Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Temmuz '08

 
Kategori
Yolculuk
Okunma Sayısı
923
 

Hayatın güzel renkleri de vardır.

Hayatın güzel renkleri de vardır.
 

Assos


İstanbul’dan ikindi vakti yola çıktık. Balıkçı köyüne yaklaştığımızda hava kararmaya yüz tutmuştu. Baba burnunu Midilli'den ayıran Müsellim Boğazı’nın beri yakasında ilerlerken; yüzümüze çarpan yosun kokulu rüzgar, karşı kıyı boyunca uzanan sarı ışıkları belli belirsiz titretiyordu. Radyoda çalan duygu yüklü Rumca ezgileri dinleyerek platodan aşağıya kıvrıldık. Muhtemelen, Romalılar devrinden kalma, iri taşlı toprak yoldan eteklerdeki düzlüğe doğru dikkatlice inmeye başladık.

Yükseklerde, makiler ve iri kayalardan oluşan manzara; aşağılara inildikçe, yerini zeytin bahçelerine bırakıyordu. Bu, dört beş kilometrelik kısa yolculuk, engebeli toprak yol yüzünden biraz meşakkatli geçti. En nihayetinde kıyıdaki düzlüğe indik.

Kalacağımız yer köyün bir hayli dışındaydı. Ama, yerini kolayca bulduk. Etrafta, ondan başka hiçbir bina yoktu çünkü. Arkada geniş sebze bahçesi, ön tarafta, tam deniz kıyısına inşa edilmiş, asırlık tek katlı taş bina, binanın hemen önünde, ağaç gövdeleri çatılarak yapılmış, üzeri asma yaprakları ve kararmaya yüz tutmuş üzüm salkımlarıyla örtülü, geniş, aynı zamanda da derme çatmalık hissi uyandıran bir çardak. İşte burası, hafta sonu kalacağımız mütevazı yerdi.

Çardaktan içeri girdik. Neredeyse, beş saatlik araba yolculuğunun verdiği yorgunluğun rehavetiyle tahta sandalyelere oturmak yerine, ortalığa gelişi güzel atılmış büyük minderlere serildik hemen. Eşyalarımız hala arabada duruyordu. Yapılan çay teklifine itiraz etmeden; kömürlü semaverde taze demlenmiş çayı, ince belli, narin Paşabahçe bardaklarıyla içmeye başlamıştık bile.

Hava iyice kararmıştı. Öteki ülke karşı kıyının, suya akseden titrek sarı ışıkları daha berrak bir şekilde gözüküyordu şimdi...

Bize ayrılan küçük odalara yerleşir yerleşmez; soğuk suyla duş alıp, soluğu tekrardan çardak altında aldık. Minderli, tahta sandalyeli, tahta masalardan birine oturduğumuzda; bize, güler yüzle “hoş geldiniz" diyen hemen herkesin, buranın, İstanbul'dan gelen tiryaki müdavimleri olduğunu öğrendik.

İyice acıkmıştık. Arkadaki sebze bahçesinin ortasına kurulmuş büyük ızgarada pişirilen taze deniz çupralarının kokusu; masa altlarında dolaşan sevimli kedilerle birlikte bizleri de heyecanlandırmıştı. Kedilerin yanında, masa masa dolaşan ve kendilerine atılan her şeyi havada kapan iki tane beyaz, paytak ve yüzsüz ördek; oğlumun aceleci tutumu yüzünden; hormonsuz, organik domatesle yapılan salatının tadına çoktan bakmıştı bile. Tanrı Bacus'tan bu yana; büyüsü ve tadı hiç değişmemiş, doyumsuz lezzetteki şarabı; 2700 yıllık geleneğe uygun olarak, bir kez daha Truva'lılar (!) tarafından Bizanslı (!) misafirlerine sunuluyordu işte...

Yemek sonrası, kıyı boyunca kıvrılarak uzanan dar ve tozlu toprak yoldan ilerideki balıkçı köyüne kadar yürüdük. Sonra tekrar çardak altında toplanmaya başladık... Günü birlik koya demirlemiş tekne ışıklarının şavkı suya vurduğunda büyülü yakamozlar oluşuyordu. Yol kenarına sıralanmış büyük iğde ağaçlarının kendine özgü iç bayıltıcı kokusu yosun ve deniz kokusuna karışıyordu. Ben, her ikisini de seviyordum.

Bulunduğumuz yerde televizyon yoktu. Daha önce birbiriyle hiç tanışmamış ama oracıkta kaynaşmış olan; on, on iki kişilik grupla birlikte, dibekte dövülüp, kömür ateşinde pişirilmiş enfes kahvelerimizi içerken; kendiliğinden, hayata dair derin bir felsefe tartışması başladı. İçimden; "tefekkür, bu coğrafyanın yazgısı olmalı. Her kim bu havayı teneffüs etse, durup dururken, hatta hiç gereği yokken; hayatın anlamını düşünmeye başlıyor " türünden bir vehme kapılmışken; konu değişip, aniden edebiyat ve şiire yöneldi ... Sonra, klasik kadın- erkek ilişkileri tartışıldı bir müddet. Kadınların erkeklerden daha üstün olduğu hususunda mutabakata varıldı. Buna, hiç kimse itiraz edemedi. Kısa bir süre Charles Darwin ve evrim teorisi tartışıldıktan sonra, hemen arkasından küreselleşme, ekonomik kriz ve nihayetinde de gündelik siyasete sıçradı konu. Uykusu gelen izin isteyip ayrılıyordu.

Sabah, güneşin doğuşunu seyretmek için erkenden uyandım. Dalları, kaldığım küçük odanın önündeki verandadan içeri doğru arsızca sokulmuş bir ağacın üzerindeki fıstık hevenklerini fark ettim önce. Sonra da, ilerideki zeytin ağaçlarını… Hemen yanı başımda da; erguvan renkli okaliptüs çiçekleri vardı. Bütün heybetiyle deniz kıyısında yalnız başına duran asırlık pelit ağacını, verandadan da görebiliyordum.

Ortalık ışımaya başladı. Mor ve kızıl renkli ışık huzmeleri, arkamdaki tepeden süzülerek karşımda duran, beyazdan en laciverde kadar, mavinin her tonunu üstüne sıralamış denize düşüyordu. Martılar da uyanmış, açıkta ağlarını toplayan balıkçı takalarının üzerinde daireler çiziyor, ara sıra suya dalıyor, gürültücü çığlıkları sahile kadar ulaşıyordu...

Suya düşen gizemli ışık huzmelerinin yansımasıyla ortaya çıkan ve her saniye değişen inanılmaz güzellikteki görüntü; sanki, billur bir prizmadan saçılan büyülü renk demetlerini andırıyordu. Bir köşede Ayvazovski, diğer köşede Renoir bir başka köşede ise Monet duruyor, ellerinde tuttukları sihirli fırçalarla adeta şakalaşır gibi; tabiat denilen muazzam tuvalde oluşan bu muhteşem manzarayı sürekli değiştiriyorlardı...

Üç günlük kısa seyahatimin ilk sabahında; yürümekten yorulmuş bir halde, herkesin uyuduğu sessiz saatlerde, tek başıma, çardağın hemen önünde bulunan hamakta uzanarak, ortalık iyice aydınlanıncaya kadar bu olağanüstü güzellikteki renk oyunlarını seyretmeye devam ettim...

Oysa, burada; insan şair olurdu, romancı olurdu, aşık olurdu, besteci olurdu... Bense yalnızca seyrettim, hiç bir şey düşünmeden seyrettim üstelik...

Köy kahvaltısını, leziz yemekleri, kristal berraklığındaki denizi, sandal gezisini, orada arkadaş olduğumuz eski bir av köpeğini, etraftaki asırlık taş evleri, zeytin ağaçlarını, harabe bir taş yapı içinde kendi kaderine terkedilmiş 102 yıllık zeytinyağı presini ve dev değirmen taşını, saksağan kuşlarını, beyaz renk görünce hemen koşup gelen küçük ahtapot yavrularını, hala kendilerini milletin efendisi zanneden ve bu yüzden çalışmayan köylüleri, köylülerle sohbetimi, onların sade ve sıradan dünyalarını anlatacak değilim. Ama, şimdilik şunu söyleyebilirim: Sözde çağdaşlık ve uygarlık adına doluştuğumuz büyük kentlerde, gerçek anlamda hayatın renklerini ve güzelliğini ıskalıyoruz galiba.

Hayatı bu kadar zor, bu kadar karmaşık ve bu denli yaşanılmaz hale getirip sonra da bundan şikayet etmek; bizim gibi ahmak insanlara has bir özellik olsa gerek.


A. Mesut Tatlıpınar

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Yazarım Bu kadar özendirerek anlatmışsınız da neresi burası merakımdan öldüm... Yer ,mekan bildirinde kıskanmayıp biz de gidelim.Olmuyor böyle,mahrum bırakmayın bizi hayatın renklerinden...

aysun alp 
 31.07.2008 22:44
Cevap :
Sevgili Aysun hanım, Her ne kadar , yazının ana fikri gezelim, görelim, paylaşalım değilse de; Yine söyleyeyim: Hikayenin geçtiği mekan : Assos'daki Kabile Motel 'in bulundu yerdi. www.kabilemotel.com adresinden daha fazla bilgi alabilirsiniz:) Sevgiler  01.08.2008 12:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 66
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 3714
Kayıt tarihi
: 17.02.08
 
 

İstanbul'da doğdum. Şişli Lisesi'ni ve MÜ Siyasal Bilimler Fakültesi'ni bitirdim. Daha sonra, İ.Ü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster