Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ağustos '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
693
 

Hayal etmek ve hayata sahip çıkmak

Hayal etmek ve hayata sahip çıkmak
 

Karadeniz'e açılan yeni Goben ve Breslav'lar (!)


Gündelik hayatımızda kullandığımız hemen her şey; bir zamanlar, hiç tanımadığımız insanların beyinlerini kemiren birer hayaldi. Oturduğumuz sandalye, yemek yediğimiz masa, salondaki televizyon, mutfaktaki cam sürahi, makas, ütü, otomobil, telefon, tükenmez kalem ve daha onlarcası...

Eğer, 150 veya 200 yıl kadar önce yaşasaydınız; kullanırken farkına bile varmadığınız pek çok gerecin varlığından bile habersiz yaşamınızı sürdürecektiniz. Hatta, yaşadığınız bölge başka dine ya da imparatorluğa mensup askerlerin eline geçtiği zaman; sizin ya da çocuğunuzun şehir meydanlarına kurulan köle pazarlarında satılmanıza ne devletler, ne insanlar, ne hahamlar ne papazlar ne müftüler ne de o zaman henüz var olmayan sivil toplum örgütleri ses çıkaracaktı...

Çünkü, daha sanayi devrimi olmamış tek üretim aracı olan "toprak" işlenebilmesi için hala üzerinde karın tokluğuna çalışacak "kölelere" ihtiyaç duyuyordu.

19. yüzyıl sonunda -resmen- yasaklanan kölelik kurumu; insanlık tarihi boyunca milyarlarca insanın açık pazarlarda alınıp satılmasına ve acı çekmesine neden olmuştur...

Yine 19 Yüzyıl ortalarında arka arkaya gelen icatlar; insanlık tarihinde tarım devriminden sonra ikinci büyük değişim olan Sanayi Devrimini ortaya çıkarmıştı...

Uygarlık tarihinde ilk kez karşılaşılan bu yeni üretim biçimi; müesses ve meşru "kölelik" kurumunun yanında, yılda 365 gün, günde ortalama 12 saat -yine karın tokluğuna- çalışan ve bugünkü manada hiç bir sosyal güvenliği bulunmayan eğitimsiz kol gücünü yani "amele" kavramını ortaya çıkardı...

Yine, yüz milyonlarca erkek, kadın ve çocuk, 100-150 yıl önce İngiltere, Fransa ve Almanya'da; madenlerde ve fabrikalarda çok kötü çalışma koşulları altında, acı ve sefalet içinde yaşayarak ortalama 35-40 yıl olan ömürlerini tamamladılar...

(En azından, gelişmiş batı ülkelerinde yaşayan insanlar için durum şimdi böyle değil)

Oysa yine bugün; dünyanın geriye kalan çok büyük bir kısmında - buna Türkiye de dahil- silahlanmaya milyarlarca dolar harcanırken, yüz milyonlarca insan -kadın, erkek ve çocuk- hala, hiçbir sosyal ve yasal güvencesi olmadan, karın tokluğuna, acımasız ve çok zor koşullar altında çalışmaktadırlar.

Bu kahredici ayıp; her yıl, ILO' nun yayınladığı raporlarda istatistik rakamları olarak yerini alır yalnızca... Hiç kimse de umursamaz...

Türkiye açısından işin kara mizah tarafı; bu sorunlarla ve gelir adaletsizliği ile ilgilenmeye kalkışanlar; çoğu zaman, hem devlet tarafından hem de bizatihi bu acınacak durumda olanlar; yani, ırgatlar, rençperler, marabalar ve ameleler tarafından "servet düşmanlığı" ile suçlanmıştır uzun zaman...

Uygarlığın evrimi denildiğinde şartlanmış belleklerimizde, aklımıza hep BATI STANDARTLARI geldiği için; sanki bütün dünya halkları; tarım devriminden sanayi devrimine, sanayi devriminden de bilgi çağına geçmiş gibi davranıyoruz...Oysa bu dünyayı Aborjinler de bizimle paylaşıyor...

Amacım komünizm propagandası yapmak falan değil !!! Ama düşünce tarihinde var olan bir koca bir realiteyi parantez içinde Karl Marx ve Engels'ten söz etmemek haksızlık olur. Vahşi ve acımasız kapitalizme karşı; adil bir dünyada, hayatı herkes için yaşanır ve anlamlı kılmak iddiasında olan sosyalist düşünce akımları nedensiz ortaya çıkmadı ki?

Peki ya, Ademoğlunun yaşadığı/yaşayacağı onca haksızlık karşısında "din kurumları" nerede? Neden sessizler?

Tarım devriminin yani insanın toprakla ve tabiatla ilişkisinin bir ürünü olan "din kurumu" için hem kölelik, hem insanın insanı sömürmesi, hem savaş ve yağmalama meşru aynı zamanda da kutsal (sacre) bir haktır (batı uygarlığı açısından) ilk ve ortaçağlarda bütün komutanlar, yağmalama ve vahşet hırslarını monoteist dinlerin başında bulunanlardan aldıkları icazetle hem kutsallaştırıyorlardı hem de meşrulaştırıyorlardı...

Vatikan'ın Papa'ları Haçlı seferine katılanlar için cennette rezervasyon bile yapıyorlardı... Bütün dinlerdeki ganimet, şehitlik ve gazilik kavramlarının "din ve savaşın" ne denli içi içe olduğunun açık izahıdır.

İslam anlayışına göre dünya; dar-ül islam ve dar-ül harp diye ikiye ayrılır. Dar-ül harp tarafında olanların mallarının yağmalanması, kadınlarının ırzına geçilmesi (cariyeleştirilmesi / köleleştirilmesi), çocuklarının öldürülmesi gayet sıradan ve her yıl tekrarlanan bir olaydı...

Bu paradigmaya göre yazılmış tarih kitapları; hep muzaffer komutanlardan, savaşlardan, kahramanlıklardan ve fetihlerden bahsederler. Ama, orada yaşayan sıradan insanların yaşadıkları trajediler hiç bir resmi tarih kitabında yer almaz...Sosyal tarihte bile bunlardan bahsetmek ayıptır(!)

Diyeceksiniz ki; bütün bu yaşananlar eski zamanlarda idi Peki ya bugün? Irak Savaşı mantığının altında yatan nedenler ve insanların yaşayacakları olası dramlar farklı mı? Katolik Vatikan, Ortodoks Patrikhane, Gregoryan kilisesi, Anglikan kilisesi, Protestan kilisesi, Müslüman Müftüler, Diyanet işleri Başkanlığı, Baş Hahamlar insanlığın yaşayacağı bu küresel vahşet karşısında neden tavır takınmıyorlar? Neden hiç bir zaman küresel silahlanmayı ve haksız savaşları lanetlemiyorlar? Nedeni çok basit... Bütün din kurumlarının eline geçmişte çok fazla kan bulaşmıştır çünkü...

Pragmatik açıdan bakıldığında; Sovyetler Birliğinin parçalanması, iktisadi liberalizmin dünyaya egemen olması, ABD'nin tek süper kabadayı olarak ortaya çıkması; Bengaldeş' te, Cibuti'de, Sudan’da, Somali'de, Uganda'da, Filistin'de, Yemen'de hatta Türkiye'de, Irak'ta ve Arnavutluk'ta yaşayan milyarlarca insanın yaşama sevincine ve yaşam kalitesine ne katmıştır?

Ben de dahil pek çoğumuz; yaşadığımız dünyadaki milyarlarca insanın her gün yaşadığı vahşeti diğer bir adıyla "vahşi kapitalizmi" sanki hiç küresel soygun ve insanın insana yaşattığı zulüm ve mezalim yokmuş gibi gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatıyor. Televole kültürünün ve avanta peşinde koşan besleme basının gözlerimizi boyamasına ses çıkartmıyoruz...

Ben de dahil pek çok kimse için; Euro/dolar paritesi, repo oranları, karşı şirkette çalışan sarışın kızın sütun gibi bacakları ya da önümüzdeki bayram, dokuz günlük tatili yurtiçinde mi yoksa yurtdışında mı geçirmeyi düşünmek; çevremizi saran küresel öfkenin gazabından bizi kurtarabilecek mi?

Bu hüküm bazılarınızı şaşırtabilir... Kesinlikle "fukara edebiyatı" ve duygu sömürüsü falan yapmıyorum...Yüksek sesle kendi kendime "dürüstçe" düşünüyorum yalnızca...Kırk yaşımı aşalı bir kaç yıl oldu. Ne bakanlar, ne paşalar , ne fukaralar ne Bush ne de Putin umurumda bile değil ayrıca..."Güneşin altında herkes eşittir." Mezarda da.....

Yaşadığımız Dünya; yalnızca Londra, Paris, Moskova, Berlin ve Vaşington’dan ibaret değil ki...

Kafamı kurcalayan soru şu: Gün be gün; zenginlerin daha zenginleştiği yoksulların daha da yoksullaştığı bir dünyada "Bilgi Toplumu" değerlerini tartışmak yakın bir gelecekte yaşanacak küresel cinneti önlemeye yetecek mi? Ya da, her birimizin farkında olmadan hem oyuncusu hem de seyircisi olduğu bu kaotik geçiş döneminde; Marksist öğretiye yeniden , post-kapitalizm yorumlar getirmek akılcı bir iş mi? Felsefi anlamda; diyalektik kuramı olmadan bu yeni dünya ilişkilerini /düzenini anlayabilmenin imkanı yok... Hem de hiç yok...

Çoğu, II. Dünya savaşından sonra kurulmuş küresel kurumlar; başta BM olmak üzere, WHO, IBRD, IMF, ILO, FAO, OECD vb.. ne yazık ki başarılı olamamışlardır.

Teknolojinin sağladığı olağanüstü imkanlarla yeryüzü gerçekten küreselleşiyor... Ve yeryüzü insanları uygarlık tarihinde hiç yaşanmamış bir şekilde bir araya geliyor ve tıpa tıp benzeşiyor. Dünyanın hemen her köşesini saran bu küresel aydınlanma sayesinde sizin ve benim gibi sıradan insanlar 6000 yıldır gözlerini boyayan hipnozlara karşı çıkıyor...Önümüzdeki sis perdesi kalkıyor. Bizlere "müesses nizam" diye yutturulan eski dünya düzeni, bütün çirkinlikleriyle karşımızda debeleniyor hatta bütün kurum ve kurallarıyla çöküyor...

ABD başkanının, Micheal Jackson'un , Pamela Anderson'un ya da Amerikan ve İngiliz halklarının yeryüzünde yaşama ve mutlu olma hakkı sizinkinden ve Irak halkından daha mı fazla?

Bu kısmi fecir: yeryüzünün pek çok köşesinde ve aynı anda pek çok insana şu soruları sorduruyor: Hangi hakla; atadığımız ve seçtiğimiz insanlar - onlarda sizin- benim gibi insan- bize rağmen ve bizim adımıza savaş kararı veriyorlar ve gözbebeğimiz evlatlarımızın bu savaşlarda; dünyanın bir başka köşesinde yaşayan insanların refahlarına refah katmak için ölmesini istiyorlar?

Bütün ülkelerde ki mevcut tankların, topların , savaş uçaklarının ve silahların sahibi kim? Bu gereçlerin mülkiyeti kime ait? Bu sorunun basit cevabı; devletlere ait olacak elbette... Peki devletler kim? Devletler ; halkların örgütlenmiş şekli değil midir? Peki devlet denilen örgüt, kendisini - ister seçimle, ister atamayla, ister ihtilalle- ele geçirmiş oligarşik bir zümrenin emrine girerse LIBERALIZM , DEMOKRASI ve MEŞRULUK kavramları tartışılır hale gelmiyor mu?

Neden, dünyanın hiç bir yerinde; ABD ve İNGİLTERE dahil, halklar, gerçekten mülkiyeti kendilerine ait olan savaş gereçleriyle, kendi iradelerine rağmen başka insanların kaynaklarının yağmalanmasına ve çocuklarının öldürülmesine karşı koyamıyorlar? Neden savaş kararlarını bir avuç politikacı ve atanmış bürokrat veriyor?

Bu bağlamda; batı uygarlığının savaş yanlısı gelişmiş ülkeleri çağdaş, liberal ve demokrat mı şimdi?

Yine, batı uygarlığının ve soğuk savaş galibi kapitalizmin diline pelesenk ettiği; demokrasi, mülkiyet ve yaşama hakkı gibi en temel kavramların kendilerinin dışındakiler için yok sayılmasını evrensel ahlakın ve uluslararası insani hukukun neresine oturtacağız?

Bana öyle geliyor ki önümüzdeki yıllarda; yeryüzünde, ABD dahil hiç bir gücün durduramayacağı küreselleşme süreci; devreye kendi determinizmini sokarak başta "Kutsal" ve "Devlet" kavramı olmak üzere insan yaşamına ait pek çok kuramı silip süpürecek...

Bekleyip göreceğiz...

Ben, her koşulda hayal etmeye ve hayata sahip çıkmaya devam edeceğim...

Ya siz?

A. Mesut Tatlıpınar

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 66
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 3750
Kayıt tarihi
: 17.02.08
 
 

İstanbul'da doğdum. Şişli Lisesi'ni ve MÜ Siyasal Bilimler Fakültesi'ni bitirdim. Daha sonra, İ.Ü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster