Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ocak '12

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
2412
 

Hasanoğlan Köy Enstitüsü Açıkhava Tiyatrosu

Hasanoğlan Köy Enstitüsü Açıkhava Tiyatrosu
 

Halise Apaydın Sarıkaya Açıkhava Tiyatrosunda oyun sergiliyor. İsmet İnönü ve konuklar (1946 Fotoğraf Mustafa Güneri)


Açıkhava Tiyatrosu yapımı 1943 yılında başladı. Burada göreve yeni başlayan Mimar ve Yapı başı Mualla Eyuboğlu buranın planını çizdiği gibi, çalışmalara da katıldı. Köy Enstitüleri geleneği olan hafta sonu toplantıları, oyunların sahnelenmesi ve haftalık çalışmaların değerlendirildiği eleştirel yaklaşımların sık sık yapılması gibi nedenlerle böyle bir yapının yapılması zorunlu hale gelmişti. Çok amaçlı bir işlevsellik gerekiyordu. Tiyatro yapısının “alışılmadık formu” bu nedenle planlanmıştır. Belki Anadolu kültür yaşamının birlikteliği, bütünlüğü yapının biçimsel özgünlüğüne yön vermiş olabilir. Mualla Eyuboğlu’nun kültür donanımlı bir yaşamda yetişmiş olması işini kolaylaştıran en büyük etkendir denebilir. Sonradan yapılan çeşitli değerlendirmelerde; “herkes, bu formun bilinçli olarak ve Enstitü’deki gündelik hayatın ihtiyaçları doğrultusunda mimari bir çözüm olarak üretildiğinde hemfikirdi.” (1)


İnşaat ekibinde Çifteler Köy Enstitüsü öğrencileri görev aldı. İnşaat mevsimi içinde hafriyatın ve kaba inşaatın bitirilmesi gerekiyordu “Bu yıl, iş mevsiminde Çifteler Köy Enstitüsü ekibi açık hava tiyatrosunun yaslandığı tepeyi çökerttiler. Yamacın doğuya bakan yüzünü yonttular, düzlediler. Basamakların döşenebilmesi için gerekli tüm hazırlığı yaptılar.” (2) Böylece bir yandan toprak hafriyatı yapılırken, diğer yandan tiyatronun sahne ve duvarları için hazırlıklar sürdürüldü. Talip Apaydın Çifteler Köy Enstitüsü’nde okuduğu için, öğrenci ekibinde yer alıyordu. Tiyatronun taşları Talip Apaydın ve arkadaşlarının sırtlarından ve omuzlarından geçti. İşte bu hızla, 1943 yılı inşaat mevsiminde Tiyatro yapısı tamamlandı. Gözlerdeki mutluluğu görmek, ağızlardan dökülen sevinç sözcüklerini duymak için neler verilmezdi... Şarkılar, türküler söylendi, halaylar çekildi. Kol kola, el ele derslik binalarına doğru yol alındı. Davul vurdukça, zurna ritimlere eşlik ettikçe, sesi duyanlar, halayı öbeklerini görenler, gelip oyunlara katıldılar. Büyüdü halkalar, büyüdü yürekler ve coştu genç beyinler…


Onlar; inandılar güçlerine, sarıldılar bilinçlerine, yılmadılar başardılar, olmaz denileni birlikte yaptılar.


Anlatmak yetmez, görmek gerek derler ya aynen öyle bir görünüm vardı. Sarılıp birbirini kutlayanların, birbirini kucaklayanların sevinçleri kabardı, büyüdü. Nerdeyse bu coşku İdris Dağı’na dek uzandı. Bundan böyle şiirlerini, monologlarını, tiyatrolarını ve halk oyunlarını burada sunacaklar, arkadaşları ve halk onları burada izleyecekti. Ankara’dan gelecek konuklara burada oyunlar sergileyecekler, Mahir Canova’nın hazırladığı oyunlar burada sergilenecekti. Muzaffer Sarısözen’in Yurttan Sesler Topluluğu burada türküler söyleyecek, Aşık Veysel bazı türkülerini burada oluşturacak ve sazıyla çalıp burada söyleyecekti. Öğrenci arkadaşlarının mandolin orkestrası burada konserler verecek, klasik parçaları seslendirirken gösterdikleri üstün başarıları burada alkışlanacaktı.

 

Bu mandolin orkestrası daha sonra 80 kişilik kadrosu ile konserler vermiş, klasik parçaları büyük bir ustalıkla uygulamışlar, konserler vererek izleyicilerin hayranlıklarını ve beğenilerini kazanmışlardır.


Açıkhava tiyatrosu, yapıldığı günden buyana birçok etkinliğe, gösteriye ve çok önemli tiyatro yapıtlarının oynanmasına tanıklık etmiştir.


Sahne önünde yer alan geniş boşluk ve tüm öğrencilerin katılımlarına fırsat veren oturma basamakları özenli bir şekilde “paraboloid” olarak uygulanmıştır. Açıkhava tiyatrosunun yer aldığı alan 46 metre en ve 42 metre derinlikte yapılmıştır. Sahnenin iki yanında üstü açık odalar vardır. İzleyici kapasitesi 1500 kişi civarındadır. İlk yapıldığı yıllarda tiyatronun kuzey batısında olan lavabolar sonradan kaldırılmıştı. Bunu elde olan fotoğraflardan anlıyoruz. 2000’li yıllarda yeniden sol taraftaki odanın içine lavabolar yapılmıştır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, tiyatro yapısı zaman zaman onarımlar görmüştür. Sahne duvarı sıvalı iken, sonradan taşla kaplanmıştır. Yan odaların taş duvarları da bu onarımlar sırasında andezit taşı ile kaplanmış, taş duvarın özgünlüğü yitinmiştir.


“Hasanoğlan Anfi tiyatrosu, arkasını içbükey yüksekçe bir duvara dayamış orta boy bir sahne, sağ ve solunda birer hücre ile bunları arada çimenli bir orta alan bırakan anfiden oluşur. … Anfi de oturanlardan kendini tutamayanlar orta alana iner, şölene, müziğe katılır, yorulunca yerine geçer. Tam bir katılımcılık vardır. Bu nedenle sahne coşkuya yetmeyip önünde çimenli bir alanla beslenir. Burası tam bir köy orta alanıdır.” (3)


Gerçekten de tüm gösterilerde, kendini tutamayıp coşkuya kapılanlar ortada yerini alır, doyasıya oyunlara katılırdı. Köy düğünlerinde seyirlik oyunlarda olduğu gibi, yadırgamaz veyadırganmazdı. Anadolu’nun geleneği, Anadolu’nun birliktelik anlayışı buydu. Burada oynanan temsillerde halkın arasından kalkıp oyuna doğaçlama katılımların olduğu araştırmalarda da ortaya çıkmıştır. Çünkü köy enstitülü öğrenciler oyunları kendileri yazıp, kendileri oynuyorlardı. Oyunların konusu da kendi çevresinden seçilmiş olduğu için halk, oyunda kendini buluyor ve oyuna doğaçlama olarak katılıyordu.


İşte “Mimar Mualla Eyuboğlu’nun bu geleneksel kültürü çok iyi bildiği, katılımcı Anadolu töresini buraya planıyla yansıttığı görülüyor. Köy Enstitülerinin kuruluş amacıyla doğrudan örtüşür. Köklü ve eğitimli bir ailenin evladından da beklenen budur. Geleneği, kimliğini bozmadan çağdaşlaştırmıştır. Onu ve ona katılan yöneticileri saygıyla anıyoruz. Ruhları şad olsun.” (4) Hala dimdik ayakta duran Açık Hava Tiyatrosu görevini sürdürmektedir. Yapıldığı yıllarda, yaratıcılığa kucak açan bu yapı, sanatçıları ağırlamış, onların üretimlerinin halka yayılmasını sağlamıştır. Köy enstitülü öğrenciler, kendi şiirlerini sunmak, kendi yazdıklarını oynamak için birbirleriyle yarışırlardı. Sınıflar düzenledikleri hafta sonu etkinlilerde, birlikte çalışmanın verimliliğini, dayanışmanın gücünü göstermek için can atarlardı. Bu çabalar boşa gitmez, sanatçı olarak yaşam çizgileri belirlenirdi. Güçlü olmanın, üretici olmanın yolu buydu. Sanat ve bilgi üretmek her şeyden önce gelirdi.


Yazdığını, yarattığını uygulamak, onu gelecek kuşaklara aktarmak, bilime dayalı eğitimin temelidir. Onlar böyle yetişiyor, onlar böyle akılcı bir anlayışla yetişip topluma öğretmen olarak karışıyorlardı.


17 Nisan 1946 yılında Hasanoğlan’da Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümü etkinlikleri yapılacaktı. Etkinliğe katılım yüksek oldu. İnönü ve TBMM’den yetkililer vardı. Okul alanlarının gezilmesi, bu alanlarla ilgili bilgilendirmeler den sonra Açıkhava Tiyatrosu’nda Sophokles’in Oidipus oyunu sergilendi. Öğleden sonra konser, milli oyunlar oynandı, konuşmalar yapıldı. Açıkhava Tiyatrosunda bayram vardı. Kendileri burayı yapmış, buranın tüm taşları; Çifteler Köy Enstitüsü öğrencilerinin parmak izleriyle damgalanmış ve alın terleriyle ıslanarak yerlerine konmuştu.


Köy Enstitülüler burada bu nedenle eğlenirdi, coşardı bu alanda. Coşardı; kendi üretimini tükettiği için. Coşardı; bu alanda kendi yapıtlarını sunduğu, sergilediği için.


Coşardı; bilgi üreten verimliliğe ulaştığı için.


Haklarıydı.


Burasını kendileri yapmış, taşını taşımış, toprağını kazmış, alınları açık olarak başarıya kucak aşmışlardı. Bugün bile yapım tekniğinde gösterilen özen ve ustalık hayretler içinde izlenmektedir. Bu güne dek dikkate değer yıpranma ve bozulma olmamıştır. Bilgi ve akılcılık kuralıyla yola çıkmak bu olumlu sonucu ortaya çıkarmıştır. Öyle ki, “ne bir çökme, çatlama ve ne de oynama vardır. Köy Enstitüsü ruhunun, büyük bir özveriyle yapıya nasıl yansıdığı gurur vericidir.” (5)


Eğer köy enstitülü öğrenciler oyun oynuyorsa, halay çekiyorsa, davula vuruyorsa, akordiyonu ve mandolini ile ezgiler çalıyorsa; arkasından kesinlikle bir çalışma başlayacak demektir. Özellikle bu oyunlardan ve sabah sporundan sonra, ekipler kendi çalışacakları alanlara akın ederlerdi. “Bizim enstitülerde böylesi oyunlardan, şenliklerden sonra kesinlikle iş alanlarına akın edilirdi çünkü. İşlerin üzerine bir coşkuyla çullanılırdı. Biz böylesi saldırılara “Savaş” adını verirdik. “Çalışma sözcüğü doyurmazdı bizi. Çalışırken hıncımızı alamazdık, iş ile savaşırdık bir tür ve onu yenerdik.” (6) Onlar bu çabalar içinde yapıları oluşturdular. Öncelik gerektiren yerlere ağaçlar da diktiler. Bu ağaçların çoğu devleşerek, bugünlerde küçük bir orman alanı olarak varlıklarını sürdürmektedirler.


Şimdilerde:


Açıkhava Tiyatrosu Koruma Kurulu’nun 19 Ocak 2001 tarih ve 7118 sayılı kararıyla koruma altına alınmış, Korunması Gerekli Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. İşlevini halen tüm görkemiyle sürdürmektedir.


Yaz aylarında bu alan piknikçilere kiraya veriliyor. Günümüzde bu işlevi yükletiyorlar buraya. Bir de unutmayalım; 17 Nisan’larda yılda bir toplanılıyor burada. Diğer yapılar göz ardı edilerek, hoş beş ediliyor, söylemlerle yetiniliyor.


Sağlık olsun.


Kurtarılmayı bekleyen diğer yapılara da sıra gelir belki…


Eğer zamana direnebilirlerse.


Mehmet ERBİL


www.mehmet-erbil.tr.gg


1. Bülent Batuman,TMMOB Ankara Şubesi Bülteni, Sayı 82, Eylül 2010.
2. Abdullah Özkucur, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, Ankara 1990.
3. Orhan Cezmi Tuncer, TMMOB Ankara Şubesi Bülteni, Sayı 82, Eylül 2010.
4. a.g.e
5. a.g.e
6. Abdullah Özkucur, a.g.e

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok anilamlı bir yazıyı Köy Enstitülerin her ruhunu nerede hangi parçada okusam yüreğimin ışığı ve sesi oldu. 2001 yılı tarihine dikkati çekmek gerekirse, elbette o tarihlerde koruma kurulları tarihsel kararlarla ülkeye geçmişten geleceğe anıtsal bir merkez olmak üzere kurulmuş ve çabalar çok yerinde. Yazınızı okurken gece, öyle lodos esiyordu ki, Talip Apaydın'ı nerede okusam alınteri, emeği, bitirdiği kanalları, işin ustalığı var. Ürettiklerinde, dimdik duruşunda. Şİmdi arşivime Erdal Atıcı beyden Köy Enstitülerini anlatan kitapları geldi. Okuduğumda kim bilir yine hani ruha, coşkuya, geçmişten bugüne düşündürecek. MUğla Devrim gazetesi'nde okuduğum Kemal beyin yazısında ise Yeni Kuşak Köy Enstitülerinin kurulduğu şubeleriyle 1o.yılında coşkulu kutlamaları var, 20 Ocak'ta. Şimdi sırada başlamam gereken iki kitap var başucumda; HAYAT ve HÜZÜN. 1940 yıllar 1964 e kadar kadar HAYAT. 64'lü yıllar 80'lere dek HÜZÜN. Ayşe Kulin'in önceki Veda ve Umut'undan müthiş zevk aldım. Veda Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinden. Umut Cumhuriyete giden süreç.

Nabide Kılınç 
 10.01.2012 17:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 57
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 708
Kayıt tarihi
: 29.09.11
 
 

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi-Yüksek Lisans Resim-19 kişisel Resim Sergisi Yazı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster