinde buzdolabına dönen odada, soğuktan uyuştukları için midir bilemem ? Sabah kalktığımda, aynı yerlerinde, uslu uslu duruyorlardı. 1800 m. rakımlı bir yerleşimin sinekleri, deniz kıyısı sinekleri kadar yüzsüz olmuyorlar anlaşılan. Henüz hava karanlık iken, 04.30 ‘da uyandım, bahçenin sonunda, akan Enguri nehrinin şırıltıları, yatağıma kadar geliyor. Balkona çıktım, Mestia’da, zaman zaman havlayan köpeklerin sesinden başka tık yok. Havanın aydınlanmasına daha çok var anlaşılan. Ortalığı korkunç bir soğuk kaplamış, neredeyse, titreyerek, tekrar, yorganın altına sığınıyorum. 06.30 ‘a kadar, Enguri’nin şırıltılarını dinledim durdum. Sonra, giyindim, fotoğraf makinemi de yanıma alarak, henüz, köpeklerden başka hiç kimsenin bulunmadığı, araç geçmediği için de, tozsuz, dumansız Stalin caddesi boyunca yürümeye başladım. Sonradan, ahırlarından çıkıp, otlaklarına giden inekler eşlik etti bana bir müddet. Kendi başlarına çıkıp, geri dönen inekleri görünce, akşam Levan’ın evini bulamayışımız geldi aklıma, güldüm… Svan kulelerinin yoğun olduğu bir bölgede, ara sokaklara daldım. 4974 m. lik Tetnuldi dağının zirvesini, bembeyaz bir bulut tabakası kaplamış, Üzerine, halka geçirilmiş koniye benziyor bu haliyle. Güneş doğdu ama, Mestia’nın her tarafı dağlarla kaplı olduğu için, görünmesine saatler var, bu nedenle de, ayaz halen devam ediyor. Svaneti’nin tanınmasında önemli rol almış İtalyan fotoğrafçı Vittorio Sella’nın adının verildiği sokakta yürüyorum, yokuş yukarı. Tipik Anadolu köyleri gibi, yollar, inek pisliği, taş ve çöp dolu. Svaneti Turizm Merkezi de, bu cadde üzerinde, bir tabelada, İsviçre Hükümetinin katkıları ile, Svaneti’nin rehabilite edileceği yazılı. Mestia’lı genç kızlar, ellerinde ski’ler, kayak takımları ile bir yerlere gidiyorlar. Her tarafı dağlarla çevrili yerde yaşamanın iyi tarafı olmalı bu. Stalin caddesi, kent meydanından sonra Kraliçe Tamara adını alıyor. Tamar, Gürcistan’a altın çağını yaşatan, fırtınalı ve ihtiraslı bir kadın. Asıl ününü, 1202 yılında, Anadolu Selçuklu ordusunu yenerek, tüm dünyayı şok etmesi ile kazandı. Bir yandan yürüyor, bir yandan da böyle bir kraliçenin fiziğini, yüz hatlarını canlandırmaya çalışıyorum beynimde. Havanın ısındığını fark ediyorum, artık, hava ısınmış olmalı. Svan kuleleri, güneş ışıkları altında daha heybetli görünmeye başladılar. Etraflarında fır dönüp, uygun açı yakalamaya çalışıyorum. Gezdiğim bölgede, evlerin bitiminden sonra, dün, karşı yamaçlardan gördüğüm, tam bir halıya benzeyen, yemyeşil araziler uzanıyor. Bu kırlara gidip, toprağa boylu boyunca isteği uyanıyor içimde, saat daha 07.30. Dar bir sokağı dönünce, bir masanın etrafına dizilmiş dört kişi ile karşılaşıyorum. Önlerinde, votka şişeleri, bardaklar, çikolata parçaları, ben onları görünce şaşırıyorum, ama, onlar beni görünce daha da şok oluyorlar. Sabahın köründe, bir yabancı görünce, baskına uğramış gibi oluyorlar, bir anda. Gürcistan’ı gezdiğim süre içerisinde, alıştım, sabahın köründe, elinde içki şişeleri ile gezenlere, ama; bunlar, masa kurmuşlar, belli ki; akşamdan beri içiyorlar. Gamarjabo yani merhaba diyorum, rahatlıyorlar, içkiden, dilleri pelteleşmiş, gecenin ayazına dayanmışlar ama, içki, çözmeye başlamış anlaşılan. Türkiye’den geldiğimi söyleyince, gözleri açılıyor, önlerindeki plastik bardaklardan birini doldurarak uzatıyorlar, bir parça çikolata ile. Dedim ya, Gürcistan’da ayık gezdirmeyecekler beni. Ömrümde, bir de sabah içki içeyim, hem biraz da ısınırım diyerek, dikiyorum bardağı, derken bir tane daha. Devam etsem, az ileride yanına gitmek Svan kuleleri eğri büğrü gözükmeye başlayacağım, müsaade istiyor, ayrılıyorum, yanlarından. İki saatten fazladır, keyifle dolaşıyorum Mestia’nın, dar sokaklarında, belki, içtiğim votkalardan sonra daha da güzelleşti. Stalin caddesinde trafik başlamış, toz bulutundan belli. Çaresiz Levan’ın kahvaltı sofrasının hatırına, bu tozları yutacağım derken, bir Lada jip duruyor yanımda. Levan, benzin almaya gelmiş, dönüşte de, beni görmüş, beğenmediğim jipine sığınıp, eve dönüyorum. Gençler hala uyuyorlar. Ben, masada notlarımı yazarken, kadınlar, yavaş yavaş kahvaltı masasını donatıyorlar. Beka’lar, akşam, Ushguli’ye giden araçların 200 GEL aldığını öğrenmişler, sonra da, Levan’la 150 GEL’e anlaşmışlar, ben uyurken. Saat 08.40’da kahvaltıyı da halledip, 09.30’da Lada Niva’nın içine doluşuyoruz. Dedim ya; bu jipi gözüm tutmadı, inşallah, bugün, Ushguli yollarında sorun yaşatmaz bizlere. Aracın marşı yok, yokuşa bırakıyor, vitese vurdurarak çalıştırıyor, lastiklerde, bir tek diş izi bile kalmamış. Süspansiyon hak getire, kemiklerimin dağılacağını şimdiden hissediyorum, üstelik, ben, müşkülpesent birisi değilimdir. Evet; birinci çinko. Hareket ettikten yarım saat sonra lastik patlıyor. Hem de, öyle kötü bir yerde ki; her tarafta, harika panoramalar uzanırken, biz çalıların arasında kaldık. Sağa sola yürüyüp, güzellik arayalım derken, Levan sesleniyor, hareket ediyoruz. İlk molamız, Engürü’nün, dar yatağında daha da, hırçınlaşarak aktığı bir noktada, kayanın üzerine inşa edilmiş bir Svan kulesinin yanı. İnsanlar kendisini bu kadar emin bir yerde savunabilir, Levan’ın yalancısıyım, aşağıdaki düşmanların üzerine kaynar su veya kızgın yağ dökerlermiş mazgallardan. Hemen karşıdaki arazide, iki kişi ellerinde kosalar, otları biçiyorlar maharetle. Yandaki tarlada, kamburu çıkmış bir köylü, bir çift öküze bağlı döğen’in ardında topallayarak dolaşıyor. Sık sık su yataklarının içerisinden geçiyoruz, derince olan birinde, bujiler ıslanıyor anlaşılan, suyun ortasında kalakalıyoruz. Paçaları sıvayarak inen Levan, çocukluk yıllarımıza döndürüyor beni. Motor kasnağını, elindeki demir kolla çevirerek çalıştırıyor. Yol denemeyecek kadar bozuk bir satıhta, hoşaf oluyoruz, kelimenin tam anlamıyla. 12.30 ‘da da, bıktırıcı yol bitiyor, Ushguli’ye giriyoruz. Vadinin sonunda bu kez duvara yapıştırılmış bir pano gibi, zirvedeki karları ve bulutları ile Shakara Dağı, çılgına çeviriyor beni. Ushguli, zamanın durduğu bir yerleşim. 1996 yılından beri, Unesko Dünya Mirası Koruma Listesinde olan Ushguli’de, teknolojiyi hatırlatan hiçbir şey göze çarpmıyor, zaten; Shkara Dağından ve iki mahalleye ayrılmış köyde yükselen Svan kulelerinden başka bir şey görmüyor gözüm. Araçtan iner inmez, yanıbaşımda yükselen, her tarafa hakim tepeye atılıyorum, az sonra, ıslak otlar kaymaya başlıyor, son anda tutunduğum bir kök olmasa, yuvarlanacağım aşağı. Meğer, arkadan, bu tepeye dolanarak çıkan bir yol varmış, az sonra, Shkara Dağı ve Ushgili’yi teslim alıyorum kameramla. Güneş ışınları, yemyeşil yamaçları, pek de aşinası olmadığımız ışık oyunları altında, büyüleyici bir hale sokuyor. Üzerlerindeki sarı, beyaz kır çiçekleri ile desenli halılara benziyorlar. Levan, daha sonra, vadinin sonuna, Shkara Dağına doğru, etrafı çitlerle çevrili geniş bir alana götürüyor bizi. Ortasında, küçük, bakımsız gibi duran Lamaria Kilisesi burası. Svanların yerleşik kültüründe önemli bir yere sahip, hatta Kraliçe Tamar’ın burada gömülü olduğuna inanıyor ve kiliseye belli zamanlarda hediyeler, bağışlar getiriyorlarmış. Bir masal filmi platosunu andıran ortamda, küçük, dağılmak üzere olan bir kapıdan kilisenin içine giriyoruz. Küçücük, ayaklarımızın altında kayboluverecek kadar, zayıf ve yaşlı bir kadın karşılıyor bizi. Beka, bir mum yakarak, dua ederken, ben, kilisenin duvarlarında, Sovyetler Birliği döneminde tahrip edilmiş, ikonları inceliyorum. Duvar resimleri hala güzel görünüyor. Bağış kutusuna, Roxanne’nın isteği üzerine biraz para bırakıyorum. Kilise kapısı, geniş bir avluya açılıyor, gölgedeki mezara benzeyen taş blokun üzerine oturuyoruz. Beka, bu blokla ilgili bir Svan efsanesini anlatıyor; Svan krallarından birisi, Ushguli’ye gelmiş, bu blokun üzerinde bir ziyafet sofrası hazırlanmış. Belli ki; benim gibi, hayranlıkla Shakara Dağını seyrediyormuş. Tüm dağ halkları gibi, baskıya gelemeyen bir Svan, duvarın arkasında mevzilenmiş ve duvar üzerinde, hala duran delikten, silahını krala doğrultarak öldürmüş. Anı olarak bu blok ve duvardaki delik günümüze kadar korunmuş. Svan kralının ziyafet sofrası, giderek bizim ziyafet sofrasına dönüşmeye başlıyor. Levan, araçtan getirdiği yiyecekleri, blokun üzerine serdiği masa örtüsünün üzerine sermeye başlıyor. “ burası, tekin yer değil, sıra bize mi geldi “ diye takılıyorum Roxanne’ya, kahkahalarla gülüyoruz. Levan, arabada ısınmış votkayı koyuyor bardaklara. Yıldırım gibi iniyor boğazımdan, bahçede yetişmiş tavukları haşlamış eşi, hazırladığımız salata ile sıcakta olsa, peşpeşe içiyorum votkayı, Shkara Dağı da, Svan kuleleri de, yemyeşil tabiat da daha da güzelleşiyor giderek. Münir Özkul’un dediği gibi; “ deniz, rakıyla gerçek deniz olur.” Gürültü patırdı ile kilisenin geniş avlusunun yanında, bir başka Lada jip duruyor, gelenler, Levan’ın arkadaşları imiş. Bu kez de onlarla devam ediyoruz votka faslına. Gürcü geleneğine göre, içki kadehi, ölüleri ve ailelerinin şerefine kaldırılıyor. 16.40’da Ushguli’den ayrılıyoruz, Beka ve Roxanne, sıkışmamak için diğer araca biniyorlar. Yolda bir kez daha lastiğimiz patlıyor, el pompası ile yarım saatten fazla şişirme operasyonu yapıyoruz. Tekrar yollardayız, ancak, Levan tedirgin, durup durup, arabadan gelen sesleri dinliyor. Henüz on kilometre gidemeden yerinde kalakalıyor jip. Lastik sökülüyor, diskte mekanik bir sorun olmalı. Levan sorunu çözemeyince, arkadan gelen arkadaşlarının aracı ile yakın köylere usta bakmaya gidiyor. Bekleme sürecinde hava soğumaya başladı. Arızalı aracın içinde, votkanın da verdiği rehavetle uyumuşum. Uyandığımda, etrafımda bir sürü adam ve Land Cruıser jipler görüyor, hayırdır diyerek iniyorum. Hava adamakıllı soğumuş, Beka, dallardan ateş yakmış, üç arkadaş ateşin başında sohbet ediyorlar. ” Bu kalabalık ne “ diye soruyorum, yardım ediyorlarmış. Bakıyorum, Levan, suratı karmakarışık, gözlerini tekerleğe dikmiş, boş gözlerle bakıp duruyor. Grup İsrailli, hepsinin ellerinde telsizler, pahalı spor elbiseler, gruplar halinde toplanmış sohbet ediyorlar. Meğer, gruptaki altı Land Cruiser’lardan birinin lastiği patlamış, iki kişi onunla ilgileniyor. Anlıyorum artık, bu araç bu gece burada kalacak. Yahudilerin durup, yolda kalmış birine yardım ettiğini sanmış ve şaşırmıştım. Levan’a dönüp bakan yok, oysa. Lastiği değiştirip, homurdayan motorlarını çalıştırıp gittikten sonra, bulunduğumuz dağ yoluna sessizlik ve daha da soğuk hakim oluyor. Levan da araçtan umudunu kesmiş, bulduğu su şişelerine, jipteki benzini doldurmaya çalışıyor, gece, çalmasınlar diye. Topu topu 6 litre benzin doldurabildikten sonra, arkadaşının aracına sıkışıyoruz. Biz, Levan’la beş kişiyiz, iki de arkadaşları var. Balık istifi tıkılıyoruz koltuklara. Yine de, burada gecelemekten iyidir düşüncesiyle. Allah’tan Lamaria Kilisesinin bahçesinde, arkadaşlarına rastladık. Yoksa, kuş uçmaz kervan geçmez yollarda, gecenin ayazında sabahlayacaktık. Araç hareket edince, benzin şişelerinden yayılan koku ile perişan oluyoruz, camı açıyoruz, buz gibi hava giriyor içeri. Japon arkadaş, iki de bir inerek, istifra ediyor. Bir ara Beka’ya bakıyorum, soğuktan titriyor, üzerimdeki polar montu çıkarıp veriyorum. Bu hallerde devam eden, 140 km.lik yolculuğumuz, 3.5 saat sonra evin bahçesinde bitiyor. Ben de dahil, herkes üzerimize sinen benzin kokusunu, banyo yaparak atmaya çalışıyoruz. Saat 23.30, yemek masasının üzerinde, çeşit çeşit yemekler dizilmiş, oturuyorum. Yarın sabah, 05.00 ‘ de Mestia’dan Zugdidi’ye hareket edecek marşrutkaya bineceğim. Gençler, bir gün daha kalacaklar. Akşamdan, öpüşerek vedalaşıyorum. Levan’ın karısına da 90 GEL iki gece konaklama karşılığı, 37.5 GEL de Ushguli gezisi için 90 $ ödüyorum. Burada da, asıl patron, evin kadınları anlaşılan. Saat 24.30, saati sabah 04.30’a kurup, yorganıma sarılıyorum. 

04.08.2010 ( MESTİA - ZUGDİDİ - BATUM ) Cep telefonumun alarmının çalmasına gerek kalmadan, 04.00’de uyanıyor, çantalarımı toparlayıp, el fenerimle, Mestia’nın karanlık sokaklarında, inek pisliklerine basmamaya çalışarak yürüyorum. Henüz horozlar bile ötmüyor, köpekler uykuda olmalı, bana takılan yok. Stalin caddesi sessiz, meydana geliyorum. Görünürde ne bir insan nede bir araç var. Az sonra minibüs geliyor, karanlık sokaklardan birer ikişer insanlar doluyorlar. 05.30’da hareket ediyoruz ( 20 GEL ). Ermenistan’da olduğu gibi, Gürcistan’da da, yol kenarlarında oluşturulmuş beton rampalar var. Çoğu eski olan araçlar sık sık arıza yaptığı için, rampanın üzerine bindirip, tamir ediyor olmalılar. Sağımda, Jvari baraj gölü ve tepelere tırmanan ormanları seyrediyorum tekrar. En arkada oturduğum için, sarsılmaktan helak oluyorum. Saat 10.00’da Zugdidi tren istasyonunun yanında iniyorum. Karşıdaki Batum minibüsüne çantalarımı atıp, bir gölgede bekliyorum, hava çok sıcak, aracın içi, resmen fırın gibi. Bir buçuk saattir bekliyorum, araç bir türlü dolmuyor. Sonunda, üç saatlik bir bekleyişten sonra, Zugdidi’den, Batum’a hareket ediyor ve hiç de Gürcistan’ın diğer yollarına benzemeyen, gayet güzel yolardan keyifli bir yolculukla 15.10’da , İstanbul’a giden otobüslerin kalktığı kaotik garajda iniyorum. Ortalık ana baba günü Batum, bilindiği gibi, Acara Özerk Cumhuriyetinin merkezi. 140000 nüfusu ilew Kutais kenti ile beraber, ülkenin kinc önemli kenti, ayrıca, liman kenti olması, hele hele, bölgenin dışarıya açılan tek gümrük kapısının burada olması, ticaret ve araç trafiğini de artırıyor. İstanbul’a giden otobüsler dolu. Yolcuların çoğu, Türkiye’ye kaçak çalışmak için giden Gürcü ve Ermeni kadınlar. Vizeleri süresince kazandıkları para ile dönüp, bir müddet geçiniyorlarmış. Zar zor, Golden Tur isimli bir firmanın, 18.00’de hareket edecek otobüsünde, arka sıralarda bir yer bulabiliyorum ( 65 GEL ). Çantaları bırakabileceğim bir yer yok. Ne yazıhaneler, ne de esnaf güven vermeyince, yüklenerek, sahile kadar yürür, hem vakit geçiririm diyerek, çantaları yükleniyorum. Batum’a girerken gördüğün turistik tesisler, bikinili, şortlu insanlardan eser yok, bu bölgede. Var olan, toz, uğultu ve trafik. Yarım saat kadar yürüyüp, geri dönüyor ve garajın içinde, gölge olmasına rağmen, tavanda güneşten kızmış eternitlerin aşağıya verdiği sıcağa alışmaya çalışarak, bir gazete kağıdının üzerine oturuyor ve ortalığı seyrederek, hareket saatini bekliyorum. Gürcistan çıkışında, pasaport kuyruğunu, ömrümce unutamayacağım, yüzlerce insanla birlikte, kızgın eternitlerin altındaki daracık koridorda, yaklaşık üç saat bekledikten sonra, tampon bölgeye geçiyorum. Başka bir kaos da, Türkiye gümrüğünde yaşanıyor. İtişe kakışa, kavga ederek, birbirinin önüne geçmeye çalışan insanların arasında, sıra, bana geliyor, pasaportu uzatıyorum. Artık, Türkiye’deyim. Otobüs, çoktan gelmiş, pasaport kontrolundan çıkacak yolcularını bekliyor. Bir saati buluyor, işlemlerin tamamlanması. Tüm geceyi uyuyarak geçirmeye kesin kararlıyım, öyle de oluyor. Sabah, uyanıyorum, Karadeniz sahil yolunu bitirmiş, güneye yönelmiş otobüs. Arkadaki yolcularla sohbet ederek, şimdiye kadar yaptığım en uzun otobüs yolculuğumu bitiriyorum,  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Metin Bey Bloğunuzun Gürcistan bölümünü büyük bir zevkle okudum.Büyük emek vermişsiniz,ellerinize sağlık. Bu ülkelere gitmek isteyecekler için de çok yararlı bir çalışma. Selamlar Haluk Kaya

Haluk Kaya 
 04.03.2011 13:04
Cevap :
teşekkürler haluk bey, amacım, gezginlere budget yollar açabilmek. pek çok gezgin, yazılarımın çıktıları ile geziyor, bu da beni mutlu ediyor, bir işe yaramanın mutluluğu. sağolun, selamlar...  04.03.2011 16:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 8586
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster