Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mayıs '19

 
Kategori
Yetenekler
Okunma Sayısı
82
 

Hâlâ İçimdedir Acısı

iyice tok karnım
tıka basa tok ama
yazık ki sezmiyor kimse
açlığını kafamın
H. E.

                Birçok insan, midesini tıka basa doldurunca iyi beslendiğini sanır. Belki de bunun için, sofraya oturunca kıtlıktan çıkmış gibi çabuk çabuk yer; çok yer. Büyük büyük lokmalar atar ağzına. İyice çiğnemeden yutar.

                Üç gün aç kalsam, benim asla yapamayacağım bir şeydir bu. Bir lokmayı adamakıllı çiğnemeden yutamam çünkü. Bu yüzden işte, sofradan en geç kalkan ben olurum hep.

                Bu içgüdüsel alışkanlığım, kitap okurken de gösterir kendini. Sözgelişi, birçok insanın bir günde okuduğu kitabı, bir haftada bitiremem ben.

                İşte bu yüzden olsa gerek, okuduğum kitapların sayısı, okumadıklarımın yanında devede kulak bile değil.

                Az okurum, yavaş okurum ama okuduğumu anlarım. Nasıl ki bir lokmayı iyice çiğnemeden yutamıyorsam, okuduğum kitabın her cümlesini iyice anlamadan geçemem. Böyle bir şey yapmayı, yazara saygısızlık gibi düşünürüm.

                Hayır, hayır! Yapamam; böyle bir saygısızlığı.

Tam tamına yarım asırlık dostum Uzm. Dr.  Ahmet Nil’in, yaklaşık üç ay önce armağan ettiği eğitimci yazar Ayhan Tunca’nın Köy Enstitüleri ve Kepirtepe adlı 320 sayfalık eserini de satır satır okudum. Anlayarak, düşünerek, notlar alarak…

Birkaç haftadır, bu kitapta yazılanların bana neler düşündürdüğünü anlattım size. Bugün de farklı bir konuyu işleyeceğim.

Köy Enstitüleri ve Kepirtepe adlı eser bir roman, bir öykü, bir inceleme ve araştırma kitabı değil. “Söyleşiler, anılar, saklanmış yazılar” bir araya getirilerek oluşmuş bir eser. O saklanmış yazılardan biri, Prof. Dr. İsa Eşme’nin 17 Nisan 2010 günlü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış bir makalesi.

Diyor ki Eşme o yazısında, “… Birçok özgün model en verimli aşamasında yok edilmekle birlikte, bunlardan hiçbiri Köy Enstitüleri kadar iz bırakmamış, adı bunca yıl kalıcı olmamıştır.”

Bir gerçeğin ifadesi...

‘Neden ve nasıl böyle olmuştur bu?’ sorusunun cevabı, Enstitüler’in kurucusu Hasan Âli Yücel’in şu cümlesinde saklı:

“Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz.”

Bu cümlede geçen “adam” sözcüğü “erkek” değil, “insan” anlamındadır. Nerden mi biliyorum bunu?

Eğer “erkek” anlamında olsaydı, yalnızca erkek öğrenciler alınırdı Köy Enstitüleri’ne. Oysa, bildiğimiz gibi, kız-erkek birlikte eğitim görürlerdi bu kurumlarda.

“İnönü, 1942’de Enstitüler’in sayısının 60’a çıkarılmasını istediğinde, Yücel ve Tonguç bunun imkânsız olduğunu söyler.” diyor yazar.

Doğrusu ya, İnönü’nün böyle bir istekte bulunduğunu, ben ilk kez bu kitaptan öğrendim.

Biliyoruz ki, İnönü bu okulları gerçekten çok sevmiş; inanmış, güvenmiş. Her ne kadar yıkılışına seyirci kalmışsa da kuruluşunda her türlü desteği vermiş. Öyle ki, Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümü olan 17 Nisan’ları, 1946’ya kadar, İnönü Zaferi’nin yıldönümünden daha büyük bir coşkuyla kutlamış.

İnönü, gerçekten de bu okulların sayısının artmasını istemiş olabilir. Tamam da, “MillîŞef”in böyle bir arzusuna Yücel ve Tonguç, “İmkânsız Paşam” deyip karşı çıkabilirler miydi? Ve dahi Paşa, böyle bir durumda; “Çok büyük bir fırsat kaçırıyorsunuz. Bu savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalı idiniz.” deyip bu işten vazgeçer miydi?

Savaştan sonra ne olacağı belli değildir; bunların hiçbirini bize yaptırmayacaklar” diyen bir “Millî Şef”, “Siz yapamayacaksanız, ben yapacak birilerini bulurum.” demez miydi?

Bunda bir yanlışlık, bir çelişki yok mu?

Bu neyse ne de, daha büyük bir yanlışlık ve çelişki şudur bence:

İkinci Dünya Savaşı 1945’te sona erer. 1946 Temmuz’unda, ilk kez çok partili genel seçimler yapılır. Demokrat Parti (DP) 61 milletvekili çıkarır.

Aslında normal karşılanması gereken bir sonuç bu… Ancak CHP, DP’nin bu başarısını, Köy Enstitüleri karşıtlarının başarısı gibi yorumlar. Yanlış bir değerlendirmeydi elbette bu. Dolayısıyla alınacak önlemler de yanlış olacaktı.

                Nitekim öyle olur. DP’nin en çok eleştirdiği MEB Yücel görevden alınır, yerine Köy Enstitüleri’ne tamamen karşı olduğu bilinen Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer getirilir.

                İnönü gibi, askerlikten gelen bir devlet adamından kesinlikle beklenmeyen, büyük bir hata değil midir bu?

                Ve yeni “Bakan”ın ilk yaptığı iş de Köy Enstitüleri’nin bel kemiği olan, Enstitülü öğrencilerin ‘Tonguç Baba’ dedikleri İsmail Hakkı Tonguç’u görevden almak olur.

                Üçüncü büyük darbe de şudur: Köy Enstitüleri’ne öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulan, İnönü’nün “medar-ı iftiharı”, yani övünç kaynağı olan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün kapatılması…

                Bu öneri önüne getirildiğinde, İnönü; “Sen ne yapmak istiyorsun Reşat Bey? Millî Eğitim Bakanının görevi okul açmak mı, okul kapatmak mı?” diye sormadan niçin imzalamıştır bu kararı?

                Hâlâ içimdedir acısı, hâlâ içimde!..

Hüseyin Erkan 

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

               

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 264
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster