Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Eylül '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
450
 

Hallacı Mansur / Kaybolan Zindan

Hallacı Mansur /  Kaybolan Zindan
 

Haber bütün şehre dalga dalga yayıldı. Hallacı Mansur herkesin ortasında “Enel Hak” diyerek ilahlık davasına kalkmış. Hiçbir zaman işin sırrına vakıf olmayanlar veya olmak istemeyenler  küfrüne hükmederek zamanın halifesine çıktılar. Olup biteni anlatarak Mansur’un mutlaka cezalandırılmasını istediler. Halife hallacı Mansur’u işitmişti. Nasıl bir aşk delisi olduğunu biliyordu. Fakat yine de “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diye düşünerek O'nu istemeye istemeye kadıya gönderdi.

            Kadı ilim ehliydi ama avamdan farklı düşünemedi. Öfke dolu bir sesle:

            - Enel Hak demişsin. Doğru mu? Diye sordu.

            Mansur boynunu büktü .Mahzun mahzun:

            - Evet, dedi.

            - Bunun cezası nedir biliyor musun?

            - Gülü sevip de  dikeninden şikayet reva mıdır? Muma aşık pervane elbette yanmayı da göze almıştır.

            Kadı bu cevap üzerine birdenbire yumuşadı. Deminki öfkesinden eser olmayan bir sesle:

            - Ya Mansur, bari Hak O’dur de... Benim deme.

            Mansur heyecanla titriyordu:

            - Evet evet, dedi, Ondan  gayri ne var ki?

            Ve nihayet beklenen karar çıktı: İdam... Halifenin yüreği hâlâ Mansur’dan yanaydı.

            - Hele bir yıl zindanda kalsın bakalım, diye emretti, belki pişman olup tövbe eder.

            Mansur’u dış dünyadan ve eşinden dostundan ayırıp zindana attılar. Güneşi artık görmüyordu. Mekânı hep karanlıklar olmuştu. Fakat iç dünyasından ayırmaları imkânsızdı. Kırılıp parça parça edilen iç dünyasında şimdi binlerce güneş parlıyordu.

            Belki de zindanda daha rahat etti. Zamanını ibadet ve tefekkürle geçiriyordu. Kendisine getirilen bütün yiyecekleri geri çeviriyor, yalnızca su, ekmek ve hurmayla iktifa ediyordu. Bazen volkanların sığamadığı o kocaman yüreği feveran ediyor ve Hallacı Mansur zindana duramaz oluyordu. Uzun uzun cezbe denizlerinde dalarak kendinden geçiyor ve zindan bekçilerini hayran bırakan harikalar zuhur ediyordu.

            Bu halleri zindanın dışına ve kulaktan kulağa yayıldı. Artık herkes Mansur’a koşuyor, onu görmek için can atıyordu. Zindana ilk olarak talebeleri uğradı. Bunu halkın akın akın gelişi izledi. Şehirdeki büyük zindan cümle aşıkların uğrak yeri gibi olmuştu.

            Halifeye derhal haber uçuruldu:

            - Bütün Bağdat Mansur’a akın ediyor. O hâlâ eski havasında.

            Halife hiç düşünmeden emir buyurdu:

            - Kapıları kapatın. Kimseyle görüşmesin.

            Hallacı Mansur yine yalnız kalmıştı. Fakat o zindanda tek başındayken bile yalnız değildi. Bu sırrı çok az kişi biliyordu.

            Halife hâlâ Mansur’u kurtarmak istiyordu. Son defa olarak Bağdat’ta herkesin saygı ve sevgi duyduğu iki büyük zatı gönderip onu fikrinden caydırmaya çalıştı.

            -Ya Mansur. Sözünden dön. Özür dile. İstiğfar et ve kurtul.

            Mansur’un cevabı müthişti:

            - O sözü kim söylediyse özrü de o dilesin..

            O gece zindancıların telaş ve şaşkınlığı daha büyüktü. Hallacı Mansur zindanda yoktu çünkü. Nöbetçiler şaşırmakla haklılardı. Çünkü bu zindan öyle bir yerdi ki kuş bize izinsiz oradan çıkamazdı. Mansur nasıl çıkıp gitmişti peki? Üstelik hiç kimseye görünmeden. Sanki buhar olmuş, uçup gitmişti. Söz birliği ederek bu kötü haberi zindan dışarı çıkarmadılar. Çünkü başları gidebilirdi. İkide bir gelip Mansur’un hücresine bakıyorlardı. İçerisi bomboştu. Yemeden bıraktığı bir somun ekmek ve su ibriği öylece duruyordu.

            İkinci gece ise az daha akılları başlarından gideyazdı. Çünkü bu defa Mansur’un hücresi ortada yoktu. Koskoca hücre sırra kadem basmıştı. Sanki olduğu gibi yerinden kopmuş, zindan duvarlarında görünmez bir delik açarak sır olmuş, kaybolup gitmişti. O gece boyunca birbirine sokularak sabahı etmeye çalıştılar. Hayatlarında bu kadar korktuklarını hatırlamıyorlardı.

            Üçüncü gece her şey yerli yerindeydi. Hallacı Mansur hücresinde namaz kılıyordu. Zindancılar korka korka yanaşıp onun namazı bitirmesini beklediler. Duasını bitirip ellerini yüzüne sürünce zindancıbaşı yaklaşıp sordu:

            - Efendim neredeydiniz? Siz ve hücreniz yani..

            Yüzünde insanı bambaşka alemlere sürükleyen  bir tebessümle cevap verdi:

            - İlk gece ben ondaydım. Beni görmeniz mümkün değildi. İkinci gece o benimleydi. Ne ben vardım ne hücre.. Üçüncü gece her şey yerli yerindeydi. Gördüklerinizin anlamı budur. 

 

Matilla, türkay gür bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kusura bakmayın ben gerçek değil kurgusal oldukları için öyküleri ve genel olarak da edebiyatı sevmem ama bu yazınızı önerdim. İnsanlara bazen duygularına hitap ederek bir takım şeyler daha kolay anlatılabiliyor ve bunu da bu öyküyle çok iyi başardığınızı söyleyebilirim. Sevgi ve selamlarımla

Matilla 
 24.09.2017 13:12
Cevap :
Teşekkür ederim.Ben de bunu amaçlamıştım zaten.Amacım hazretin hayatını romanlaştırmak.İnşallah mauffak olurum.Selamlar..  25.09.2017 14:28
 

Çok güzel bir pasaj ve bu konuda başka anlatımları da merakla beklerim ,Diyemezsek enel hak/sonda oluruz helak,sevgi ve saygılar..

türkay gür 
 24.09.2017 8:57
Cevap :
Yazdığınız dizeler kadar mesajınız da çok güzel.Benim ilahi aşk üçlemesi adını verdiğim Hallacı Mansur, Şemsi Tebrizi ve Mevlana Celeladdin üzerine böyle pasajlar yazmaya devam edeceğim.Amacım üçünü de romanlaştırmak.Selamlar..  25.09.2017 14:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 323
Toplam yorum
: 165
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 416
Kayıt tarihi
: 19.02.11
 
 

Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunuyum. Teknoloji Yönetimi dalında mast..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster