Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ekim '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
164
 

Güzel Annem

Güzel Annem
 

Eskiden biraz çok eskiden, bu kadar rahata ermeden ki çok şükür erdim... Ben dünyanın dertlerini farklı zannederdim. Dönüp bakınca gazete haberlerine hala o dertlerde boğulanlar var. Demek ki o dertler gerçekmiş. Ve ben o dertlerde boğulmadan çıkmayı başardım.

İşte o dertlerle cebelleşirken, en büyük sorunlar onlar zannederdim. E öyle değil miydi? Ölüm, hastalık, imkansızlık, parasızlık ve açlık ve kenetlenmek yine de olabildiğince... Sanki onlardı bütün dünya. Okula yırtık ayakkabı ile gidiyordum tam da ergenliğe girerken. Genç kız olma çabasındayken bedenim, yağmurlar sanki inadına çok güçlü yağıyordu ve yoktu otobüse binecek para. Ayakkabı su geçiriyordu, beni eve gitmem gerekiyordu çünkü çok karnım ağrıyordu ve uzundu yol. O uzun yolları farklı farklı zorluklarla yürüyerek geçti lise yıllarım. Deseniz ki nihayet rahata erdin, herhalde dolmuştur dolabın ayakkabı ile diye. O da olmadı.. Ayakta çalışmaktan bileklerim rahatsız, son 5 yıldır aynı ortopedik terlik ve kışlık bot ile geçiriyorum yılları. Delik ayakkabının kefaretini ödeyemedim ben refahlık seviyesi ile çünkü o seviye için çok çalıştım, bileklerimi geride bırakacak kadar...

İnsanlara yüzyıllar kadar uzak geliyor bu hikayeler çünkü artık her kesime hitap eden kör satıcı var. 5 tl'ye t-shirt giyebiliyorsunuz. Her şeye ulaşmak mümkün. Ama annem bayat ekmeği ıslatıp maya yapıyordu yeni pişireceği ekmeğe ki üç kızının da karnı doysun ve ama'larla başlayan hikayelerde telef olmasınlar, başları dik yürüsünler diye. Olmadık çok şükür..

Nereden geldi aklıma? Dizide nihayet lüks villa olmadan, çıplak gerçeği ile parasızlığı anlatmışlar. Sınırda olmayı. Ama demagoji yapmadan, arabeske bulaşmadan.

Bazen esasen sıklıkla, aklı başındaysan gerçek çok çıplaktır. Ya maddi gücün vardır ya da evde çalışan birisi ve bir şekilde yürüyordur gemi ya da sistem aksaklığa uğramıştır, beslenmiyordur ve geriden çabalarsın normal kalmaya. Biz öyle yaptık, niye ve nasıl yaptık bilmiyorum ama yaptık. Demek ki bize rol model olan annemi, dedem ve annanem öyle yetiştirmiş. Çünkü babam yoktu artık. Annem bile neden ve nasıl olmadığını bilmeden öyle vakur yürüdü, yürüdüğü yola bizi yoldaş edip yolumuzu çizerek. Şimdi bana sürekli teşekkür ediyor iyi evladımsınız diye ama düşünmüyor ben bu çocukları nasıl böyle aydın kılabildim diye. Zannediyor ki doğal olan o. Çünkü çok temiz....Çok Atatürkçü çok inançlı ve çok merhametli. Ona göre tüm Türklerde öyle.   Öyle bir kadının kızı olunca... Olmuyor. Yan çizemiyorsun, yırtmak için satamıyorsun, sözünden dönemiyorsun.

En fazla ne olur? Aç kalırsın ve en alt işlerde çalışırsın, bayat ekmeği yersin ama yine de hayatta kalırsın. Ve hatta 3 çocuk ile sahur yaparsın. Onlara iftar hazırlar, teravih Namazına götürür sonra çekirdeklerini alır yürüyüşe çıkarsın.. Tam yetiştirirsin ahlaken. Belki eksik, belki yırtık giderler okula ama muhakkak okula gönderirsin. İstersin ki okusunlar. Okutursun. Na mümkün yoktur, sonrasında sevdandan kanser olsan ölmüş kocandan dolayı ve gidiyor olsan bile. Ama yaparsın Öyle netti

Öyle netti çizgiler, öyle gördüm, öyle öğrendim. Biz 3 kardeş bizi hiç aramayan akrabalara pay edildik ama istedi ki okuyalım, ayakta duralım. Öyle bir anne yetiştirdi bizi. Pay edildiğimiz akrabalar bizi alır mıydı bilmiyorum ama annem kendisi bile inanmazken kanseri yendi. Kanser olduğunu bilmeden. Doktorun ona 3 ay biçtiğini hiç duymadan.

Bu gerçeklerle büyüdüğüm için hayat hep survivor kıvamında geçti. İnsan sağlıklı olmalıydı ve çalışmalıydı ve muhtaç olmamalıydı ki kötü olanla karşılaşmasın. Haksızlık da etmek istemem. O dönemlerde o kadar kolay değildi kötü ile muhattap olmak. Çünkü komşular çok sahiplenirdi etrafı. Üstelik şimdi geriye dönüp hepsini bulmuş, konuşmuş ve öğrenmişken aslında hiç farkında olmadan yaptıklarını... Farkında olmadan sahip çıkardılar. Çıktılar da.. Sağolsunlar, sosyal güvencemizin hiç olmadığı o ölüm ve hastalık döneminde bizi esirgemediler. Ben öyle hatırlıyorum, çünkü işin teknik kısımları ile ben meşguldüm. Hastane organizasyonu, tedavi, kemoterapi, radyoterapi... Bunların maddi karşılığı, sokakta kalmama hali. Ki kaldık....Amma annem kadın olarak da çok baskı görmüş yenilerde öğrendim.

Üniversiteyi  kazanmam o yıla rastlar. Saçma salak bir içgüdü ile Ankara'da okumak istedim. Ne ismini duymuşum ne bilirim nasıl bir yer.. Ama derslerim başarılı ve biliyorum ki başımda babam yok. Dolayısı ile Devlet'de olmak istedim. Küçük Alanya'dan Ankara Devlet gibi görünüyordu daha doğrusu okunuyordu, ben okuyarak görenlerdenim. Hala izlemem. Okurum ve yazmaya da yeni başladım.

Öğretmen olup Devlet'e sığınmak istedim. O bize sahip çıkardı... Annemin hastalığı Üniversiteyi kazandığımı öğrendiğim ilk güne tekabül eder, iki gerçek aynı gün girdi hayatıma ve ikisi birbirini tamamladı. Hayır ve şerrin birbirini tamamlaması gibi birbirlerini tamamladılar. Ama yine de toz pembe değildi hayat ve yalan söyleyip hastalığını söylemediğim annem ile sokakta da kaldık. Hem çok fotoğraf zihnimde hem detaylarda isim az. Maltepe... Ankara'nın arka sokakları. Yağmur çiseliyor inceden. Üniversiteler açılmış ama okula gidemiyorum. Annem ve ben. Yanımızda küçük tek valiz. Bende kot pantalon, üstümde ince bir turkuaz yağmurluk. Saçım tek örgü, ucunda parlak simli toplu lastikli toka. İnanırdım ki insanın durumu her ne olursa olsun aynaya baktığında karşısında keyif alacağı kişiyi görürse, o kişi için mücadele eder. Ve hatta olmak için, her umut için inadına mücadele eder. Ettim de... Cep telefonu yoktu. O kadar sokaktaydık ve annem o kadar hasta ve o kadar radyoterapiden yeni çıkmıştı ki... En alakasız insanları bile aradım. Biri evine aldı. Artık kuruyduk.

Annemi iki kardeşime döndürüp Üniversiteye gitmeyi başardım. Ama başarı annemle ikimizin ortak sonucuydu çünkü çok inançlıydı ve sonunu sorgulamak yoktu. Ya sokakta ve ıslaktın ya da bir ihtimal bir çatı vardı üstünde, sonra dönüp teşekkürünü edemesen de o çatı için.

Ben bu şartlarda yetiştim. Dünyanın binbir türlü halini bilirim. Açlığı, gururu, hastalığı, ölümü ve kavuşamamayı ve yine de umudu. Ama rahat batıyorken olasılıkları sorgulamayı bilmem matematiğin dibine kadar okumuşken. Ama mezar başından ayrılamamayı, geride bırakmanın kavurucu ateşini bilirim.

Dizide diyor ki gözlerini kapa ve babanı hatırla, sesini duy ve uyu.. Babamı hatırlayamıyorum, çok erken gitti. O kadar kızıyorum ki kendime, zihnimde sesi yok. Acaba görüyor mudur hala bizi? Bir fotoğraf karesi aklımda, ortaokula dair. Sınıf arkadaşım, babanın saçları neden bu kadar beyaz dedi, o an karar vermedim utanmak mı gerekiyor bundan? 40'ında bile değildi ve bembeyazdı saçları. Çocuklar neden dalga geçiyordu anlamıyordum. Ama annemin her halini çok net hatırlıyorum, çünkü çok temiz, çok habersiz, çok sevdalı, çok gururlu ve hastaydı...

Bilinçaltı bunlarla kodlanınca, sonrasında her ne yaşarsan yaşa ortalayamıyorsun hayatı. Beni sevmek isteyen insanların babamın olmadığını bile bilmemelerine ve olup olmadığını sormamalarına anlam veremiyorum. Dış görünüşten mi ibarettir insan? Bu en temel gereksinimini bile bilmeden karşıdakinin derinine nasıl inersin? Ya da hikayeyi az çok bilenin, benimle tatile bile gitmeden aynı odada nefes alamayacağına inanmasını anlayamıyorum. Nefesin değerini hangi ara öğrendi? Nefessiz kalmak nedir? Toprağı hiç yakından gördüler mi bu insanlar? O toprakta saçma salak otlar biter, koparmak istersin de bilirsin ki sen yokken onlar babanın dibindedir. Kökleri mezarın altına kadar iner. Küçümsediğin o ot, yanında olamadığın, senin yanında olmayan babanın her gün üstündedir. Yararlı ya da yararsız ama orada.

Bahsettiğim olaylar yüzyıllar kadar uzak değil, aile meclisi kararları hikayeleri değil.. Son derece normal vatandaşın 90'lardaki hikayesi. Büyük ihtimal yakın hikayelerinde hala yaşandığı ve hep yaşanacağı topraklardayız aslında. Hangi ara mesafe bu kadar açıldı, unutullar insanlar yaşamın en temel ihtiyaç ve hallerini... Da çok uzak geliyor bize bu haller? Biz hangi ara psikologlara dünya ücret ödeyip derman bulamadığımız noktaya geldik pardon? İnsanın özünü hatırlaması ya da görmesi bu kadar mı meşakatli....

Ben yeni jenerasyon dertlere adapte olamıyorum. Bu kadar yıla, bu kadar çabaya rağmen sosyal ihtiyaçlar üçgeninin hala en alt tabakalarındayım. Hayatta kalmak ve yine de kenetlenerek sevgi ile kalmak. Ötesi halhazırda başarısız olduğum saha. Başarılı olmak istediğimden de emin değilim.... Tüm tüketim dayatmalarına inat, tek derdim insan kalabilmek tüketmeden ve üreterek.

Papatya Tarlası bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben seni bu yüzden sevdim :) yani yüreğinden dolayı ilk okuduğum andan beri :) sevgimle yeniden hoşgeldin..

Tülay EKER 
 10.10.2014 9:32
Cevap :
Doğumgünü yazısını yazdım, o esnada Tv'deki bir cümle aldı beni götürdü o sancılı zamanlara... Hoşbulduk Tülay Hanım, sağolun. Siz hep yanımda hep desteksiniz :))  10.10.2014 14:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 34
Toplam yorum
: 31
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 922
Kayıt tarihi
: 18.03.12
 
 

Edebiyatı, okumayı ve yazmayı çok seviyorum... Günlük hayata ve kavramlara dair söyleyecek sözüm ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster