Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mart '07

 
Kategori
Evcil Hayvanlar
Okunma Sayısı
817
 

Güzel Yüzlü Kedim Şanslı

Güzel Yüzlü Kedim Şanslı
 

O'nu ilk gördüğümüzde gecenin bir vakti ya İzmir'den ya da Dikili'den dönmüştük. Garajdan çıkıp Çamlıpark'ın içinden geçerek evin bulunduğu üst yola varmıştık bir tırmanışla. Parkı yola bağlayan merdivenlerde köşeye sinmiş, kardeşiyle koyun koyuna sokulmuşlardı. Daha el kadardı, deyim anlamında söylemiyorum bunu, avcumun içine yattığında bilek ve parmak uçlarım tarafında boşluk kalıyordu, o kadar küçüktü ikisi de. Bir tabağa süt koyup götürdüm içsinler diye. Daha memeden kesilmemişlerdi anlaşılan, tabağın içine girip acı acı miyavladıkları, ağızlarını süte batırdıkları halde bir damla bile içemediler. Akıl işte, ev yakın olduğu halde bir sepet içine koyup getirmedik bahçemize, sabah bakarız dedik. Sabah kardeşi ölmüştü. Kocaman kafası, incecik gövdesinin yanındaki 3 yapraklı yoncasıyla O kalmıştı geriye. Öğrendik ki ev sahibi kadın kömürlüğünün penceresini kapatmış, 4 yavru içeride kalmış. Anneleri onlara ulaşamayınca bırakıp gitmiş. Kadın farkedince sokağa atmış yavruları. İkisi o gün ölmüşler, biri de işte o akşam öldü. Kalan tek yavruya bakmaya başladık, ismini de geriye kalan bir tek O olduğu için Şanslı koyduk. Herkes sordu daha sonra, Alf'ten mi esinlendiniz diye. Diziyi doğru dürüst izlememişiz ki kedinin ismini ordan alalım?!?

O minik, tıfıl yavruyu damlalıkla beslemeye başladık. Unutmuyorum, ilk defasında parmağıma o incecik kılçık gibi tırnaklarıyla tutuna tutuna 14 damlalık süt içmişti. 3 gün kadar sonra kendi kendine içmeyi öğrenmişti artık. Gözleri iyice açılmış, evin içinde kendinden beklenmeyen bir enerjiyle dolanır olmuştu. Koca bir kafa, daracık omuzlar, süt dolu koca bir göbek, daracık kalçalar, ip gibi kısacık bir kuyruk!.. Kuşbakışı gördükçe gülmekten yerlere yatardım. O koca karnını sallaya sallaya yürümesi çok komikti. Sonra göbeği erimedi tabii, kalan yerlerini göbeğine uydurdu, güdük ama babayiğit bir delikanlı oldu çıktı!..

Evde beslemeye başladığımız ilk kedimiz Minnoş'un cinsiyetini anlayamamıştık. (Eee, deneyimsizlik)... Hiçbir şeyi belli olmadığından dişi sanmıştık. İsmi de Minnoş olmuştu o yüzden. Şanslı'da daha minicikken hemen anladık: Erkek!.. (Minnoş'un erkek olduğunu annem ve kardeşim farkettiğinde, kardeşim bir mektup yazmıştı: "Ağbi, bizim Minnoş t****lı Ayşe çıktı!.." Kınık tarafında filan sık kullanılan bu deyime yeni bir boyut getirmişti birader)!.. :)))

İşte böyle başladı yıllar sonra bile özlemle anıp anlattığımız Şanslı'mızla ilişkimiz!..

Şanslı başka bir şeydi. Hani eğer reenkarnasyon denen şey varsa, o daha önce bir insan olarak falan yaşamış olmalı. Doğru dürüst miyavlamazdı Şanslı. Murriii gibi bir ses çıkarır, anneme resmen anne diye seslenirdi. Daha doğrusu anneme yönelik farklı bir ses çıkarırdı ve bunu da başkasına yapmazdı. Homurdana homurdana bir yürümesi vardı o güdük bacaklarıyla, insan kahkahayı basmasa bile mutlaka gülümserdi!.. Bir yere ya da bir yerden atlarken ciğerlerinden bir nefes koyverirdi, "Muurhrhrrrr!.." gibi bir ses çıkarırdı. Yemek istediğinde gelir dikilirdi birimizin başına, başlardı "Murrriiiii!.. Murriiiii!.." diye, ilgi çekene kadar aralıklarla devam ederdi. Kitap okumaya dalmışım gibi yaparsam, en sonunda gelir kitabın tam üstüne otururdu!..

Damak zevki gelişkindi Şanslı'nın. Bir ara sütü balsız içmediğini hatırlıyorum. Yemek ayrımı yapmazdı. O sırada nerde böyle hazır mamalar filan? Biz de zaten Minnoş sayesinde daha yeni yeni öğreniyoruz kedi nasıl bakılır diye. Kedi ciğerini, tavuk sırtını zamanla öğrendik hep. Pişirir, ekmekle karıştırır koyarsın önlerine, bir güzlece yerlerdi. (Antep'te bir sokak kedisi camıma geliyor her akşam. Balıklı, etli, tavuklu, sebzeli mamalar denedim, ı ıh; yemiyor!.. Yemek suyuna ekmek yapıp etlerinden ekliyorum, yok, etler yeniyor ekmekler kalıyor. Nerde bulayım Şanslı gibi Minnoş gibi kediyi)? Ama bundan öte zevkleri vardı hayvanın. Mesela çerez!.. Annem karışık çerez alır gelir, koyar bir tabağa koltuğa oturur. Hop, Şanslı yanında!.. Ağzında biraz çiğner önüne koyar, bayıla bayıla yerdi onları bizim ufaklık!.. Bir süre sonra fındık, leblebi, bademi bırakırdı ama!.. Antep fıstığıyla devam ederdi, annem de söylenirdi "Pek biliyon en pahalısını yemeyi!.. Hadi bakayım, bu kadar yeter!.." Şanslı doyar mı kolay kolay? Annemin başından ayrılmaz, Antep'le devam edinceye kadar uğraşırdı.

Yaz yaklaşırken temizliğe girişirdik. Soba kaldırılır, koltuklar, çek-yatlar öne alınıp ev köşe bucak temizlenir. Her temizlikte mutlaka 3-4 tane pişmiş kestane çıkardı çek-yatın altından. Kışın sobanın üzerinde kestane pişirirdik. Şanslı kokuyu alır almaz sobanın yanındaki koltuğun üzerine çıkar, beklemeye başlardı. Bazen sabırsızlanır, kızgın sobanın üzerinden patisiyle kestaneyi yere düşürürdü. Tabii sıcak olduğu için hem oynar, hem de soğutmaya çalışırdı evin içinde ordan oraya koşturarak. Bazen de işte koltuk altına kaçırırdı. Bayılırdı pişmiş kestaneye, her defasında 2-3 tane yerdi. Haşlanmış mısıra da bayılırdı Şanslı. Diş diş yapıp önüne koyardık ya da elimizdekini bitirmek üzereyken, koçanın üzerinde biraz bırakır verirdik. Bir güzelce kemire kemire yerdi, yalardı koçanı sonra. Kozak Yaylası'ndan gelen kırmızı mantarları da çok severdi. Bayıla bayıla yerdi hep bunları!.. Ah Şanslım ah!..

Annem çay tiryakisi, tepsisini alıp da koltuğa oturur oturmaz Şanslı da gelir karşısına otururdu. Bilirdi ki annem çayın yanında bir şeyler atıştıracak. Artık bisküvi mi olur, çubuk kraker mi, kurabiye mi, kek mi... Annem hemen bir gazete serer, ne yiyorsa ondan bir iki lokma koyardı. Şanslı da yalayıp yutardı hepsini. Misafirler geldiğinde geçer onların karşısına, ööööyle bakardı dikkatli dikkatli. Onlar da sorardı, "Ay Seyhan Hanım, senin bu kedi geldi bana bakıyor, niye?" diye. Gülerek açıklardı annem: "Bir şey verecek misin diye bekliyor. Kurabiyeyi çok sever de!.." Ardından gel oğlum diye çağırırdı Şanslı'yı, mutfaktaki kedi tabağında kurabiye ikram etmek için.

Annem damak tatlarının aynı olduğunu söylerdi hep. Tek bir farkla: Şanslı çay içmiyordu ne yazık ki!.. :)

Daha sonra nice kedi besledik, çoğu bizden önce uyanıp zorla bizi de uyandırdı. Şanslı öyle değildi ama. Birimiz kalkmadan o da yatmaya devam ederdi. Kucaktan hoşlanmazdı, zorla aldığımızda homurdanır, atlardı hemen. Ama inat eder gibi eve gelen yabancıların da kucağına çıkar yayılırdı!.. O zamanlar nispet yapıyormuş gibi geliyordu, sonradan öğrendik yabancıların üzerine kendi kokularını bırakmak için öyle yaptıklarını. Ama bir defasında hiç unutmuyorum, evde hasta yatarken Şanslı da Minnoş da gelmiş üzerimde yatmış, hiç kıpırdamamışlardı. Ben kalkınca onlar da kalkıp yemek bekliyor, yatınca da itiraz etmeden gene yatıyorlardı. Ne zaman ki iyileştim, üstümde yatmayı bıraktılar. Annemin de benzer bir öykü geçmiş başından. Ben Ankara'da, kardeşim İstanbul'da okurken bir ara çok bunalmış. Üzüntüsünden, sıkıntısından ağlamaya başlayınca Minnoş gelmiş, çıkmış kucağına, yüzüne yüzünü sürüp öyle dikkatli dikkatli bakmış. "Biri bir yanımda yattı, diğeri bir yanımda. Üç gün ne yemek istediler ne başka bir şey. Ağladığımı görünce Minnoş yanıma gelip yüzüme süründü, bana miyavladı. Resmen ağlama der gibiydi. Ne zaman ki toparlandım, ikisi de yine hovardalık yapmaya sokağa koştular." diye anlatıyor o günleri annem. Hayvanlar resmen zor zamanımızda bize destek oldular!.. Nankör diyenler utansın!..

Dedim ya, Şanslı insan gibiydi. Sözcükleri seçebildiğini farketti annem. Atıyorum, "Balık yiyecek misin?" deyip de önüne tavuk koyduğumuzda yemez, balık beklerdi. İsmini öğrenmişti, ondan başka bir de bıçak tıkırtısını öğrenmişti. Bilirdi ki ne zaman bıçak sesi gelse, ya ciğer doğranıyordur, ya balık ya da tavuk!.. O nedenle eve çağırmak istediğimizde pencere içine ya da bahçe duvarına bıçak vururduk tık tık tık diye, neredeyse koşar gelirdi!.. Tabii ondan sonra mutlaka bir şey vermek gerekirdi, beklerdi çünkü!..

"Yeşil gözlerinden muhabbet kaptığımının kedisi!.." diye severdim ben O'nu. Suratı çocuk çocuk kaldı hep. Muftak bacasının kenarına atlayacak ve orada dizili tencereleri devirmeden bir uçtan bir uca yürüyecek kadar dikkatli ve çevikti ama bir yandan da çok sevimli bir dobişti!.. Yanında kocaman 3 yapraklı bir yoncası vardı Şanslı'nın. Beyazı azıcık daha fazla, tekirli bir kediydi. O güzelim suratında koyu yeşil gözleriyle bakınca insana, yiyesiniz gelirdi!.. Kış gelip de hovardalığa çıkarlardı Minnoş'la birlikte. Günlerce kız başında kömürlüklerde yatarlardı. Üstü başı kapkara gelince annem elinde silmek için bezle karşılardı hemen: "Komşular kömür mü almış oğlum?" Tabii ne Şanslı ne de Minnoş (ne de diğer kediler) silinmekten hoşlandığı için, evin içinde kovalamaca başlardı!..

Kiradan kendi evimize taşındığımızda Şanslı, yeni evde pek durmadı. Aldığımız ev de sonradan içimize sinmediğinden, annem sattı onu, yeniden eski mahallemize taşındık. Hem de eski oturduğumuz evin hemen yanındaki apartmana. Şanslı yeniden bizimle kalmaya başladı tabii. Sonra inşaattan girdiğimiz ev bitti, biraz uzağa, 4. kata taşındık. Bahçe filan da yok artık, orada oturmaya başladık. Annem zaman zaman bulup alıp geliyordu ama Şanslı yeniden kaçıp eski mahalleye dönüyordu. O taraftaki eski komşularımız haber verirlerdi sağlığından. Sonra bir gün kayboldu. Bir daha da gören çıkmadı. Annem ev alma komşu al sözünün ne kadar doğru olduğunu anlamıştı o arada, hele bir de Şanslı orada hiç kalmadı diye daha da çok üzüldü. "Keşke kirada devam etseymişiz, kedilerim de yanımda olacaktı." dedi durdu uzun zaman. Zaten o evi de sattı çıktı sonra.

Bense ara ara düşündüm, o güdük dobişimiz ne yaptı son zamanlarında diye. İçimde bir pişmalık oldu hep. Hastalandığında, yaşlılığında yanında olmalıydım, evinde geçirmeliydi o günlerini dedim sürekli. Ben hasta hasta yatarken O öyle yapmıştı çünkü. Hâlâ içimde sızıdır Şanslı. Bize kalan anıları ve fotoğrafları oldu. Bir de pişmanlığım. Keşke demekten hoşlanmayan bir insanım ama keşke o evden hiç taşınmasaymışız.

Sevgisiz kalmayacağınız ve sevdiklerinizi bırakmayacağınız günler dileyerek...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bilmez miyim büyük bir sevgiyle bağlı olduğun minnoştan ayrılmanın ne kadar acı olduğunu. Benim kedimin adı da minnoş tu. Evimizin önüne park eden üstü çadır brandalı küçük bir kamyonetin üzerinde uyuya kalmıştı benim minnoş. Arabanın gürültüsüne de uyanamamış, uyandığında ise kamyonet çoktan yol almıştı. Atlayamadığını gören komşumuz anlatmıştı bu görüntüleri. Tam bir ay aradık onu ama ne yazıkki bulamadık. Kamyonet kimbilir nereye götürmüştü minnoşumuzu. Kedisi olmayanlar inanmazlar ama inanın tam bir aydan sonra çıkageldi bizim minnoş. Hamileydi. Babası belli değil. Olsun biz yine bağrımıza bastık. 3 sene sonra ne yazık ki ayrılığımız çok acı olmuştu. Minnoşumuzu zehirleyip evin bodrumuna atmışlar. Ona mezar yapmıştık süsleyerek. Şimdi kimbilir minnoşun kaçıncı nesli dolaşıyor eski evimizin sokaklarında. Çok keyifli bir yazıydı. Elinize sağlık. Hayvan sevgisi taşıyan bir insan kimbilir insanları nasıl yürekten sever. Sevgilerimle esen kalın.

Abla 
 24.03.2007 9:31
Cevap :
O sevgisiz insanlara siz de denk geldiniz demek!.. Hayvan sevgisini tatmamış olanlar anlayamıyor ama giden bir canlının ardından üzülmek, pişmanlık duymak, mezar yapmak, ağlamak vb. eylemler son derece doğal. Tıpkı başsağlığı dilemek gibi!.. Minnoş'unuza çok üzüldüm. Allah bir daha göstermez umarım!.. (Tam da o anlattığım evde başımıza gelen bir zehirlenme olayını anımsadım yorumunuzu okuyunca. Sahipleri o gün ilgilenmediği halde kendini iyi hisseder hissetmez yine onlara koşan anne köpek ve yavrusuyla ilgili. Neyse, onu da anlatırım olmazsa). Sevgiyle kalın!.. Hakan  25.03.2007 4:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 39
Toplam yorum
: 91
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 2078
Kayıt tarihi
: 05.03.07
 
 

Bankacılığı bırakıp kendini reel sektörün kollarına atmış bir adamım... Kitaro başta olmak üzere ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster