Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ocak '11

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
625
 

Hayattan beklenemeyecekler...

Hayattan beklenemeyecekler...
 

Hayatın tuşları olmalı bazen... Durdurabilmeli mesela zamanı bir "stop" tuşuyla. Bikaç saat dinlenip tekrar başlamalı kaldığı yerden. Nefes almak için zaman harcamamalı, zaman kazanmalı... Kokusunu içimize çeke çeke bir tam günü yaşayabileceğimiz bir durdurma tuşu... Günün koşuşturmasının tam ortasında, aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışırken, bir yerlerden güzel bir müzik geldi mesela; işte tam da orda durmalı aniden ve o müziği dinlemeli ve sonra aynı tuşla koşuşturmanın start-ını vermeli... Ya da mesela bir ekranı olmalı bazen yaşamın... Tam yol ayrımlarında, böyle en kararsız yerinde zamanın, bir anda belirmeli görüntüler. Öyle seçimimin sonuçlarını göstermesine gerek yok, kaldı ki hayat böyle oynanmaz ama o ekrandan görsek farz-ı misal, kararımızın sabahını... Yani “bir sonraki gün, yataktan hangi duygularla uyanırdık” halimizi gösterse mesela bize... Bir yeri olsa mesela hayatın, içine kitlediği... Tam hayat en çekilmez olduğu zamanlarda girsek oraya ve bir çığlık atsak ya da sadece sussak orada...  

Koşturuyoruz ya hani duygularımızın arkasından işte tam da orada aniden bir odanın içinde bulsak kendimizi; ne yaparsak yapalım hiç kimsenin bizi hissedemeyeceği kadar kalın kapıları olsa... Sonra bir şifresi olsa mesela hayatın... sadece bizim bildiğimiz ve yalnızca bekleme anlarında kullanacağımız... Bir şeye, birine ya da bir yerlere ulaşırken sabrettiğimiz zamanlardan boşuna beklediğimiz zamanları çıkarabilsek o şifreyle... Çaba sarfetmeye gerek olmayan, emekle alakası olmayan bir sürü kuyruğu tek bir şifreyle tarihe gömsek mesela... Ya da mesela hayat bize bir bellek verse hiç bitmeyeninden... Sadece istediklerimizi kaydedebilsek, sadece unutmak istemediklerimizi... Biri var ki diyelim sadece istemediğimiz anların toplamında var oluyor, işte o belleği hiç kirletmesek mesela onunla... Unutmak da değil, bir üst level benim istediğim, hiç bilmemek... Hatta belki de o insanın ya da o yerin ya da hatta o olayın yaşandığından haberimiz bile olmadan, kırışıksız devam etsek hayata... Veya mesela bir imresi olsa hayatın... Nerede ve ne zaman istersek bir tıklamayla, o anda ne hissettiğimizi sadece üç saniyeliğine bize yaşatsa. Fon açılsa ve belirlediğimiz o tarihte neyi hissetmişsek, hangi duygu bizi vurmuşsa işte o hissiyatı yaşasak. Sevinç, hüzün, mutluluk, sıkışmışlık, aşk... Neyse o anda bizi kalbimizin ritminine kitleyen, işte o duygunun esiri olsak sadece üç saniyeliğine ve sonra yeniden olduğumuz ana geri dönsek... Hayat bize üç saniyeliğine hizmet etse... Hatta mesela rüyalarımızı kitlediğimiz bir kutusu olsa yaşamın... “Ben bu rüyamı hiç unutamam” deiklerimizin, aslında en unuttuğumuz ayrıntılarına kadar orjinalinin içine koysa bizi. Tekrar, tekrar ve tekrar yaşasak. Mutlu olmaya kapımız açık kalsa hep; beklediklerimiz olmayınca o bozulmuşluğun içinde bir rüya daha görsek, tekrar uyanana kadar en azından... Ve uzayıp giden beklentiler silsilesi...  

Aslında hiç istemediğim şıklarını böyle kaldıramayacağım bir hayat... Umutsuzluğun esiri olmayacağım diye umutlarımı azalttım, yıkımı rahat yaşamasın bu hayat istedim. Bu yazdıklarımın hepsini yaşadım ve elimden benim olan ne varsa aldılar... Hata yapmadığımız bir hayat, becerilerimizi, deneyimlerimizi, hikayelerimizi, anılarımızı, birikmişliklerimizi çalar... Bunları çıkarınca geriye ben kalmadım, “geri-mde” ben kaldım... Başta güzel gelen, sanki mucize gibi hissedilen ya da bitmeyecek sanılan ne varsa zaman aldı ve sadece kendisinin bildiği bir kürenin içine hapsetti. Bazen, “hayat tekerrürden ibaret” diye kurduğumuz cümlelerde, o anıyı bize tekrar koklattı. Eğer bu istediklerimi verseydi hayat bize, nefes almaya çalışırdık; oysa şimdi, sadece nefes alıyoruz...
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Cevabınızı gülümseyerek okudum. Çok zeki bir insansınız. Bunu iltifat olarak düşünmeyin. Ben zekanın zararlarını iyi biliyorum. Soyut düşünme kabiliyetiz vardır mesela,iyi de bu düşüncelerin ne olduğu önemli değil mi? Sabaha kadar düşünebilirsin de bu düşünceler insanı mutlu eden şeyler midir? Bence çuvalın dolu olması önemli değil,içinde ne olduğu önemli. Zeki insanlar bu çuvalı hayatın bütün iğrençlikleriyle doldururlar ister istemez. Çünkü gördükleri,yaşadıkları gerçekler budur. Yalan söyleyip kendilerini kandıramazlar. Anne bak kral çıplak!derler. "Çok zekisin" lafını çok duydum. Önceleri gururumu okşardı bu sözler. Şimdi acı veriyor. Hiçbirşeyi düşünmeyen,umursamayan,rahat insanların mutluluğunu kıskanmaya başladım. O yüzden iltifat olarak düşünmeyin,dedim. "Eğer bir darbe,belinizi kırmazsa,size güç verir."derler. Ben artık darbe de istemiyorum,güçlü olmak ta. İkisinden de yoruldum. Gencecik kardeşime ne yazıyorum ben öyle yaaa! freni patlamış kamyon gibi...saygılar,sevgiler

die stimme des mondes 
 11.01.2011 13:17
Cevap :
ama ben zekiliği iltifat olarak alırsam bana alınmazsınız umarım :) zeki olduğumu biliyorum ve bunu çokça da söyleyen oldu, bir nevi sizin yaşadıklarınızı yaşadım ve bir ortak payda daha: bunun ceremesini de çektim ve çekmeye de "gönüllü" olarak son gaz devam ediyorum... çünkü şans büyük olanları bulur! o sizin zaman zaman özendiğiniz umursamaz, rahat insanlar benim de örneklemim olmuşlardı bir zaman aralığında ama baktım ki rol yaparak olmuyor, bir kere böyle doğmuşuz:)) öyle olalım derken, hayata olan bakışımızı da kirletmeye gerek yok:) ben aptala yatanı sevmem aptalı sevdiğim kadar...  11.01.2011 17:44
 

"Hayat silgi kullanmadan resim yapma sanatıdır." gibisinden bir söz duymuştum yıllar önce. Bunu hatırlattı yazınız bana. Kapkara bulutların altındayken,kötü günler yaşarken hep şöyle hayal etmişimdir; "Allahım,keşke beni birkaç günlüğüne öldürüp sonra gene diriltsen.En azından şu kötü günler geçene kadar.Yada beni dondursalar kriz bitince de çözseler,kaldığım yerden devam etsem." Bu bir kaçış belki...Kaçan kişi neden suçlanır? Ben bu şekil çok şuçlandım. Şimdi şöyle bir savunma geliştirdim. Belki de kaçmakta haklıyım. Deprem,yangın olunca kaçılıyor da bunun ruhsal versiyonları yaşanınca neden kaçılmasın. Hayat içinizde depremler,yangınlar,seller yaşatabilir. Ölümle burun buruna gelen biri yenmeye mi çalışmalı,yüzleşmeli mi,kaçmalı mı? Bence insan en zor zamanlarında kaçıp sığınacağı bir mağara yaratmalı kendine. Korkak diyenleri,cesaretlerinden dolayı kutlarım. Yazıyla çok mu alakasız oldu acaba?

die stimme des mondes 
 10.01.2011 11:42
Cevap :
:) yazıyla alakalı yazacaksınız diye bir söz verdiğinizi hatırlamıyorum..:) gayet alakasız şeylerden, sadece hissettirdiklerinden de bahsedebilirsiniz tabiki de... ben, hep "böyle bi hayat olsa" diye düşünenlerin dilinden yazdım aslında ama sonunda da, "eğer böyle olsaydı hayattan geriye ne kalırdı ki" düşüncemi kaleme aldım. bence zorluklardan kaçmak, onu nasıl yendiğini görememektir... hayatın iyi ki de dondurma düğmesi yokmuş ve iyi ki de yaşamışsınız o ruhsal depremlerinizi de onlardan payınıza düşeni alıp hayatınıza devam edebilme gücünü bulabilmişsiniz diye düşünüyorum. eğer o dediğim kutular, düğmeler, ibreler, butonlar olsaydı hayatta; bir gün o düğmeler bozulduğunda, 40 kücür yaşında mesela, 20 yaşındaki edineceğiniz tecrübeyi edinemeyecektiniz. o da yetmezmiş gibi size vereceği acı daha da katlanılmaz olacaktı... ben hayatta oynama yapmak istemiyorum işte tam da bu sebeplerden...  10.01.2011 21:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 57
Toplam yorum
: 93
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 833
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

1985 doğumluyum ve geçmişte yaptığım işlerle ilgili her bilgiyi önceki adımlarda sizlerle paylaşt..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster