Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Nisan '13

 
Kategori
Yolculuk
Okunma Sayısı
844
 

Hadi kaç yağmurdan dedi ruhum, doluyu düşünmedi.

Hadi kaç yağmurdan dedi ruhum, doluyu düşünmedi.
 

Güzel memleketim sıcaktan kavrulurken Güney Yarım Küre temmuzda kışı yaşıyordu ve yüksek nem soğukla da birleşince tir tir titriyordunuz. Norveç fiyordlarındaki Stryn’den sonra bulunmaktan en keyif aldığım ikinci şehir olan Caxias do Sul’daki müşterimize rutin ziyaretlerimden biriydi. “İş bahane, şarap şahane.” misali Brezilya’nın ünlü şarap bölgesi Rio Grande do Sul eyaletindeydim ve akşam yemeklerini yöresel Tannat ve Pinot Noir sepajlarıyla ödüllendirmek ritüeldi. Şen insanlardır Brezilyalılar. İçki masası muhabbetleri de bizimkilere benzer. İki lafın arasında karnavala davet ederler. Yüzlerindeki muzır tebessümün nedeni de aşikârdır. Tam benlik yani. Olabildiğince sessizliği seven ben ve karnaval.

Bu seferki seyahatimin sonrasını kimse bilmiyordu. İstanbul’a dönecek ve bir hafta dinlenecektim güya. Dinlenme kısmı doğruydu da İstanbul doğru değildi. Önce Buenos Aires’e sonra da Tierra del Fuego’ya yani nam-ı diğer Patagonya’ya uçacaktım. Daha kolay ulaşabildiğim Kuzey Kutup Çizgisi Lapland gibi Güney Kutbu’na en yakın nokta olan Ushuaia da -temmuzda sıfırın altında sıcaklığı, yüzde seksenlere varan nemi ve kar fırtınalarıyla- tam benlikti.

Porto Alegre’den Buenos Aires 1 saat 45 dakikalık bir uçuştu; ama Buenos Aires-Ushuaia arası 3 saat 30 dakikaydı ve kötü hava koşullarından dolayı Ushuaia Havaalanı üzerinde bir iki tur atabilir hatta Patagonya’nın Şili kısmına, Punta Arenas’a inebilirdik. Bu potansiyel maceralı uçuşu iyi gözlemleyebilmek için de koltuğum önemliydi. Lafın kısası, check-in sırasında uçak tipini sorunca garipsedi memur. Telefon etti bir yerlere. Elini kolunu sallayarak güldüğü anlar da oldu. Bense son derece ciddiydim. B737-800’de 24F cam kenarını istedim. Tebessüm ederek verdi biniş kartımı.

Buenos Aires’e -Brezilya imali- Embraer’in ikili koltuklarında şarabımı yudumlayarak keyifli bir uçuş yaptım. Üç saatlik bağlantı süresini de Il Legno’da yiyip-içip-pinekleyerek geçirdim. Bekleme salonundaki yolculara bakılacak olursa uçağımızın yarısı boş görünüyordu. Bunun da anlamı rahat bir yolculuktu. “Millet gider Bodrum’a, benim gibi deliler de Patagonya’ya!” dedim kendi kendime, gülümsedim:)

Latin Amerika uçuşları da Hindistan, Pakistan iç uçuşlarına benzer. Çoluk çocuk, gürültü patırtı belediye otobüsünde gibisinizdir. Yakın çevreme bebek oturursa -kabin basıncı- nedeniyle İngaa Senfonisi eşliğinde uçacaktım:) Yanına da aristokrat Chardonnay iyi giderdi:) 24F’e oturdum. Kâh dışarıyı, bagaj yüklemesini izliyordum kâh kabine giren yolcuları. Herkesin yüzünde bir tebessüm vardı. Ama nerede olduğunun farkında değil gibi yürüyen o gülmüyordu. Omuzlarına dökülen dalgalı siyah saçları göz alıcıydı. Otuzlu yaşlarında olmalıydı. Ne koltuk arar gibiydi ne de acelesi vardı. Benim sıramın yanında durdu. Laptop’ını çıkarıp orta koltuğa attı, çantasını baş üstü dolabına koydu ve 24D’ye oturdu. Bir an aklıma Londra-İstanbul uçuşumda yanıma düşen Yunan kızı Leda geldi. O’nu izlediğimi fark etmiş olacak ki bana döndü. İfadesiz yüzünde kapkara gözler nemliydi. Nemden de öte kederliydi ve ben görebiliyordum.

“Buenos Tardes.” dedi.

“Good afternoon.”

Kaçamak bakışlar atıyordum ona. Oturur oturmaz kemerini bağlamış, hiç hareket etmeden sabit bir noktaya bakıyordu. Kalkıştan sonra kemer ikaz ışıkları söner sönmez kemerini çözdü ve laptop’ını açtı. Bazen iç çekiyor, bazen de başını arkaya yaslayıp gözlerini kapıyordu. O mutsuzdu. Kederliydi.

Kaptanımız Ushuaia için tahmini uçuş süresini 3 saat 40 dakika olarak vermişti. Sıcaklık -2 dereceydi ve kar yağışı vardı. Chardonnay’den vazgeçtim. Malbec diyarında Malbec içilirdi, bu uçuş da başka türlü çekilmezdi. İkinci kadehten sonra, “Ulen, şimdi Amundsen olmak vardı. Şöyle dümdüz devam eder, Avustralya’dan çıkardım.” dedim! Sanırım biraz da kıkırdadım. Kafamı sola çevirdiğimde kara gözlerle çarpıştım. Kızarmışlardı ve gülmüyorlardı.

Açıklama yapsam iyi olacaktı sanki. “Çok özür dilerim. İngilizce biliyor musunuz? Aklıma bir şey geldi de ona gülüyordum.” dedim.

“Birilerinin gülebiliyor olması ne güzel. Kışın ortasında sizi Ushuaia’ya iten nedir?”

“İş için Brezilya’daydım. Patagonya’yı severim. Biraz dinlenmek istedim. Bu üçüncü gidişim ve ilk kez kışın gidiyorum.”

“Dinlenmek için biraz garip bir seçim olmuş.”

“Belki; ama ileride torunlarıma Paris’i, Londra’yı anlatmak istemiyorum. Bu arada, benim adım Ata ve Türk’üm.”

“Ne sıra dışı bir mantık! Benim adım da Pola. Ben hiç Avrupa’da bulunmadım; ama Türkiye’yi biliyorum.”

“Merakımı bağışlayın lütfen! Yanıma oturduğunuz andan itibaren size dikkat ediyorum da yüzünüz hiç gülmüyor, sanırım ağlıyorsunuz da; bir derdiniz mi var? Belki de Ushuaia’ya hasta bir yakınınızı ziyarete gidiyorsunuzdur!”

Cebinden çıkardığı mendille gözlerini sildi. “Beni dinlemek ister misiniz?” dedi.

“Tabii, çok isterim.”

Ne kadar güzel bir kadındı. Şakaklarından gözlerine doğru yola çıkan ince kırışıklıklar onun yaşı için aslında çok erkenciydi; ama kim bilir ne acılar hızlandırmıştı yılları. Başını arkaya yasladı, yüzünü bana döndü; anlatmaya hazırdı.

“Daha 32 yaşındaydı. Tanrı neden böylesine büyük bir acıyı tattırmıştı, cevabını bulamıyordu. Kocası Fernando ile üniversitede tanışmışlardı. Çok sevmişlerdi birbirlerini. Önce oğulları Arturo gelmişti dünyaya, iki sene sonra da kızları Lola. Onlar dünyanın en mutlu ailesiydi. Ocağın son haftası Fernando’nun anne-babasının ellinci evlilik yıldönümüydü ve Cordoba’dan San Juan’a doğru arabayla yola çıktılar. 600 kilometrelik you arabayla gitmeyi severlerdi. Karı koca sırayla kullanırlar, serbest kalan da çocuklarla şakalaşır,oynardı. Yolun nasıl bittiğini anlamazlardı. Direksiyonda o vardı ve Fernando da arkada çocuklarla oynuyordu. Chepes yakınlarında arabanın kontrolünü birden kaybetti. Ne olduğunu anlayamadı. Belki de teker patlamıştı. Az ileride park etmiş arabadan kaçma şansı yoktu. Olanca hızıyla çarptı. Sekiz gün sonra gözünü açtığında etrafında tanımadığı insanlar vardı. İki gün daha bir şey anlatmadılar ona. Olanları polis anlattı. Park halindeki bir arabaya çarpmıştı. Fernando camdan fırlamış, çocuklar da arabanın içinde savrulmuştu. Fernando ve Lola olay yerinde, Arturo ise hastanede ölmüştü. O şanslıydı çünkü emniyet kemeri bağlıydı; ama vücudunda neredeyse kırılmadık kemik kalmamıştı ve saatler süren iki ameliyat geçirmişti. Çarptığı arabada da genç bir karı koca vardı. Direksiyon değiştirmek için durmuşlardı; ama henüz arabadan çıkmaya fırsat bulamamışlardı. Kemerini çözmüş bulunan kadın ölmüş, adam ise ağır yaralı olarak kurtulmuştu.”

Uçağın türbülans savaşları hiç ilgilendirmiyordu beni. Pola susmuştu. Konuşamıyordu! O ağlıyordu! Belki de ağladığını görmememi isterdi. Pencereden dışarıya baktım. Yer ve gök yoktu! Beyaz cehenneme gidiyorduk. Tekrar ona döndüğümde -gözyaşlarını gizlemeksizin- bana bakıyordu. O kara gözler delip geçiyordu; gri ruhumu kuşatmış beni çağlamaya davet ediyordu. Malbec’ten aldığım irice bir yudum ilk damlayı koyverdi. Elini tutmak, acısına ortak olmak istiyordum.

Derince bir nefes aldı, gözlerini benden ayırmadan devam etti.

“Ağlamak istiyordu; ama ağlayamıyordu. Çünkü kötü bir rüyada olduğunu düşünüyordu. Az sonra Lola gelecek ve yatağa zıplayacaktı. Ailesini kaybettiğine çok zor ikna oldu. 25 gün sonra hastaneden çıktığında ancak bastonla yürüyebiliyordu. En az altı ay sürecek bir rehabilitasyon programı uygulanacaktı. Baston kullanmaktan kurtulacaktı; ama bir daha da koşar adım yürüyemeyecekti. Hakkında 4 kişinin ölümüne sebebiyet vermekten dava açıldı. Ancak bilirkişi aracın yürüyen aksamında mekanik bir arıza tespit etti ve kazada kasıt olmadığı için dava düştü. Oysa onun vicdanı rahat değildi ve ölmek istiyordu. Hem ailesinin hem de masum bir kadının ölümüne neden olmuştu. Kızlarını kendi yanlarına gelmeye ikna edemeyince, annesiyle babası onun yanına taşınmışlardı. Rehabilitasyon sürecinde onu yalnız bırakamazlardı. Fernando’nun anne babası sanki onu suçluyor gibiydi ve mesafeli duruyorlardı. Bir gün hastanede yanına bir adam yaklaştı. Adım Esteban dedi. Bu, çarptığı arabadaki adamla ilk karşılaşmasıydı! Affedin, affedin diyerek gözyaşlarına boğuldu. Adam sarıldı ona. Üzülmeyin. Sizi suçlamıyorum. Tanrı böyle istemiş. Siz de ailenizi kaybettiniz. Kazayı unutmalıyız; ama onları unutmamız gerekmiyor. Yaşayacağız ve yaşatacağız dedi. Esteban’ın -başına aldığı darbe nedeniyle- kafatası kırılmış, kafa görünümü bozulmuştu ve sağ omzu da aşağı düşmüştü. Yüzündeki dikiş izleri belli oluyordu. Hastanede sık sık karşılaşıyorlardı. Esteban Graciela’yı, o da Fernando, Arturo ve Lola’sını anlatıyordu. Bazen ağlıyorlar bazen de gülümser gibi oluyorlardı. Sonra da kendilerine kızıyorlardı. Bir süre sonra mezarları da birlikte ziyaret etmeye başladılar. Graciela doğduğu kentte, Rio Cuarto’da yatıyordu ve üç saatlik mesafeyi otobüsle gidiyorlardı. Bir daha araba kullanabileceğini sanmıyordu. Binemiyordu dahi. Esteban olmasa asla düzelemeyeceğini biliyordu. Çünkü sen suçlu değilsin diyerek her seferinde onu vicdanıyla olan savaşından çekip alıyordu. Hayır, suçluydu ve olanca masumiyetiyle Esteban’ın hep yanında olmasına bir anlam veremiyordu. Güçlü bir erkekti; ama gözlerindeki hiç bitmeyen nemi de gizlemeye gerek duymuyordu. Kazadan beş yıl sonra sessiz sedasız evlendiler. Kimsenin onları anlamasını beklemediler.”

Bayanlar, baylar! Ushuaia Havaalanı için alçalmaya başlıyoruz. Lütfen yerlerinize geçiniz ve kemerlerinizi bağlayınız.

Pola’nın yanakları ıslanmıştı. Gözyaşlarımı değil, elini tuttum.

“Ee, Ata!! Sence bu kadın gülebilir mi, hayata sarılabilir mi, herkes gibi yaşayabilir mi?”

“Ben zaten hüzünlüyüm, ağlattın beni de! Bu nasıl bir kader Pola! Ne kadar üzüldüm. Ne büyük acılar çekmişsin; ama bak, tanrı seni affetmiş. Suçun da yok zaten. Ve aynı kaderin diğer yolcusu Esteban’la da yollarınızı birleştirmiş. Siz mutlu olun ki Graciela, Fernando, Arturo ve Lola da yattıkları yerde huzur bulsunlar.”

“Ben mi!! Hikayedeki kadın Lucia! Yazdığım yeni kitabımı özetledim sana. Demek ki okurlarım da senin gibi etkilenecek! Tabii, kendini roman kahramanının yerine koyup da kendi yazdıklarına ağlayan bir yazar görmemişsindir sen!”

Cemile Torun bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok etkileyici zevkle okudum yüreğinize sağlık...

özden soylu 
 12.04.2013 0:31
Cevap :
Beğeniniz için teşekkür ederim, sevgiler.  12.04.2013 10:54
 

Ece Temelkuran'da Ahmet Ümit'de severek okuduğum yazarların başında gelir,onların hissederek yazdıklarından hiç şüphem yok. Yazınıza gelecek olursak, seyahatle ilgili çok fazla ayrıntıya girmiş olduğunuzdan esas konuya biraz zor girilmiş gibi geldi bana, seyahat olan kısmı ayrıntı dan öte geçmişti adeta. Bunlar benim fikrim elbette, yazım dilinizi eleştirmiyorum, sanırım eleştiri yapma hakkını da vermiyorsunuz. Sizler bizler ayrımı yapmanızdan bunu anladım Ata Bey, ama bu siz-biz ayrımını neye göre yaptınız onu anlayamadım, cevabınız beni biraz üzdü, selamlar, sevgiler.

Nuray Ors 
 10.04.2013 19:23
Cevap :
Öyleyse, benim ve Pola'nın mı hissederek yazdığından şüpheniz var? Evet, seyahatle ilgili ayrıntı çok, çünkü yazı benim seyahat anım, Pola ve hikayesi misafir! Eleştiriye tabii ki açığım. İmza günlerinde onlarca insan lafını çakıp gidebiliyor ve ben o eleştirilerle kendimi biçimliyorum! Siz de eleştirilerinizi başka insanların görüşleriyle süslemeden yapabilirsiniz! SİZ demekten kastım "OKURLAR," BİZ demekten kastım "YAZARLAR." Sevgiler.  11.04.2013 11:10
 

Anlayamadığım şey, kadın neden yolculuk esnasında bile ağlıyor, kendi yazdığına ağlayan bir yazar, Kerim Bey'in dediği gibi gerçekten ilginç. Sevgi ve muhabbetle...

Nuray Ors 
 10.04.2013 14:12
Cevap :
Bu hissetmekle ilgili bir şey! Ece Temelkuran Beyrut'ta "Muz Sesleri"ni, Ahmet Ümit de Konya'da "Bab-ı Esrar"ı yazarken eminim çok duygulandıkları anlar olmuştur! Neden İstanbul'da, evlerinde oturup yazmamışlardır da konunun geçtiği yerlerde aylarca yaşayarak yazmışlardır! Yazar kahramanıyla ne kadar özdeşleşirse kendini o kadar hikayenin parçası hisseder ve kitap da o kadar gerçekçi olur! Kitabın kahramanı ağlarken yazarın ağlamaması mümkün değildir! Ruh ikizi olduklarını düşünün! Ve bu duygu yoğunluğunu okura da geçirir! Ben de kitaplarımı konularının geçtiği ülkelerde uzun süreler kalarak yazıyorum ve yazarken ağladığım, güldüğüm anlar olduğu gibi yayınlandıktan sonra da her okuyuşumda duygu patlamaları yaşayabiliyorum! Ben Pola'yı anladım. Ece ve Ahmet'i de anlıyorum; ama sizlerin -bizim gibi- konunun içinde yaşayarak yazan yazarları anlamanız haliyle zor! Size ilginç gelen, bizler için olağan! Teşekkürler, sevgiler.  10.04.2013 17:06
 

Kitap adından, makale başlığından, ya da blog başlığından tanıdığım yazarlarım arasındasınız Ata Kemal bey, emeğinize yüreğinize sağlık, kitabı beklemeye başladım bile etkileyici bir roman okuyacağız sanıyorum sevgi saygı selamlar.

Cemile Torun 
 09.04.2013 23:13
Cevap :
Teşekkür ederim güzel sözleriniz için Cemile Hn. Herhalde basılmıştır kitap; ama İspanyolcadır:( Teşekkürler, sevgiler.  10.04.2013 12:10
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8314
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1121
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster