Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Mustafa Çifci Aşk Yazarı

http://blog.milliyet.com.tr/mustafacifci

29 Nisan '14

 
Kategori
Dostluk
Okunma Sayısı
80
 

Hayat sonsuzmuş gibi her gün koşturuyoruz

Hayat sonsuzmuş gibi her gün koşturuyoruz
 

Hayat Sonsuzmuş Gibi Her Gün Koşturuyoruz


Günlerimizi öylesine hızlı yaşıyoruz ki, kendimize ayırdığımız zaman bile yok. Hergün başlı başına ayrı bir koşuşturma. Hafta sonları, ay başları, tatiller, izinler, ödemeler, faturalar… Düşünecek ve kendimizi dinleyecek ve hissedecek zamanımız yok. 

Belki de zamanımız var ama bizde böyle bir alışkanlık yok. Kendimiz için kendimize bir şey yaptığımız yok, olsada çok az. Gündemi o kadar hızlı yaşıyoruz ve o kadar hızlı tüketiyoruz ki bazı şeylerin zamanı hızla bitiyor, bazı şeylere de yetişemiyoruz. Bazen de duyarsız ve ilgisiz kalıyoruz. Bizim dışımızda gelişen bir çok şey bizi ilgilendirmiyor. İçinde bulunduğumuz anı dahi unutup bir yarıştaymış gibi gözü kapalı koşuyoruz. Ve bu hızlı koşuşta elbette bir çok şeyi unutuyor, bir çok şeyi göremiyor, bir çok şeyi de fark etmeden geçip gidiyoruz. Zaman zaman sağlığımızı dahi ihmal ediyoruz. Hayatın sonu sanki çok çok uzaklardaymış gibi, sonsuzmuş gibi koşturuyoruz. Durmak yok, bir parça bez içinde kundaktan kefene kadar geçen zamanda koşturuyoruz. Bazen de zaman yetmiyor, bir çok şeyden vazgeçip kendimize zaman kazandırmak istiyoruz. Bunu yaparken de algı ve duyumlarımızı da kapatmak durumunda kalıyoruz.  Ve böylece bir çok işi başarıyoruz! Küçükmüş gibi görünen ama çok büyük bir yeri olan anlık mutlu paylaşımlarımızı silip geçiyoruz.

Günlerimiz hızla, bir çağlayanın suyu gibi akıyor…

Bir düşünün aynı zamanı birde hastane penceresinden dışarıda yağan yağmuru seyreden birisine sorsak ne söyler acaba?

Ya da yetim kalmış, yarı aydınlık odalarda sıcak aile yuvasından uzakta büyüyen  çocuklara sorsak ne derler?

Yavrusunu yitiren bir anneye sorsak yılbaşı telaşını acaba ne yanıt verir?

Bizim için hızla geçen zaman, oralarda da geçiyor mu?

Bazen beklediğimiz güne bir an önce kavuşmak için zaman geçse deyişimiz, bazen de zamanı durdurmak telaşımız aslında aynı şey değil mi?

Oğluyla asker avlusunda görüşmedeki bir anne, otobüs garında az sonra kalkacak araça binmenin ağırlığındaki duygu…

Mezarlık bekçisinin içinde bulunduğu sessizlik….

Hediye paketleri, bir yerlere yetişme telaşı ne kadar uzak değil mi birilerine? 

Ayrıntıları göremiyoruz.

Göremeyiz elbet, hayatı sonsuzmuş gibi koştururken bu mümkün mü?

Elbette değil.

Görmemizde mümkün değil zaten bu kadar dramlar yaşanırken, bu kadar yoğun işlerimizin arasında kendi içimizdeki sorunları çözmeden başkalarını görmek.

Kendi dar düşüncemizle sadece çok sevdiğimiz insanları düşünürken başkalarını görmek kolay mı?

Gözü kara aşığın sevgilisini sadece kendisi için yaratıldığını düşünüp,  yüreğindeki yerini kaybedince yaşama hakkını elinden alması, yol ortasında tabancasının tetiğini çekmesi gibi…

Oysa bizi ilgilendirmiyor değil mi başkalarının hataları? Böyle düşünüp, bizim dışımızda kalan, kaldığını sandığımız bir çok ayrıntıyı göremiyoruz. Oysa birileri onları örnek alıyor ve kötülük yine kötülüğü doğuruyor.

Ve ne kadar çok yaşasakta, her ne yapsakta sonuç hep aynı olacak…

Çünkü bütün yolculukların son durağı hep aynı han…

Sevgiden uzak geçen her gün kayıp gün, değil midir?

Oysa işler biter, değil mi?

Yeter ki insanlar birbirini sevsin, yeter ki işini sevsinler.

İş dediğin nedir ki?

Yeter ki sağlık olsun..

Gerekiyorsa hepimiz ekmek paramızı kazandığımız iş yerimizde kalan işlerimiz için oturur sabahlara kadar çalışırız. Çalışmak durumundayız da. Elbette ekmek yediğimiz yeri korumamız görevimiz, bunun bilincinde olmak zorundayız. Tüm bilgilerimizi paylaşmakta bunun bir parçası.   

Koşuşturma durumu ve acil durumumuz bütün hayatımızı kaplıyor. Bu durum iş yaşamında ve özel hayatlarda da böyle.

Ben bile bir üst yöneticimi arayıp merhaba demek istiyorum ama diyemiyorum. Çünkü “Acaba rahatsız etmiş olur muyum?, Acaba kızar mı?, Acaba nasıl karşılar? Yanlış mı anlar?”, diye çekiniyorum.

Bazen kendimi bir çok konuda  gelişmemiş ve yetersiz buluyorum.

Aslında ne kadar küçük değil mi, kendi içimizde yarattığımız dünyamız.

Hele hele az gelişmiş yanımızla kendimizi “birşey” sanmamız…

Hani çok çok güzel endamlı, güzellikleriyle karşımızda bir heykel gibi duran, bir içim su gibi narin alan, görenlerin bir daha bakmak istedikleri ve güzele bakmak sevaptır anlayışıyla bakılan hanımların evlerindeki mutfaklarının bir o kadar da pis olduğu, temizlikten ahkam kesenlerin evlerinde kullandıkları çöp tenekelerininde leş gibi olabileceği gerçeği gibi.  

Bu durum erkekler içinde geçerli sadece kadınlar için değil. Jilet gibi ütülü takım elbiselerin içinde giyimiyle kusursuz olanlarında tırnaklarına bakmak gerek. Dış görünüşü kadar yüreğinin güzel ve verimli olmayan erkekler de az değil. Bunların bir çoğunun  uzun ve pis tırnakları olduğunu göreceksiniz ve mideniz bulanacaktır.

Yıllar önce müdür olarak çalıştığım bir şirkette genel müdürümüzü mesai saatleri içinde, tuvalette uzun ve pis tırnaklarını keserken gördüğümde saygınlığını hemen nası lda yitirmişti bende. Üstelik kestiği tırnaklar yere düşüyordu. Oysa tırnak hafta sonları banyo yapılırken kesilir benim bildiğim. Bu bir alışkanlık ve terbiyedir.

Bunun yanında bazılarının yemek saatleri üstünde özenle durmaları ne kadar gereksiz. Elbette sağlıklı beslenmenin önemini tartışmak değil ama çoğu zaman bir simit ve bir çayın verdiği lezzeti en leziz yemekler verebilir mi? Veremez.   

Zamanla her şey değişirken sanırım ne kadar çok tanıdıklarımız artsada dostlarımız azaldı. Ne kadar çok kazanmaya başlasakta bir o kadar da cimri olduk. Sanıyorum hepimizin dostları biraz azaldı. Ya da bazı şeyler şekil değiştirdi. Dost gibi görünüpte dost olmayan insanlar hayatımızın büyük bir bölümünü kapladı. İnsanlar çıkarcı ve ikiyüzlü oldu. Suçu ise zamanda buluyoruz. Zaman değişti, diyoruz. Mesela eski bayramlar böyle miydi? Böyle değildi çünkü şimdi o insanlar yok. Zamanında suçu yok değiştiren insanlar, değişen insanlar. Eski insanlar yok ki, eski bayramlar olsun.

 

[Bu yazı 09.01.2001tarihinde - Hürses Gazetesi’nde yayınlanmıştır.]

AşkYazarı MustafaÇifci®www.mustafacifci.com

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 289
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 529
Kayıt tarihi
: 16.04.13
 
 

Yazılarında insanı derinden etkileyen yoğun bir duygusallık, hüzün, karamsarlık ve yalnızlık vard..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster