Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mayıs '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
191
 

Halim Selim (sıradan bir insanın sıra dışı yaşamı - on üçüncü bölüm)

Halim Selim (sıradan bir insanın sıra dışı yaşamı - on üçüncü bölüm)
 

Sıradan insanlar


Savcı ve hakim ilgiyle Halim’e bakıyordu. Sanki onun aklından geçenleri biliyor gibiydiler. Biraz sonra görevli çayı, suyu ve ada çaylarını ve sodaları getirdi. Önce hakim ve savcıya ada çaylarını ve sodalarını verdi. Katip kızın da çayını verdi. Sonra Halim’e çayını ve suyunu verip odadan çıktı.

Halim bu sırada uslu bir ayı veya aslan gibi görevliyi gözleriyle takip ediyordu. Görevli ona da çayını ve suyunu verince belli belirsiz “sağol bizim oğlan” dedi. Çay bardağını saygıyla eline aldı şekerini koydu. Şıkırdatmadan usul usul karıştırdı. Çok susamış suyu lıkır lıkır içmeyi çok istiyordu; ama su içerken “lıkırdadınca” ayıp olur diye sudan içmedi. Sanırım savcı bunu anladı. “Çekinme önce suyu iç, susamışsındır” dedi.

Vallahi Halim sarılıp savcıyı şapır şupur öpmemek için kendini zor tuttu ve suyu usul usul içip bitirdi. Çayı da usulca içiyordu. Arada bir gözü katip kıza kayıyor hemen başını öte yana çeviriyordu. İçinden “bu gadar benzerlik pes dorusu” diye geçiriyordu.

Bu sırada savcı ve hakim işlerden, iş yükünden, adaletin gecikmesinden bunların kendilerini ne kadar rahatsız ettiğinden ve buna benzer şeylerden konuşarak sodalarını içmiş ve ada çaylarını içiyorlardı.

Halim yatağa uzanıp gözlerini tavana dikerek bunları düşünüyordu. Bu sırada yağmur hızlanmıştı. Halim’in de bunları düşüne düşüne uykusu gelmişti. Kalktı ışığı söndürdü. Oda arkadaşı daha gelmemişti. “Bu da bu saate kadar ne yapıyo acaba?” diye aklına geldi. Sonra “bana ne yavu?” deyip yumdu gözlerini. Çabucak uyuyordu. Uyumuştu.

Arkadaşı için “bana ne yavu?” dediğine bakmayın. Bu çevrede en iyi dostu oydu. Adı Nuri’ydi, tombalacıydı. Yıllardır tombalacılık yapıyormuş. Tombalacılığı Halim’in geldiği bu şehirde hep aynı semtte aynı köşede yapmış. Öyle ki, köşesinde beklediği apartmandakiler başta olmak üzere civar apartmanlardaki herkes yıllardır Nuri’yi tanıyormuş. O orada tombalacılığa başladığında doğan çocuklar erkek olsun, kız olsun çoktan iş güç sahibi olup çoluk çocuğa karışmışlar.

O zaman Nuri’ye takılan gençlerin neredeyse torunları arada bir gelip ondan tombala çekiyormuş. Yer zengin muhiti. Ondan tombala çekenler öyle sigara falan kazanmak için değil de öylesine vakit geçirmek için gelip tombala çekiyormuş. Nuri’nin torbası harbi torbaymış. Öyle eksik taşlı falan değil. Zaten tombala çekenler kazanırsa sigara paketinin birini alıp ötekini ona geri verirlermiş. Nuri, Halim kadar olmasa da bileği sağlam biriymiş. O muhitte asayişi o sağlıyormuş.

Öyle ki, artık o sokak civarında herkes Nuri var diye güven içindeymiş. Kadınlar, kızlar, çocuklar sokağa güven içinde çıkarmış. O yıllar Nuri’nin tek kötü alışkanlığı arada bir akşamları kafayı çekmekmiş. İçkiyi de adam gibi içermiş. Önceleri Osman’ın meyhaneye arada bir kukuriççi Fikri’nin oraya takılırmış. Osman’ın meyhanede bir iki olay olunca oradan ayağını kesmiş. Fikri’nin orada da herkes kıç kıça sıkış tepiş oluyormuş.

Gerçi o sıkışıklığa rağmen kimse kimseye “höt” demezmiş. Ama Nuri’nin çocukluğu köyde hep dağda bayırda geçtiği için öyle fazla sıkıntıya giremediğinden sonraları Emin’in meyhaneye takılmaya başlamıştı. Sonraları genelevinde asıl adı Sultan olan Ajda takma isimli bir kadına takılıp dostu olmuştu. Ondan sonra Nuri’den hayır gelmemişti. Önce esrar sonraları da hap map ne varsa kullanmış, o dağ gibi Nuri çöküp gitmişti. Kamburu çıkmıştı, ama o her zaman eli açık arkadaş insan canlısı biriydi. Gariban dostuydu. Kuşlu cami civarında tüm garibanların caminin parkında yaz, kış naylon çadırlarda yaşayanadem babaların karnını doyurmuş; icabında ceplerine üç, beş kuruş para koymuştu.

Ancak her geçen gün kamburu artıp insanlar onun tepesinden bakmaya başladıkça içine kapanmıştı. Pansiyona gece vakti, hem de kafası matiz gelirdi. Kim bilir neler içmiş olurdu. Halim, Nuri’nin giderek kamburluğu artınca kahrından böyle geceleri geç geldiğini bilmiyordu. Nuri bu derdinden, sıkıntısından kimseye bahsetmez, kimseyi rahatsız etmezdi. Sessizce pansiyona girer odasına girip yatardı. O geldiğinde Halim hep uykuda olurdu. Onunla ancak Pazar günleri görüşür arada bir beraber kafa çekerlerdi. Şimdi de Halim yattığında Nuri daha gelmemişti. Kim bilir neredeydi neyle zıkkımlanıyordu?

Halim onun için “bana ne yavu?” deyip vurup kafayı yatmıştı. Aslında arkadaş canlısıydı. Zaten şu dünyada kaç dostu, arkadaşı kalmıştı ki? Dayısı ölüp gitmişti. Ona akıl verip hapislikte biraz rahat etmesini sağlayan Rüstem’i bir daha görmemişti. Ama aklına geldiğinde hemen “Allah ondan razı olsun” derdi. Başka kim vardı.

Tamam, cezaevinde edindiği bir iki dostu vardı. Ama “onlan yüzünü gören kim?” Onlar aklına gelince “herkes yerinde sağosun, onnarı Allah gurtarsın” derdi. Ona para verip mektup yazan müteahhit vardı. Ama o Halim’den büyük ve arkadaşı sayılmazdı. Hem o çok ceza almıştı. Kim bilir nerelerdeydi. Aslında Halim’in arada bir aklına geliyordu. Her halde patron onun yerini bilirdi. Burada biraz daha çalıştıktan sonra patrondan onun yerini öğrenip ya mektup yazacak, ya da izin alıp yanına gidip gelecekti. “Ama şindi sırası değildi”. Katip, çaycı, ciğerci dersen, onlardan arkadaş mı olurdu? Arkasına döndüğünde, hemen arkasından konuşuyorlardı.

Halim bunları hep biliyordu ama “böyüklük bende galsın” diye oralı olmuyordu. Hem onlar Halim’in dedikodusunu yaparken günaha giriyordu. ‘Çünküm dedigodu yapmak aynı ölü eti yemek gibi bişeymiş’. Nereden biliyor derseniz. O bunları hep ninesinden öğrenmişti.

Nur içinde yatsın, Osmanlı kadındı. Çok görmüş geçirmişti. Onlara hep o bakmıştı. Ninesi genç yaşta dul kalmıştı. Gençliğinde güzel kadınmış, hamarat kadınmış; ama ‘ben çoklama övey buba eline gomam’ diyerek evlenmemiş. Daha doğrusu öyle deyip “gız sen evlenmecen mi?” diye soranları öyle savuşturuyormuş.

Neyse, Pansiyonda kalan öğrencileri hiç sayma. Onlar fırlamanın tekiydi. İçleri güçleri onunla, bununla dalga geçmek gırgıra almaktı. Bir keresinde Halim’le de dalga geçmeye kalkmışlardı. Ama Halim, ‘sağolsun’ Rüstem’in verdiği dersler sayesinde edindiği tecrübesiyle hemen farkına varıp onları terslemişti.

Şimdi haklarını yemeyelim. Aslında iyi çocuklardı. Halim pansiyona geldiğinde Halim’e dostça davranmışlardı. Hatta bir keresinde birinin anası börek yapıp göndermişti. O çocuk da Halim’e getirip “buyur ağabey, sabah kahvaltısında yersin” diye vermişti. Çocuğun anası marifetli kadınmış. Halim o böreği yerken kendi anası aklına gelmişti.

Rahmetli sağ olaydı Halim bu çocuklar gibi gurbete gittiğinde o da böyle börek olmasa da ot ekmeği, Katmer falan gönderirdi. “O da neymiş, katmer, ot ekmeği, nasıl bi şeymiş?” diye sorarsanız. Vallahi Halim onların yalnız yemesini bilirdi. Haliyle erkek olduğu için onların nasıl yapıldığını bilmezdi. Pekii o çocuklar iyi de Halim onlara niye kızıyor derseniz? Başta da yazdık ya, çok gırgır, etrafıyla hep dalga geçtikleri için kızıyordu.

Neyse bunları geçelim. Başka arkadaş olarak kim kaldı? Ha bir de Metin vardı. O da bitpazarında büyük bir dükkanın ayakçısı olarak çalışıyordu. O dükkanın verdiği ceketleri üst üste giyer, paraya ihtiyacı olduğu için pantolon, gömlek vs. satanlardan kendisinin ucuza satın aldığı bir takım giyecekleri bit pazarı sokaklarında dolaştırırdı. Bu sırada ilgilenenlere gösterir daha olmadı onları çalıştığı dükkana götürüp alışveriş yapmalarını sağlardı.

Yaptığı satış üzerinden de komisyon alırdı. Kazancı iyiydi. Cebinde hep parası olurdu. Halim birkaç kere ondan borç almış hep gününde vermişti. Yalnız biraz değişik bir arkadaştı, az sinirli gibiydi.

“Pekii geçen gün patronu gelmeyip de haftalığını alamayınca, Metin’den niye istememiş?” diye soracak olursanız o günler Metin köye gitmişti. Pansiyondaki öğrenciler ona “sana kız bulduk, seni evereceğiz” demişti. Pansiyondaki temizlikçi kadın da o şeytanlara uyup tasdik edince Metin soluğu köyde almıştı. Güya anasından “ben karı buldum evlenicem” diye para istemeye gitmişti.

“Nuri var, Nuri’den para istemeyi niye akıl etmemiş?” derseniz onun da cevabı hazırdı. Nuri’yi o sıra gören kim? Hem sonra Nuri’nin bu aralar işleri iyi değildi. “Nereden biliyormuş?” derseniz. Geçen gün Nuri Halim’e “gardaş bu ara işler iyi değil” diye dert yanıp ondan borç istemiş, o da cebindeki son para olan beş lirayı çıkarıp vermiş kendisi aç yatmıştı.

“Ciğerci ne oluyor? Aç yatacağına gidip ondan veresiye yarım ekmek ciğer alıp yeseymiş ya?” diye hiç sormayın.

Çünkü ciğerciye bir gün önceden yarım ekmek, ciğer borcu vardı. Neyse başka kim kaldı diye düşünürsek, geriye bir tellak Ahmet kalıyor. Ama o arkadaş sayılmazdı. Gerçi Halim gittiğinde çok iyi davranır Halim’i özene bezene keserlerdi. Ama o arkadaş olduğu için değil. Halim’in eli ayağı çok büyük olunca, bir de hamama geç gittiğinden oklava gibi kir çıkınca, tellak Ahmet yaptığı işin keyfine varıyordu da ondan.

Çünkü hem tellak Ahmet, hem de öteki tellaklar öyle çelimsiz insanları keselemeyi pek istemezdi. Çelimsiz insanlar ele avuca pek gelmez, ayrıca kulunç kırmaya dayanamazlardı. Tellaklar öyle çelimsiz, zayıf insanları keselerken veya kulunçlarını kırarken oraları, buraları kırılıp da başlarına iş açmasın diye çok dikkat ederlerdi. Halim öyle mi ya. Vur kır ne yaparsan yap “bana mısın?” demezdi. Onun için tellak Ahmet’i Nuri’yi çok severdi.

Arkadaşına “Bana ne yavu?” deyişi lafın çalımıydı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 182
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 213
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster