Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ocak '21

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
26
 

HALİM

HALİM

Bir köşesinde Halim yazan bir resim kalacak yumru duvarların üzerine çakılı bir çivinin ucunda.

Küçük dağın tepesinden köyün kurulu olduğu ovaya bakınca, göğe doğru uzanmış minarenin şerefesinde korkulukları adım adım gezerek bir eli kulağında diğer eli korkuluklarda ezan okuyordu hoca.

Karşı tarafında kırmızı toprak, yanında kavaklı dere, ötesinde tekerlek çamın olduğu dağların eteklerinde ardıç, köknar, sedir ağaçları dizili.

Kuzeyinden kıvrılarak akan derenin etrafında yeşermiş otlar, sıralı söğüt ağaçları, evlerin önlerinde dalları sere serpe yayılmış dut ağaçları, erkenci kirazlar birde elma bahçeleri, evlerin damlarından maviye çalan dumanları kıvrılıp göğe yükseliyordu.

Köy yolunun kıvrımlı yollarında kaplumbağa gibi yürüyen kağnı arabalarının arkasında omzunda küreği ile tarla sulamaya giden Ragıp Emmi, Bağdatlının kevenli arazisine sıralanıp serpilmiş köyün sığırları yayılmış yazının düzüne otluyorlar.

Evlerin yönleri değişik yönlere bakıyor kimi toprak sıvalı, kimi beyaz kireç badanalı. Bazılarının pencereleri mavi boyalı ahşap, demirli.

Önlerinde kiminin taş duvardan eğreti duvarları, kiminin ağaç merteklerden çevrili direkleri budaklı, ağılların kapılarına takılı zincirli kilitleriyle “Cerrah’ın önüne dizilmiş ameliyat malzemeleri” gibi gözünün önüne serildi kayanın üzerine oturup bakınca Halim’in.

Akşam güneşi, ince hastalığa yakalanmış tüberkülozlu hastanın tükürüğündeki balgamın içindeki gibi kırmızı rengiyle Kavice dağının sivri tepesini sıyırarak batarken usul, usul gaz lambalarının solgun ışıkları düşüyordu pencerelere.

Topukları çatlamış, ayaklarındaki keven dikenlerinin battığı yerlerde topluiğne başı gibi iltihaplanıp baş vermiş yaralara bile hiç aldırmadan toprak ocağın içinde yanan odun ateşinin yalazlanan ışığı “Karagöz-Hacivat” oynayan duvardaki gölgeleri izleyerek düş kuruyordu Halim.

Abdulfettah Efendinin avurdu çökmüş yüzünün bir haftalık sakalları daha da bir ihtiyar gösteriyordu. Küçük kareli altı bölmeli camdan dışarıya baktığı zaman gökteki yıldızların titrek ışıkları gibi dalgalanan düşler kuruyordu olması muhtemel. İnce uzun bir yolun yolcuları gibi her dönemeçte şekli değişen doğanın renkleri gibi kimi yerde boza çalıyordu, kimi yerde yeşeriyordu düşünceleri. Damın üzerine düşen ayın gölgesi üşüyordu içinde.

Toprak ocağın içindeki kütüğün budaklı ucuna gelince sönen ateşin sıcaklığı kaybolurken hasır yastığın üzerine devrilip uykuya dalmıştı Fettah Emmi bir sonraki günün seherinde uyanıp güne başlamak için.

Bir köşesinde “Halim” yazan bir resim asılı duruyordu yumru duvarların üzerinde çakılı bir çivinin ucunda…

Güneş bozulmuş kan rengiyle yine batıyordu! Kavice dağının köşesini sıyırarak sonraki güne yeniden doğmak için…

22.01.2021 Adil Bozkurt

Saygıyla…

Abdülkadir Güler, jale kasap bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 76
Toplam yorum
: 181
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 400
Kayıt tarihi
: 10.11.17
 
 

 ÖNSÖZ: Ben ne uyak bilirim ne bir kafiye/ Yarım asırlık ömrüm geçti nafile/ İçimden geçenler hep..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster