Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ekim '10

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
1413
 

Hakkari'de Bir Mevsim

Yazarı: Ferit Edgü

Yazar Hakkari’ye sürgün olarak gönderilir. Hakkari’de görev yapacağı yer yerden 2000 metre yükseklikte 13 haneli, 114 kişiden oluşan bir köy. Bu köyde altı ay yol kapalıdır. Üstelik köy halkı hastalık ve ölümle cedelleşiyor. Dilini dahi bilmediği bu insanlarla yaşamak, bu öğretmeni korkutuyordu. Normalde öğretmen kaptandır. Hakkari’de yapacağı en iyi iş öğretmenlik olduğu için öğretmen olarak sürülmüştür. Kitapta kendine gemisi karaya vurmuş kaptan olarak nitelendiriyor. Evet, o gemisi Hakkari’ye vurmuş bir kaptandı. Dillerini hiç bilmediği çocuklara okuma, yazma, hesap kitap öğretecekti. Biraz tedirgindi ama ümitsiz değildi.

İçi örümcek dolu bir odayı bir odayı temizleyerek sınıfa benzetti. Bir tahtayı siyah boya ile boyayarak kara tahta yaptı. Sıraları eliyle çakarak yaptı. Sınıf sınıf haline geldiğinde örgenciler sınıfa doluştu. Öğretmen de öğrenciler de şaşkındı. Öğrenciler ilk defa böyle bir yer görüyorlardı. Öğretmen ise ilk defe böyle örgenciler görüyordu. Elbiseleri yırtık pırtık, yamalı, bazılarının ayakkabısı yok, bazılarının burnu akmış, soğuktan donmuş, saçları bit ve sirke kaynıyor… Kendi dillerinde bağırıp çağıran bu çocukların hali acınacak haldi. 16 erkek, 5 kızdan oluşan 21 öğrencinin ne kitabı, ne defteri, ne de kalemi vardı. Hiçbir şeyi yoktu.

Öğretmen kalem, defter, kitap vs temini için kente indi. TC MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI HAKKARİ İLİ MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ’ne gitti. İlköğretim Müdürü ve felsefe, sosyoloji, mantık öğretmeni ile tanıştı. Felsefe sosyoloji mantık öğretmeni iki gün burada kalmasını söyledi, köye araç olmadığı için. İhtiyaç listesini verdikten sonra kenti gezmeye çıktı öğretmen. Kent de köy gibi ufuksuzdu. Öğretmen biraz dolaştıktan sonra kalmak için bir hana gitti. Ertesi gün dışarı çıktığında cıızz cıızz batan yağmurdan sığınmak için bir kitapçıya girdi. Şehrin 101 kitabı olan tek kitapçısı, şehirdeki herkes gibi onun yeni öğretmen olduğunu biliyordu. Tanışma faslından sonra Süryani kitapçı, onun bir okur olduğunu fark ediyor ve ona on kitap veriyor. Denizci olduğunu örgenince de bir harita verdi. Son olarak bir de mühür verdi. Üstelik parasını almadan verecekti ama öğretmenin ısrarı üzerine okuduktan sonra alırım diyerek kapattı konuyu.

Öğretmen kışlık eşyaları temin için çıktığında, valinin adamı, öğretmeni valinin yanına çağırdı. Öğretmene aniden çağırılmak garip gelmişti. Vali, “gözüm üstünde” demek için uzun ve saçma bir konuşma yaptı. Ardından da öğretmene gelen mektupları okunmuş şekilde verdi. Öğretmen mektupları okudu. Ne gönderenleri, ne de kendini anımsıyordu. Eliyle yüzünün şeklini hissetmeye çalıştı. Ayna yoktu yüzünü görmek için berbere gitti. Ancak yüzü ona hiçbir şey anlatmıyordu.

Öğretmen kışlık erzaklarını, kitapları, defterleri, kalemleri aldı ve yola koyuldu. Önce araba ile sonra at ve katır ile devam eden yolculuk sonrasında köye vardı. Köyde onu köpekler ve ölüm karşıladı. Muhtar, “Koş öğretmen, Seyit’in bebesi ölüyor, ” diyerek, “Hoş geldin” dedi. Öğretmen eve girdiğinde onu muhtarın karısı ve bebeğin annesi karşıladı. Öğretmenin telaşı boşaydı. Gittiğinde bebek ölmüştü. Artık hiçbir şey yapılamazdı. Gece boyu uyuyamadı. Düşündüğü tek şey bebenin ölümüydü. Sabah muhtar, İbrahim, Zeydan ve öğretmen bebeği gömdüler. Hiçbir şey söylemediler. Donakaldılar… Dönüşte çaya, muhtarın evine uğradılar. Muhtar kendi dilinde bir şeyler söyledi. Zeydan tercüme etti. Acı bir tercüme: BURADA HAYAT BU: ÇARESİZLİK

İlk derse başlandı. Birinci ikinci üçüncü sınıflar aynı sınıfta eğitim görüyorlar. Öğretmen çocuklara kitap, defter, kalem ve boyalarını dağıttı ve eşyaları ile çocukları baş başa bıraktı. Sonra sınıfa döndü ve çocuklardan bildiği kelimeleri yazmalarını istedi. Öğretmeye başlamadan önce, neyi bilip neyi bilmediklerini bilmeliydi. Kendini kazazede diye adlandıran sadece öğretmen değil, aynı zamanda öğrenciydi. Öğrencilerin dilini de öğrenmeye çalışıyordu. Yalnızlıktan öyle şeyler düşünüyordu ki kendini Nuh’a benzetiyordu. Akşam olup yalnızlıkla baş başa kaldığında, kaptan edası ile haritaya bakıyordu. O sırada iki misafir geldi; Halit ve Seyit. Çay ile muhabbet sırasında Seyit, bebesinin ölümü sırasında durup okşadığı, ilgilendiği için öğretmene teşekkür etti. Seyit’in üç bebesi de aynı şekilde ölmüş. Öğretmen köyde bebek ölümlerinin fazla olduğunu tespit etti. Sohbet sonlarına doğru öğretmene gelen mektupları verdiler ve gittiler. Mektupların bir kısmı sevgilisinden gelmişti. Fotoğraf çekmesini ve kendine iyi bakmasını istiyordu.

Öğretmen bu farklı yerde yalnızlıkla, soğukla, yabancı bir dil ile yaşamayı öğrenmek için kendine 10 emir yazdı:

1) HER ŞEYDEN ÖNCE OLDUĞUN YERİ İYİ BELLE. HARİTA ÜZERİNDE İŞARETLE.

2) KİMSİN, BUNU BİL. NEYİN SAHİBİSİN BUNU BİL.

3) DÜŞLERİ BIRAK, GERÇEĞE BAK.

4) YANLIZLIK YASAK.

5) KENDİNE BAŞKA BİR YURT ARAMA.

6) YENİ BİR DİL ÖĞREN, YENİ BİR DİL YARAT KENDİNE.

7) BURASINI BİL ÖĞREN.

8) BAŞINA NE GELİRSE, NERDE OLURSAN OL YAŞAMINI SÜRDÜRMEYİ BİL.

9) TANRI’YA OLAN İNANCINI KAYBETTİYSEN, İNSANLARA İNAN.

10) GEREKSİZ SORU SORMA

Yavaş yavaş kar yağıyor, dağları kaplıyordu. Öğretmen her şeyi eskisi gibi sorgulamıyordu. İtirafları artıyor. Ümitsiz olmadığına inanıyordu. Kendinden daha kötü durumda olanları düşünüp, çok kötü durumda olmadığını hissediyordu. Görevini ve çocukları öyle benimsemişti ki, rüyalarına giriyordu. Zamanla hastalık ve bebek ölümleri artıyordu, civar köylerden de duyumlar artıyordu. Öğretmen hemen durumu kente bildirdi, ilaç ve sağlık görevlisi istedi. Dilekçeyi Ramazana verdi, kente gönderdi. Ramazan hemen dönemedi. Öğretmen hem başkalarının, hem kendi ölüm ihtimalinden korkuyordu. Korkusunu bastırmak için bir şeyler karalıyor, yalnızlıktan ve korkudan hayaller görüyor; hayalinde bir kadın yaşatıyordu.

Sınıfta çocuklardan bulaşıcı hastalıkla ilgili bildiklerini yazmalarını istediğinde eksiklerini fark ediyordu. Çocukların mantığında da bozukluklar vardı. 101 yazmasını istediğinde çocuklar 1001yazıyordu. Eksiklikleri tespit edilip, mantıktaki bozuklukları da düzeltti öğretmen. Bu arada Ramazan hala dönmemişti. Öğretmen çaresizlik ve soğuk arasında çıldıracağını düşünüyordu. Ramazan geldiğinde, hiçbir hekimin gelmek istemediği haberini verdi. Öğretmen bu sefer muhtarı kente gönderdi. TC SAĞLIK BAKANLIĞI’NA dilekçe yazdı, ancak muhtarı gönderirken de ümitsizdi. Bu ufuksuz kentte gerçekten ufuk yoktu. Muhtar 4 gün sonra geldi. Dilekçeye cevap olarak; “Yollar açıldığında ilaç ve sağlık görevlisinin gönderileceğini” söyleyince, öğretmen sinirlenir elindeki kağıdı yırtar. Yolların açılması demek, tüm bebelerin ölmesi demektir. Ölüm yayıldıktan sonra gelmeleri ne ifade edecek ki…

İKİNCİ BÖLÜM

Süryani’nin verdiği ikinci kitapta İbn Mukta’dan bahsediliyor. Hat sanatının kurucusu olan İbn Mukta, Arap yazısının ilk kural ve ölçülerini belirleyen kişidir. Hem vezir, hem sünnihem hattatmış. Abbasiler döneminde yaşmış. Halife Radi Billah’i devirmek isteyince, sağ eli kesilmiş.

Zamanla köy halkı öğretmene alışır. Halk onu hem öğretmen hem doktor olarak görüyorlardı. Köyde değer verilen biriydi artık. Köyde Halit diye biri vardı. 2 Acemi öldürmekle suçlanmış içeri girmiş. Ağabeyi sayesinde hemen çıkmıştı. Hoca ile bu konuyu ara ara konuşuyorlardı. İbrahim hocaya, “Halit Allah bir derse inanma” diyordu. Bu sırada hastalıklar artar, herkes ilaç için hocanın yanına gelir. Hoca çaresizlik içindedir. Halit sık sık hocanın yanına uğrar. Hoca da “acem olayı” ile ilgili sorular sorar.

Hocayla köylünün muhabbeti artar. Bir gün uzatmalı bir sohbetin içinde “Buraya gelen gelir, kalan kalır, vuran vurur, vurulan ölür. Herkes kimin öldürdüğünü bilir, ağzını açmaz. Bırakırsın. Çünkü vuranı da başkası vurur. Diyeceksin hukuk nerde kanun nerde? Dağın hukuku bu. Öğretmen şaşırır ama ilk şaşkınlığı kalmamıştır, şaşkınlığın derecesi giderek azalmaktadır.

Bir gün Zazi, oğlu Fazıl ile öğretmenin yanına gelir. Kendi dilinde muhtar yeni bir eş alıyormuş, onu anlatır. Fazıl da öğretmene tercüme anlatır. Öğretmenden buna engel olmasını istemektedir. Kadın ancak öğretmen, yani yabancı birine yapabilirdi. Ancak Zazi’nin gözlerinden akan yaşlar isyan ediyordu, bunu biri düzeltmeli, diyerek.

Öğretmen gördüğü ve duyduğu olaylar karşısında artık umursuz bir tavır alır. Ramazan, karı ölüyor yetiş, diye bağırdığında, ne yapayım, der. Bir kardeşim hasta, deyince portakal yedir, der.

Artık karlar erimeye başlamıştı. Öğretmen mekan değişikliği ya da alış veriş için kente indiğinde Süryani kitapçının Hakkari den kaçtığını öğrenir. Nedenini duyunca çok üzülür: Bir grup genç tarafından, yalvarmasına rağmen kitapları yakılır. Hoca köye döner ve bir gün müfettiş gelir. Teftiş eder, senenin nasıl geçtiğini sorar, muhabbetin sonunda görevinin bittiğini, gidebileceğini, söyler.

Ayrılık zamanı gelmişti. Çocuklarla veda dersine, son derse girmişti. Hoca onlara birçok şey öğretmiş; okuma, yazma, komşu ülkeleri, başkentimizi, hesabı, kitabı, bayrağımızı, dünyanın döndüğünü… Aynı zamanda birçok şeyi de çocuklardan öğrenmişi. Çünkü o çocuklar kar üzerinde yalın ayak gezen çocuklardı. Onlardan hayatın bilgisini almıştı.

Son dersten sonra bir katıra eşyalarını yüklemiş, köylü ile vedalaşmıştı. Çocuklar öğretmenden ayrılamıyor, biri gelip elini öpüyor, diğeri yine gel, diye ağlıyordu. Bayrak çekiliyordu o giderken. Ve en son Halit’in yaptığı kayıkla öğretmen dağlardan sulara, yeni maceralara, yeni düşlere gidiyordu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2975
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster