Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Kasım '08

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
427
 

Hayatın kenarında yaşayanlar

Hayatın kenarında yaşayanlar
 

İçimizdeki çelişki!


Hayatın kenarında yaşayanlar

Sonbahar yağmurları bu yıl erken bastırdı.

Çok kuru, geçmişte görülmedik derece sıcak, hem de sahillere özgü, sanki tropikal karakterde nemli, vıcık gibi bir sıcak yazın ardından insanları şaşırtan bir yağmur…

Ağaçlarda uçuşan serçeleri, kumruları şaşırtan bir yağmur…

Sokak kedilerini ve itleri tedirgin eden siğim siğim bir yağmur…

Kafalar karışıktı. Geçen yıl bir kez bir kar yağışı ve birkaç günlüğüne sert bir soğukla hiç yağışsız kışı geçirmiştik.

Küresel ısınma nedeniyle kuraklığın kapımıza dayandığını düşünürken insanlar, güz yağmurlarının erkenden bastırması aslında herkesin yüzünü güldürdü. İnsanların yüzünde gizli bir sevinç, içten bir mutluluk okunuyor.

Yağmur yağıyor.

Doğayı hem serinletiyor, hem de billur gibi yıkıyor.

Yağmurun altında ağaçlarda serçeler boyunlarını içe çekmiş, tüylerini kabartmış, tutunduğu dalında büzüşmüş düşünüyorlar. Bazıları da daldan dala sıçrıyor, kendine daha güvenli yer arayışında görünüyor.

Yağmur yağıyor siğim siğim…

Ara sıra tüyler ürperten gök gürlemeleri oluyor.

Havada da sinir bozucu bir pus var.

Hafif morumsu…

Yer yer kurşuni…

Bu çok renklilik doğanın bir özelliği olsa gerektir.

Böyle havalardan çok hoşlanan Hacer sabırsızlık içinde telefonun çalmasını bekliyor şiltelerin üstünde, büzüştüğü yerde.

Kaldığı yer “Yenice”de bir yıkıntı...

Dere boyundaki, kentin ana caddelerinden birine doğrudan inen parke taşlı yoldan hayli içeride, bahçenin öteki ucunda tek katlı yıkıntıyı, viraneyi andıran bir ev... Dışarıdan terkedilmiş izlenimi vermektedir. Bahçe kapısı demirleri küflenmiş ve zincirle bağlanarak bir asma kilit vurulmuş durumda. Kapıdan içeri baktığında eve kadar taşlar, tahta parçaları, demir hurdaları, kırılmış dökülmüş sandıklar, yer yer büyümüş ot tutamları, çaputlarla kaplı dar ve uzunca bir alan bulunmaktadır. İki kapılı ev yıllarca önce terkedilmiş, baykuşların tünediği, örümcek ağlarıyla kaplı bir virane görüntüsü içinde, pencereleri kirli, yer yer yırtık perdelerle kaplı öylece sahibini bekler durumdadır.

Bu evi özellikle tercih etmişlerdi arkadaşı Nalân’la.

Aslında arkadaşının adı da Nalân değildi, kendi adı da Hacer değildi. Hep böyle yaparlardı. Yaptıkları iş yasa ve ahlak dışı olduğundan gerçek isimlerini hep gizlemişlerdi.

Yapmasın da napsındı yani?

Aç mı kalaydı?

Açlıktan ölse miydi?

Ülkede yaşanan tarihinde görülmedik büyüklükte gelir dağılımı adaletsizli insan ilişkilerini, etik yapıyı sarsmakta…

İnsanların üçte birine yakını asgari ücret denen sefilleri oynama parasıyla geçinme mucizesi yaratmakta…

Üniversite okumuşlar, yıllarca yüksek okullarda dirsek çürütmüşler bile maden ocaklarında çalışmak üzere başvuru yaptığı bir ülkede kalifiye olmayan bir Hacer’le Nalân n’apabilir?

Tabii ki, bunlar züğürt tesellisi…

Nalân ve Hacer gibilerin yaptıkların işin manevi ağırlığından kurtulabilmek için zihni uygun hale getirme çabasından başka ne anlama gelir ki?

Eğer psikolojik savunma mekanizması işlemezse insan zihninde ve ruhunda insan yaşayamaz; hele Nalân ve Hacer gibiler hiç!

Evet, yaptığı iş ar hayâ götürür bir iş değildi. Edep dışı, toplumun cüzamlı yerine koyacak kadar dışlamasına neden olan bir işti. Etini ekmek parası için satıyordu.

Napsındı, siz söyleyin?

Memlekette iş mi vardı?

İş vardı da o mu çalışmamıştı?

Ortalık işsiz kaynıyordu. Herkes aç bilaç dolaşıyordu. Şu mahallede işi olmadığından evde pinekleyen o kadar adam vardı ki, kahve köşelerinde çürüyorlardı. Eve ekmek götürecek paraları yoktu. Akşama kadar pis pis düşünüyor, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilemiyorlardı. Çoğu evde ekmek bekleyen karıyı, bebeleri, anasını düşündükçe intihar edesi geliyordu mutlaka.

Yağmur Hacer’e huzur verircesine hızlanarak hışırtılarla yağıyordu.

Yağmur damlaları ağaçların yapraklarından, evin saçaklarından damla damla akıyordu.

Yağmur mor bir akşama hüzünlü hüzünlü yağıyordu.

Hacer’in yüreği hızlı hızlı atıyor; heyecanlı heyecanlı bir saate bakıyor, bir telefona, göz ucuyla…

Binanın dıştan görünümü, resmi gözlere baykuşların tünediği bir harabe izlenimi veriyordu. Burada bir insanın yaşamasının, bir insanın barınmasının olanağı olamazdı. Bahçe kapısına da zaten bu görünümü güçlendirmek için zincirle asma kilit vurmuşlardı. Eve arka taraftaki pencerelerden girip çıkıyorlardı. Böylesi daha güvenlikliydi. Böyle olunca Hacer kendini sanki mutlak güvenlik içinde hissediyor, rahatlıyordu. Polis baskını yemek korkusunu biraz olsun yenebiliyordu.

Saatine baktı. Akşam olmuştu. Karanlıkla birlikte yağmur da hızlanmış, bahçedeki hışırtılarla ve çatıdaki belli belirsiz tıpırtılarla kendini belli ediyordu.

Geceleri çok seviyordu.

Karanlıklara bayılıyordu.

Bütün pislikleri örtüyor; alıcı kuşların hakir bakışlarından koruyor; Hacer’e, anasının tüylerinin arasına sığınan civcivin güvenlik duygusunu tattırıyordu.

Uzaklardan köpek havlamaları geliyor, şehrin gürültüsü atmosfere doğru yükseliyordu.

Hacer saatine bakıyor, telefon bir türlü çalmıyordu.

Paralı birini bulmuş, ondan, iyi bir parti vuracak önemli bir randevu almıştı.

Yarına ekmek paraları bile kalmamıştı.

“Anasını sattmın dünyası… Anandan şanslı mı doğacan? Mutlaka erkek olması gerek… Kız doğmayı şans görürler ama züğürt tesellisi bence. Hele bir de şansın iyice dönerse işte benim gibi sokaklara düşersin…”

“Ah, anam ah!”

“Canımı yakan sen oldun. Kocasız duramadın da, gittin o irin gibi iğrenç herifle evlendin. Sonunda seni de beni bu yollara düşürdü işte.”

Kendi kendine mırıldanarak bunları düşünmeye dalınca arkadaşı Nalân dikkat kesildi.

“Noldu kızkardeş? Gene derin hülyalara daldın! Mutlaka anneni ve cici babanı düşünüyorsundur sen.”

“Napayım Nalân? Aklıma geldikçe hırsımdan geberecek gibi oluyorum. O herifi bir elime geçirirsem Alimallah, çekeceği var benden… Etlerini doğram doğram kopararak itlere atacağım, vallah billâh!”

Ta ciğerinin derinliklerinden geliyordu ses sanki…

Öylesine öfkeli, öylesine hınçlı, öylesine kırgın…

Dünyaya kırgındı, öfkeliydi…

Yaşama kırgındı, öfkeliydi…

Feleğe kırgındı, öfkeliydi…

Kısmetine kırgındı, öfkeliydi…

Kader kurbanı mı yoksa düzen kurbanı mı?

Ülkede gelir dağılımındaki uçurumlar, fay hatları ve adaletsizlikler insan ilişkilerini, ahlaki değerleri, toplumsal ilişkileri bozuyor, çürütüyor. Para ve rant ekonomisi “cüzamlı kadını allayıp pullayıp gelin diye satıyor!” Para diye insanlar birbirini yiyecek. Hobbs, sanırım para karşısında insanların takındığı tutum nedeniyle “insan insanın kurdudur” demiş olsa gerektir.

Hacer, bu kadar derin düşünemezdi hiç kuşkusuz ama o istemez miydi, telli duvaklı gelin olsun; sadece erine hizmet etsin! Envai türlü insanın kahrını ve ağız kokusunu çekmek kolay iş mi? Birgün rakı sofralarına meze olup niyazi durumuna düşecek! En çok da bundan kokuyordu.

Birden telefon sesiyle irkildi.

Derin bir korkuya kapıldı. Ürperdi, tüyleri diken diken oldu. Nalân’la bakıştılar. Sonra işin ayırdına vardı. İşte av geliyordu. Para makinesi geliyordu. Telefonu aldı ve açtı:

“Alo!” dedi.

Ertesi gün de evleri kendileri içerdeyken daima kilitli duran bahçe kapısından polisçe mühürlendi.
www.fatihozcan.org

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 510
Toplam yorum
: 126
Toplam mesaj
: 26
Ort. okunma sayısı
: 501
Kayıt tarihi
: 04.04.08
 
 

"Cv" Dedikleri Özgeçmişim 1953 yılının karanlık günlerinde Haziran ayının 24. günü, ağaçların mey..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster