Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '18

 
Kategori
İş Yaşamı - Kariyer
Okunma Sayısı
191
 

Hayatının Başrolü Sensin

Hayatının Başrolü Sensin
 

Herkes kendi filminin başrol oyuncusudur.


 
Herkes kendi filminin başrol oyuncusudur.
Filmimizin konusunu, türünü ve  kahramanlarını ise iyisi kötüsüyle belirleyen kişi ise yine biziz. 
Hayatımız bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçer ya bazen, o anlarda düşünelim bakalım. Film şeridinin devamında bu film, nasıl devam etmeli? 
Hayatımızı pozitif olaylarla süslemek, istediğimiz işe girmek, hayal ettiğimiz okulu kazanmak,işimizi verimli hale getirmek vb. gibi konularda ise gelişim ve değişime açık bir insan olarak olaylara bakmalıyız. 
 
İnsanın herhangi bir alanda sahip olduğu potansiyeli biraz daha öteye taşıması isteğine ve işine kişisel gelişim diyebiliriz. Kişisel gelişimin en temel noktası, kişinin kendinin farkına varması ve tanımasıdır. Kişinin kendini tanıması, hangi alanlarda ne durumda bulunduğunu belirlemesi ve eksik olduğunu düşündüğü alanlarda kendini geliştirmeye karar vermesi, kişisel gelişim sürecinin başladığı andır. Bu noktadan itibaren kişinin kendini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi konusunda özgür iradesi ve çabası devreye girecektir. 
 
İnsanın eksik taraflarını güçlendirmek istemesi ve bu konuda çaba göstermesi sonucunda kişisel gelişimini asıl sağlayacak kişi kendisidir. Kişinin durumu hakkındaki 'farkında' olmasını sağlayacak kişisel gelişimciler ise en fazla kişiye yardımcı unsur olabilir. Bu noktada şunu da söyleyebiliriz ki piyasada çok sayıda, mantar gibi türeyen sözüm ona kişisel gelişimciler bulunmaktadır. 
 
Yarım hoca dinden eder, yarı doktor candan eder diyen atalarımız yaşasalardı bence sözde kişisel gelişimcileri de bu hicivde anarlardı. 
 
Sektör haline gelen kişisel gelişim işinde ciddi manada kitap, dergi, yayın vb. bulunmaktadır. Bunların satışı ve pazarlanmasında ise insan ruhu ve haysiyetine gerektiği önemin verilmediği kanaatindeyim. Tabii ki sözüm bu konuyu maddi beklentilerine kurban edenler içindir. Fakat işini insanlığın iyilik öğretisine hizmet aşkıyla yapan kişisel gelişimcilerin sayısının ülkemizde bir elin parmaklarını aşmayacağını düşünüyorum.
 
Doğuştan itibaren insan ruhunun derinliklerinde; insanın farklı özellikleri ve  bazı alanlardaki kabiliyet potansiyelleri bulunur. Bu kabiliyet potansiyelleri insanın gelişimi ile kendini; bir tohumun toprağa suya ve güneşe kavuşmasıyla hayat bulması gibi ortaya koyar. İnsanın hayatına yön verir. İnsanın gelişimi ve hayatı da toplumun hayatına yön vermesi itibariyle daha da önem kazanır.
 
Kişisel gelişimciler insanın gelişimi için yazdıkları kitaplarda, pozitif örnekler verirler ve genellikle beylik cümleler kurarlar. Cümlelerinin öznelerinde genellikle insan bulunur. Yükleminde o insanın nasıl bir iş /oluş yapması gerektiğine dair -Ben dili kullanılan tavsiyeler vardır.  Bu cümlelerin yine -Ben dilindeki tavsiyeleri kişisel gelişim kitaplarını süsler. 
 
İnsan hayatlarına yön veren bu metinler şüphesiz ki bazen karanlık bir yoldaki veya tünelin sonundaki ışık gibi insan hayatını aydınlatır ve önüne çıkan yolları belirginleştirir. Yukarıda bahsettiğimiz gerçek manadaki kişisel gelişimciler o tünelin sonundaki ışık gibi insan hayatlarına değişim ve gelişimle birlikte mana da katarlar. 
 
Bizler hayata dair plan yaparken, hayat başımızdan geçenlerdir. 
İnsanın belirsiz süreli ve değişken hayatının içinde anlam ifade eden en önemli kelimelerden biri bence 'farkındalıktır'. 
Farkında olan insan hayatının akışındaki olumsuzluklara müdahale edebilir, zamanını yönetebilir, kendini gerçekleştirebilir ve istediği yönde değişimi yakalayabilir diye düşünüyorum. Farkındalık düzeyi gelişmemiş kişi ise bir girdap misali dertler deryasına dalacak ama işin garibi farkında olmadığı için çözüm yolu da bulamayacaktır. 
 
Farkındalık Nedir?
İnsan bazen hayal dünyasında geçmişte veya gelecekte yaşar. Bu da hayatı ıskalamasına sebep olur. Yaşanılan anın kaçırılması, başka bir zaman dilimine odaklanılması yaygın bir hatadır. 
İnsanların düşüncelerinin esiri olmaları neticesinde oluşan kanaatlerinin eksik olması kişileri yanlışa sevk edebilir.
Bazen çevremizde ve içimizde olup biteni değil, ruh dünyamızda yarattığımız yargılarımızla hareket ederiz. Bazen gözümüzle değil, beynimizle görmeye çalışırız. Bu duygu ve düşünceler vasıtasıyla yaptığımız yoğun anlamlandırma çabaları yüzünden, aslında olan biteni hissedemeyiz.
 
Yukarıda sayılanların hepsi, farkında olmamanın, farkındalık düzeyinin düşüklüğünün bir göstergesidir.
 
Farkındalık kelimesinin birçok tanımı bulunmaktadır. Yaygın olarak kullanılan tanım, iki bölümden oluşur. 
Yargılamadan, ön şartsız, şimdiki anda ve burada olmak.
Empatik, şefkatli, dikkatli ve dingin bir ruh hali geliştirmek.
Başka bir ifadeyle farkındalık; şimdiki deneyimlerimizle onları kabul ederek ve yargılamadan direkt temas kurma ile ilgilidir.
 
Farkındalık “Şu anda ne yaşıyorum, ne hissediyorum” sorularını yanıtlamak için, kendi düşüncelerini, hislerini ve bedenini gözlemlenmesi yoluyla elde edilen zihinsel bir durum olarak tarif edilebilir.
 
Farkında olmak için neler yapmalıyız;
Düşünce ve duygularımızı bastırmaya çalışmamalı, reddetmemeli, yargılarımızı işin içine katmamalıyız.
Düşünce, duygularımızdan kaçmaya çalışmamalıyız.
Olumlu ya da olumsuz bütün anlık yaşantılarımızı kabullenmeli ve serbest bırakmalıyız. 
Böylece endişe, üzüntü, kaygı, öfke gibi olumsuz yaşantılara karşı tolerans kapasitemiz de artacaktır.
Bildiğiniz üzere insanoğlu  “Hedonizm İlkesi” ne göre acıdan kaçma ve hazza koşma eğilimindedir. Bu nedenledir ki, duyduğu derin acıyı bastırmak ya da görmezden gelmek adına giderek çeşitli bağımlılıkları ( alkol, uyuşturucu ve madde, kumar, İnternet vb.) olan bir varlığa dönüşebilmektedir.
 
Bu durum maalesef zaman içerisinde mutsuzluk, depresyon, kaygı bozuklukları, stres, OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) gibi hastalıkları yaratmaktadır. 
 
Peki acıdan kaçıp hazza koşan insanoğlu, çeşitli bağımlılıklarla mutluluğa erişebilir mi?
 
Bu mutluluklar sahte ve geçici süreli midir?
 
Bu soruların cevabını vermek gereksizdir. Ama kendi kendimize sorulması gereken sorular olduklarını düşünüyorum. 
 
Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) Felsefesi;
Bu noktada Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) Felsefesi incelenmelidir.
Bilinçli Farkındalık Felsefesi; Bir doğu felsefesidir. 
Bilinçli farkındalık denilen şey aslında AN’da kalmak, şu AN ‘da olmaktır...
 
Kişinin dikkatli bir şekilde kendinde ve etrafında gerçekleşenleri olduğu gibi gözlemlemesi, fark ve idrak etmesidir... 
Fakat sadece fark etmek değil aynı zamanda şu AN’ı yaşarken yaşadığımız duyguları olduğu gibi kabul etmek, o an hissettiğiniz duyguyu tanımlayabilmektir. 
“Şu an ben ne hissediyorum? Neden böyle hissediyor olabilirim ki? Bu duygu bana ne ifade etmek istiyor?” diye yargılamadan, ön şartsız, nazikçe düşüncenin kaynağına inip o hisle yüzleşebilmektir. 
 
İnsan o anki duygusunun farkında olduğu zaman mesela acı hissediyorsa bu durum o kişinin canını daha fazla acıtacaktır. Bu acı hissinin artmasının sonucu olarak da oradan uzaklaşmak isteyebilir.
 
Fakat mindfulness (Bilinçli farkındalık) kişiye o duygusunu olduğu gibi yargılamadan kabul etmesini ve şefkatle yaklaşıp neden böyle hissettiğini anlamasına yardımcı olacak bir yöntemdir. Her duygunun bir işlevi olduğunun farkında olmanızı sağlar. 
 
Olumlu duygular kadar olumsuz duyguların da size vermek istediği bir mesaj vardır. Diyelim ki bacağınızda bir kırık var... Eğer acı duygusu olmasaydı, bacağınızın kırıldığını fark edemez ve bacağınızı kaybetme noktasına gelebilirdiniz. Acı duygusu size çözülmesi gereken bir durumu işaret etmektedir.
 
Ruhsal acılarımızın da aynı mekanizma ile çalıştığını söyleyebiliriz. Örnek verecek olursak acı duygusu yangın alarmı gibidir. Yangın alarmının sesi bizi rahatsız eder düşüncesiyle, alarmı devre dışı bırakmak ile canım acıyor diyerek acıyı görmezden gelmek ya da bastırmak arasında bir fark yoktur maalesef... 
 
Yaşamda acının, sıkıntının, kederin de olduğunu kabul ederek acıdan kurtulmak yerine acıyla nasıl baş edebileceğimizi ve acı veren durumu ancak onunla yüzleşerek çözebileceğimizi öğrenmemiz gerekiyor. Kaygı, endişe, üzüntü, öfke, mutluluk, korku, utanç gibi diğer tüm duygularımızı da fark ederek yaşamamızı sağlayan mindfulness (Bilinçli farkındalık) bu noktada bize duygu düzenleme ve yönetiminde ışık tutan bir yaklaşım sunmaktadır.
 
Farkındalık; psikoterapi içerisinde ; düşünce, his ve beden duyumlarına belli bir şekilde odaklanmayı amaçlayan bir yöntem olarak kullanılmaktadır. 
Bu psikoterapi yönteminin depresyon, panik atak, fobi, obsesyon, stres gibi rahatsızlıklarda etkili olduğu araştırmalarda gösterilmiştir. Hal böyle iken farkındalık terapisi ile birçok rahatsızlığın üstesinden gelinebileceği aşikardır. 
 
Sonuç olarak ;
Madem herkes kendi filminin başrol oyuncusudur. Filmimizin konusunu, türünü ve  kahramanlarını ise iyisi kötüsüyle belirleyen kişi bizsek, hayata dair planlar yaparken AN'ı yakalamalı ve başımızdan geçenleri kaçırmamalıyız. 
 
Çünkü bizler hayata dair plan yaparken, hayat başımızdan geçenlerdir. 
 
Bilinçli farkındalık düzeyi yüksek, AN’da kalan, şu AN ‘da olan kişi bu felsefenin gereklerini yerine getirdiği ANdan itibaren; ruhunda bir dinginlik hisseder. Şimdiki anın kaliteli yaşanmasından duyulan mutlulukla birlikte birçok kötü duygu durumundan uzaklaşır. Örneğin  endişe, korku, öfke, kaygı gibi hislere karşı daha toleranslı ve kontrollü yaklaşır. 
Yaşamda acının, sıkıntının da olduğunu kabul ederek acıdan kurtulmak yerine acıyla nasıl baş edebileceğini ve acı veren durumu ancak yüzleşerek çözebileceğini öğrenmiş kişi başarılı olur.
 
Hayatını pozitif olaylarla süslemek, istediği  işe girmek, hayal ettiği okulu kazanmak,işini verimli hale getirmek vb. gibi konularda ise gelişim ve değişime açık bir insan, yukarıda sayılan isteklerin bilinçli farkındalık düzeyi yüksek kişilerde daha kolay elde edildiğinin farkına varır. Herkes kendi kendisinin kişisel gelişimcisidir. Marifeti bu konuda kendimizde aramalı, kerameti kendinden menkul, sözüm ona kişisel gelişimcilere dikkat etmeli ve hayatımızı hiç bitmeyecekmiş gibi hareket ederek kaçırmamalıyız.
 
Şimdiki zamanı / AN'ı yaşamanın önemine dair bir hikaye ile bitirelim ;
Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? Yaşlı rehber çok anlamlı bir cevap veriyor: “Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik...”
 
Sağlıcakla, hoşça kalın...
 
Ahmet YALKIN
yalkin66@gmail.com
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 179
Kayıt tarihi
: 10.03.18
 
 

Sosyolojiye göre X kuşağının son temsilcilerindenim. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimimi Kays..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster