Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Aralık '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
1069
 

Halep'in düşmesi ve Türkiye'nin geleceği

Halep'in  düşmesi   ve   Türkiye'nin   geleceği
 

Halep ile Türkiye’nin ne alakası var? Diyeceklerin olduğunu biliyorum. Ancak şu soruyu sorarak devam edersek her şey daha net anlaşılacaktır. Türkiye’nin Başika, Menbiç ve El Bab’la ne alakası varsa? Helep’in durumu da aynı şekildedir.

Başta Türkiye olmak üzere diğer emperyalist güçler 2011 yılından itibaren aniden Beşar Esad’ı diktatör ilan etmeleriyle başlatılan savaş ve en son Halep’in düşmesi, Türkiye açısından pek hayra alamet bir durum değildir. Bu alanda at oynatan NATO güçlerinin kayıp ve zararları yok denecek kadar az iken, Türkiye’nin kayıpları hâlâ gizlenmektedir.

Türkiye düştüğü bu bataklık içerisinden kolayca çıkamayacağı için akıbeti tehlikede demektir. Bu düşüncemizi şu gerçekliklere dayanarak ifade edebiliyoruz.

Sözde Türkiye’nin imanı tam devlet yöneticileri, Avrupa ülkelerini ve oluşturulan NATO birliğini Hıristiyan Kulübü olarak nitelendirip eleştirirken, sürekli bu güçlerin arkasında gitmesini, Türkiye toplumu neden tartışıp eleştirmemektedir?  

Ve bunun sonucunda değil midir? Can ciğer Müslüman kardeşim dedikleri Beşar Esad’a aniden düşmanlaşıp saldırmak hangi ahlâk ilkelerine dayanmaktadır? Bunun gibi daha nice çarpık ve aptal politikaları anlamayan ve de görmeyen bir topluma ne söylenebilir? Onun için bizim ülkemizin hem yönetimi hem de halkı bir acayip garipler topluluğunu oluşturmaktadır.

Devletin her dediğini ve siyasal politikalarını olduğu gibi doğru kabul edip, arkasından da vay efendim Gâvur dünyası bizi sevmediği için hep işlerimize burnunu sokuyorlar diyerek dert yanan bir halka, en hafif şekliyle papağanlar korosu denilebilir.

Yok! hayır haksızlık yapılıyor denilecek olursa, devletin bu çarkçı siyasi politikalarını eleştirmeyip yerden yere vurmayan bir topluma başka ne söylenebilir ki? Böyle bir toplumun asla dert yanma gibi bir hakkı bulunmamaktadır. Bu düşünceleri kanıtlayan olayların hangisinden başlayacağımıza bile zor karar vermekteyiz.  

Örneğin Türkiye bundan tam altı yıl öncesinde, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile her türlü can ciğer kuzu sarması şeklinde birbirlerine gösterdikleri iltifat ve methiyeleri hatırlayanlar inanıyorum ki şok olacaklardır.

 Her iki devlet yönetimi düşman çatlatırcasına, Müslüman kardeşlik ve en yakın sınır komşusu naraları atarlarken, nasıl oldu da bir anda Beşar Esat nezdinde Suriye yönetimini Diktatörlükle suçlayıp, savaş ilan ettiler?  

Ve 2011 yılından önce istisnaların dışında Suriye’de insan hakları ihlali ve katliamların varlığından bahseden bir Türkiye yetkilisi neden çıkmadı?  Ne zaman ki NATO güçleri Esat yönetimine saldırı kararı aldıysa, işte o zaman Türkiye devlet yönetimi ve birlikte hareket eden Papağan korosu anında Esad’ı Diktatörlükle suçlamaya başladılar.

Bu da göstermektedir ki, her zaman olduğu gibi Türkiye’nin vizyonsuz ve cahil yöneticileri ile buna eşlik eden sürü korosu, mevcut durumu eskiden olduğu gibi mezhepsel açıdan ele alarak, NATO’nun emrinde nasıl kullanıldıklarını örtme çabası içerisindedirler.

Halbuki Suriye’deki mevcut sorunun temel kaynağı Sünni ya da Alevi şeklinde mezhepsel bir durum değildir. Çünkü Şiilik hem Alevilik değildir hem de Sünni ve Şiilik aynı gerici karakteri taşıdıklarından, kendi iç çatışmaları hiçbir zaman ülkelerinin dışını etkiyecek nitelikte olmamıştır. Ne zaman ki Emperyalist güçler parmağını soktularsa, işte o zaman sorun Suriye sınırlarını aşarak Türkiye ve diğer bölgelere de bulaşmış oldu.

Bir taraftan Amerika’nın hava, Türkiye’nin ise kara saldırıları devam ederken, diğer taraftan da Suriye yönetiminin baskısı altında kalan halk, mecburen sığınmacı durumun düşürmüştür. 

Bu durumu siyasi menfaatine çevirmeyi düşünen Türkiye yönetimi, emperyalistlerle hazırlamış oldukları cehennem yaşantısını, cambaz tüccar misali mülteci severliğe dönüştürüp, dünyanın en iğrenç politikasına imza atmıştır.

İşte kısaca Suriye’de savaşın nasıl başladığını ve Türkiye toplumunun büyük bir çoğunluğu düşünmeden, devlet yönetiminin her dediğini onaylaması yüzünden, korkarım ki Suriye halkının yaşadıklarına benzeyen durumun, Türkiye toplumunun başına da gelecek gibi görünmektedir.   

Gerek bölgesel açıdan gerekse her iki ülkenin sınır olması bakımından Suriye’deki tüm gelişmeler ve de değişimler, artık bundan sonra doğrudan Türkiye’yi de etkileyecektir. Çünkü Türkiye yönetimi eskiden olduğu gibi günümüzde de gerçeğe ve kendi özüne dayanmayan siyasi politikasızlığı yüzünden sürekli bataklığın içerisine düşmektedir.  

Devlet ve toplum olarak batı ülkelerini Gâvur ve Hıristiyan Kulübü olarak nitelendirip arkasından Arap İslam gericiliğine sarılırken, diğer taraftan da Avrupalıların her işti rakının içerisinde bulunması akıllara ziyan bir politikadır.

Türkiye’nin Müslüman kardeşim dediği halklara ve ülkelere karşı, emperyalistlerin yanında yer alıp saldırmasını haklı gösterecek bir düşünce varsa, bu anlayış insanlıktan nasibini almamış demektir.  

Çünkü Türkiye yönetimi her türlü cambazlığı oynayarak, NATO güçleriyle Esad rejimini devirmeye çalışırken, diğer taraftan Esad’ın ayakta kalmasını sağlayan Rusya Federasyonu ile yakın ve daha sıcak ilişkiler geliştirmesi, bir devlet yönetimi için dünyanın en adi politikası anlamına gelmektedir.

Denilebilir ki bu devletlerarası siyasi çıkar ilişkilerine dayanmaktadır. Doğrudur; ancak Türkiye’nin yaptığı ilkesizlik biçiminde değildir. Türkiye devlet yönetimi her icraatında hiçbir ahlâk kuralı tanımadan yüz doksan derece çark ederek politika yürütmektedir.

Benzer şekilde Selçuklular ve Osmanlı’da bir anda kıtalara hükmetmesine rağmen, gerçekçi bilimsel ve akla uygun siyasal politikalardan yoksun olması yüzünden, uluslararası literatürde bugün adını kimse anmamaktadır.

Bundan hiçbir ders çıkarmamış olan Türkiye devlet yönetimi de siyasal ve çıkar ilişkilerinde, Osmanlı’ya benzer şekilde bir anlık içgüdüsel duygularla, mevcut her fırsatı kendi menfaatime çeviririm hesabıyla Suriye’ye saldırması aslında en büyük kötülüğü kendine yapmaktadır.

Daha öncede ifade edildiği gibi Türkiye her zaman Truva atı gibi her yere koşmayı seven ve her olaya burnunu sokmayı büyük bir marifet sayıp, bilim ve mantık dışı hareket etmesi neticesinde, hâlâ gelişmekte olan ülkeler kategorisinde değil midir?  

Akılcı ve bilimsel felsefeye göre hareket eden devlet yönetimleri ise gerek bölgesel açıdan gerekse küresel olarak ortaya çıkan her olayı, kendi menfaatine çevirecek mantıkla asla bakmazlar.

Meydana gelen olayların temelindeki kültürel siyasal, ekonomik, coğrafi ve askeri noktaları derince analiz ettikten sonra, ne zaman ve nereye kadar kendilerini ilgilendiğine bakıp soğuk kanlı bir şekilde siyaset ve ekonomik çıkar politikaları uygularlar.

Türkiye devlet yönetimi ise olayların kültürel, siyasal, ekonomik ve askeri boyutunu hiçbir zaman incelemeden, adeta mahalle kabadayısı gibi her olayı menfaatime çeviririm mantığıyla, içgüdüsel egoist duygularla yaşayan toplumlara has bir özellik taşımaktadır. Ve Müslüman Türklerin alışkanlık haline getirdikleri bu ölçüsüz ve düşüncesiz özelliklerini bilimsel olarak şu şekilde açıklayabiliriz.

Her şeyi ile İslam adına egemenlik kurmuş olan Selçuklular, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetip idare edenler Türk kültürü, Arap İslam Kültürü ve Avrupa yaşam tarzı arasında çok derin bir bocalamayı yaşamışlardır ve hâlâ yaşamaya da devam etmektedirler. Müslüman Türklerdeki bu anlayış içgüdüsel olup, aslında hepsi olmaya çalışırken ancak hiçbirisi olamayan büyük bir Nihilizmdir.  

Çünkü sözde Türklüğüne sahip çıkarak etnik milliyetçilik yapanlar, devlet yapısında ve günlük yaşamlarında gerçek Türk dili ve kültürel değerlerini yaşatmaları hep sözde kalmıştır.

Bunun yerine Fars ve Arap dilini kullanıp, İslam kültürüne göre en az dokuz yüzyıl yaşayıp kendi dil ve kültürlerini unutma noktasına gelmeleri, Türk diline en büyük düşmanlık değil midir?   

İkinci bir önemli çelişki, Anadolu’ya yerleşen Müslüman Türkler, bu defa temel kültürel dil ve din yapılarını Arapça ve Arap İslam kurallarına göre yaşatırken, diğer taraftan Doğu Avrupa ülkelerinden önemli sayıda göçmen nüfusu Anadolu’ya yerleştirmeleriyle tam bir karmaşalar yumağını meydana getirmişlerdir.

Ve buna ilave olarak Anadolu’da yerleşik olan Rum, Yunan, Bizans ve Ermenilerin kültürel ve yaşam şekilleri ile Balkan göçmenlerinin din, yaşam ve kültürleri ortak özellik taşıması neticesinde, Osmanlı yöneticileri cahil ve bilgisizlikleri yüzünden bilimsel bir sentezlemeyi becerememişlerdir.

İşin içerisinden çıkmayacaklarını görünce tek çare olarak Müslümanlığa sarılarak bu kördüğümden kurtulacaklarını düşünmüşlerdir. Ancak yaşananlardan ve gelinen noktadan da anlaşıldığı gibi, Osmanlı’nın bilim, mantık ve düşünceden uzak içgüdüsel yaşamı, büyük bir kültür dejenerasyonu yaratan devşirmeciliği ortaya çıkarmıştır.

Devşirmecilik ise; bugüne kadar kabul edilen bilimsel felsefelerden hiçbirisine dayanmayan ve aynı zamanda kendine has bir kuralıda olmayan soysuzlaştırmadan (Dejenerasyon) başka bir şey değildir.   

Örneğin bugün hâlâ devam eden bu devşirme mantık, sözde Türklüğe sahip çıkma içgüdüsüyle kuru bir milliyetçilik yaparken, diğer taraftan Arap İslam dil ve din kültürünü, Türklüğün ulusal yapısıymış gibi görmesi, tam anlamıyla özünü inkâr etmektir.

Daha farklı bir örnekse; Anadolu’da var olan Hıristiyan toplulukların Avrupai yaşam kültürleriyle birlikte, diğer batılı ülkelerle yürütülen ilişkiler sonucunda etkilenen Türk yönetici ve toplumu, hastalık derecesine varan taklitçi bir  karaktere sahip olmaları.

İfade etmiş olduğumuz bu devşirme kaynaklara diğer olumsuzluklarda eklendiğinde, sadece Anadolu’da adı var olan ancak gerçekte ise ne Türk ne Arap ne de Avrupalı olamayan, doğrusu ne olduğu tam olarak bilinmeyen anormal bir toplumsal şekil meydana gelmiştir ki, bunun bilimdeki adı hiçliktir. (Nihilizmdir)

İşte geçmişte ve günümüzde Türkiye’yi yönetenler, belirtmiş olduğumuz bu devşirmeci paranoyak anlayışla, ne kendi içerisindeki toplumsal sorunları çözebilmiştir, ne de diğer ülkelerle doğru ve ilkeli bir siyasal ilişki geliştirmişlerdir.

Türkiye’nin bu ilkesiz ve her yöne çark eden siyasal politikaları yüzünden değil midir? Kendi içinde yüz yıllara dayanan sorunları bitirmeden, kalkıp Suriye’ye demokrasi getireceğim demesi, dünyanın en aptalca yürütülen siyasi politikasıdır. Ve bu ilkesizliğin ağır sonuçları ilerleyen zamanlarda derince görülecektir.

İşte o zaman iş işten çoktan geçmiş olacağından, Türkiye toplumu yine kaderimdir deyip sünger misali tüm olumsuzlukları içine çekip kendi kendine çürümeye devam edecek. Halep’in düşmesi de buna en sağlam kanıt niteliğindedir. Çünkü NATO ile birlikte hareket eden Türkiye, Suriye’deki yenilgiyi hâlâ kabul etmiş görünmemektedir.  

Cemal Zöngür

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba, Öncelikle çok yerinde ve anlaşılır tespitleriniz için kutlarım. Yapmak istediğim ilave, ülkeyi yönetenlerin, onları seçenlerin birer örneği olduğudur. Maalesef bu toplum içten içe çürüdüğünün bile farkında değil. Sizin de değindiğiniz gibi, umarım farkında olduğunda çok geç olmamış olur. Saygılar.

izmirli doksanyedi 
 15.12.2016 13:07
Cevap :
Sayın İzmirli Bey; ilginize ve yorumunuza teşekkür ederim. Umarım ki bizler yanılır, toplum kazanır. Selamlar  16.12.2016 15:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 87
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 600
Kayıt tarihi
: 27.03.16
 
 

Eğitim: Yüksekokul, Meslek: Yönetim, İlgi Alanım: Tarih, Felsefe ve Sosyoloji üzerine araştırma. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster