Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mart '14

 
Kategori
Hayvanlar Alemi
Okunma Sayısı
100
 

Hayvanlar konuşamaz ama...

Hayvanlar konuşamaz ama...
 

Arabayla toprak bir yolda seyrediyoruz. Dağ yolunda bir köy yerleşimine yakın bir yerde küçük bir tepelik dikkatimizi çekiyor. Etrafı tel örgüyle çevrilmiş, tel örgünün içinde onlarca keçi. Kimi kül rengi, kimi siyah, kimi yaşlı, kimi çocuk daha. Biz ordan toz kaldırarak geçip giderken dikkatlerini çekmiş olmalıyız ki içlerinden çok yaşlı bir teke ile anlık bakışlarımız buluştu. Derken tekenin bakışlarının bize dönmesiyle birlikte diğerleri de hep birlikte yönlerini bize doğru dönüp hiç kıpırdamadan bakmayı sürdürdüler. Görüntü doğrusu ilginçti. Arkadaşlara arabayı durdurmalarını rica ettim. Daha yakından bakmak isteyen yanıma uyup yanlarına gittim. Yaşlı teke gözlerini ayırmadan bakmaya devam etti. Beyaz bir sakalı vardı. Ve gördüğüm en yaşlı tekeydi. Öylece bakıştık bir süre. Anlamaya çalışır gibiydi hali. Bir şey söylemeye çalışır gibi…

Olympos'a inen yoldan aşağıya doğru yavaş yavaş iniyorum. Motoru kapattım. Eğim yardım ediyor gidişime. Ve birden bir bukalemun gördüğümü sandım anlık. Emin olmak için durdum ve geri döndüm. Yolun ortasındaydı. Hareket ediyordu. Sevindim. Hemen onu alıp güvenli ormana bırakmalıydım. Aksi takdirde bir aracın altında kalması içten bile değildi! Yanına gittiğimde durumun sandığım gibi olmadığını anladım. Gövdesini ağır ağır yukarı kaldırmaya çalışıyordu. Yaralıydı. Geç kalmıştım. Kafasında ve ağzında kan izleri vardı ama izler belli belirsizdi. Gözleri kapalıydı. Karnını yukarı çekmeye çalışıyordu. Hemen aldım, kenara koydum. Hiç kıpırdamadı uzunca bir süre. Ne yapacağımı bilmiyordum. Nefes alıyordu. Elini tuttum. O küçücük eliyle son gücünü de toparlayıp elimi sıkıca tuttu. Ondan bana gelen etki karışıktı. Enerjisini hissedebiliyordum. Karışık, ölümcül bir şey… Kuyruğuna baktım. Arka bacaklarında his kaybı vardı. Kımıldamıyorlardı. Sağlıklı hali geldi gözümün önüne. Şimdi iyi olsa kuyruğunu elime dolardı. Gözleri bir o yana bir bu yana bakarken çok yavaş hareketleri hayranlık uyandırırdı bende. O ise ölmek üzereydi. Vücudunda bir yara yoktu. Ona çarpan her neyse başına minik bir darbe vermişti. Bir süre daha geçti öylece. Elini tutmaya devam ediyordum. Ve kısa bir süre sonra kusmaya çalıştı. Ağzını açtı birkaç kere. Ve öylece can verdi. Gözleri kapalıydı zaten. Hiç açmamıştı. Elini bıraktım ve öylece kalakaldım orada!

Konya Selçuk Üniversitesinde rastladım onlara. Veterinerlik Fakültesinde. Üç tane at. Yan yana yüksek duvarlı ve kapısı kilitli küçücük bölmelerde korku dolu gözlerle bakıyorlardı etraflarına. Öğrencilerden birine sordum. Okul programı içinde kullanıldıklarını, önce enfekte edilip sonra tedavi edildiklerini öğrendim. Bazen aralarından kimilerinin öldüğünü de. İçimden bir şey bu duruma direndi. Bir atın yaşamının bir oyuncak gibi bu şekilde kullanılmasına gönlüm hiçbir şekilde razı gelmedi. Bir yanlış vardı bu işte, büyük bir hata…

Karatavuk. Öyle güzel ve büyük bir kuştur ki, upuzun kuyruğu vardır. Mavi renkleri gözükür tüylerinde. Bir gün mısır ekili bir tarlada ölüsünü gördüm. Korkuluğun ucuna saplanmıştı. Kanatları zoraki açılmıştı. Başımı çevirince aynı tarlada üç yerde üç ölü karatavuk daha gördüm. Her biri korkulukların üzerinde kanatları zoraki açılmış bir vaziyette duruyordu. Öğrendim ki tarlayı eken adam, karatavukları mısırları yedikleri için öldürmüş, diğer karatavukları korkutmak ve gelmelerini engellemek için de korkuluğa asmıştı. Paylaşmayı bilmeyen zalim insanların hunharca ve gaddarca edimlerini düşündüm, öldürülen kuşların masumiyetini düşündüm. Masumiyetin zarif gücünün, zalimliğin hain gücü karşısındaki yenilgisini düşündüm!

Evimin bahçesinde bir dut ağacı vardı. Ağacın ana gövdesinin tam da yere bakan kısmında bir delik açılmıştı ve deliğin olduğu yerden kuş sesleri geliyordu. Bir ağaçkakan buraya yuva yapmış ve yavrularını bırakmıştı belli ki. Dinledim biraz. Annelerinin içerde olma olasılığı yüksekti. Çünkü yavrular ses çıkarmayı sürdürüyorlardı. İçerden ekmek ufağı getirdim ve çok yavaş hareketlerle delikten içeri atmaya başladım. Aynı anda da anne ağaçkakanla göz göze geldik. Kafayı çıkarması ile deliğe geri girmesi yine aynı anlarda oldu. Güldüm. Ekmek ufaklarını atmayı sürdürdüm. Ben attıkça sesler yükseldi. Attıkça daha da yükseldi. Bunu hissetmek hoşuma gitti. Ertesi günler ara ara ekmek ufağı atmaya devam ettim. Kedilerden biri yerlerini fark ettiğinde ona engel oldum. Başında nöbet bile tuttum. Aradan birkaç gün geçti. Ekmek ufağı ile yuvaya gittiğimde bu sefer sesleri duyamadım. İçeriye ufak attığım halde hiç ses gelmedi. O zaman anladım, kedi tehlikesi nedeniyle anne ağaçkakan yavrularını başka bir yere taşımıştı. Günlerden bir gün içerde otururken kapı çalınmasına benzer çok minik bir ‘tık, tık’ duyar gibi oldum. Başımı çevirip tam kapıya bakıyordum ki ses tekrar etti; ‘tık, tık’. Kapıyı açtım ve anne ağaçkakan’ı gördüm. Çok şaşırmıştım. Bana baktı, baktı, baktı ve uçup gitti… Donup kalmıştım. Anne Ağaçkakan bana teşekküre gelmişti. Onun bana duyduğu güven beni onurlandırmıştı. Uzunca bir süre kalbim bu sevinçle pır pır etmeyi sürdürdü.

Sahibi yaşlı nenenin yerine ona göz kulak olduğum günlerden biriydi. Onu yanlış bir yere bağlamış olduğum günden bir ay sonrası… Geçirdiği kaza sonucu ayağı kangrene döndü. Veteriner uyutulmasının onun için en iyi yol olduğunu söylediğinde hayatını elinden alıp alma kararının bana ait olmadığını düşündüm o an… Ve dönüp yüzüne baktım ve sordum ona.  Cevabı ‘evet’ ise üç kere başını öne eğmesini istedim. Değerli Eşek Zülfü, değerli arkadaşım üç kere başını öne eğdi. İnanamadım. Ve uyutulduğu o an. Orda değildim. Göremedim. Duramadım. Dayanamadım…Suçluyum. Kendimi hala suçlu hissediyorum. Ve hep suçlu hissedeceğim.

Yavruydu. Kardeşleriyle beraber oynadığı güzel günler sonrası köpek istemeyen bir tesiste olması nedeni ile bir arkadaşımdan onu bana getirmesini rica ettim. Yüzlerce kilometre yolu geldi ve ormanın içinde ama tek başına, kardeşlerinden ayrı benimle birlikte yaşamaya başladı. Birlikte yürüyüşler yapıyor, oyunlar oynuyorduk. Beni seviyor, bana güveniyordu. Bir gün bir yere gitmem gerekti. Evden ayrılırken istemeye istemeye onu bağlamak istedim. Şöyle bir yüzüme baktı ve şok oldu. Hareketleri çok korkmuş ve durumdan rahatsız olmuş bir şekilde garipleşti. Bağlamaktan vazgeçtim ve komşulara emanet ederek, önüne yeteri kadar yiyecek de koyarak oradan ayrıldım. Beş gün sonra döndüğümde yoktu. Bu onu ikinci bırakışımdı. İlk bırakışımda dönmüş ve onu bahçede oynarken bulmuştum. İkincisinde çok seslenmeme rağmen ondan bir işaret göremedim. Korkmuştum. Aradım, seslendim, yoktu. Huzursuzluğum tüm enerjimi alıp götürmüştü. Halsizleşince kıvrıldığım yerde uyuyakalmışım. Rüyama girdi. Ağzında bir zincir tutuyordu ve bana bakıyordu. ‘Ben sana gelemiyorum, sen bana gel’ diyor gibiydi. Uyandım hemen. Aramaya devam ettim. Aradan dört gün geçti. Yağmurlar yağdı. Gün geceye döndü. Gece güne… Yoktu. Merdivenleri inerken bir koku duyduğum o ana dek. Merdivenin altında çok küçük bir alanda kenara sıkışmış kalmış bir şekilde ölüsünü buldum. Hemen yanındaki kutu onu görmemi engellemişti. Yine de her yere bakıp evimin merdiveninin altına bakmamış olduğuma inanamadım. Ağzı açıktı. Gözleri korku içindeydi. O an yaşadığım üzüntüyü kelimelerle ifade edemem.

Bir tarladayım. Kocaman bir kayaya adımımı atar atmaz bir yılanla karşı karşıya geldim. İkimiz de şaşırmış önce ne yapacağımızı bilememiş halde bir an kalakaldık. Kafası havadaydı. Birbirimize anlık baktık ve hangi tarafa gideceğimizi kararlaştırmış gibi o sola kıvrıldı ben sağa. O da ben de hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ettik.

Çocukken ilk hayvan arkadaşım bir kediydi. Ona Maviş diye seslenirdim. Onu deli gibi severdim. Omzumun üstüne otururdu, birlikte yürüyüşe çıkardık. Gözlerini gözlerime diker, öylece bakardı uzun uzun. Beyazları fazla, apak bir kediydi. Ona olan sevgim yağmur gibiydi, deli gibi yağan bir yağmur. Bir gün eve gelmedi, ertesi gün gelmedi, ertesi gün yine. Onu haftalar sonra bulduğumuzda bir çöp kutusunun kenarında yatıyordu. Kaskatı kesilmişti. Elime aldığımda inanamadım; sıcak değildi, yumuşak değildi, artık bir can taşımıyordu. O Maviş miydi? Saatlerce kucağımdan bırakamadım. Öldüğünü kabullenemedim. Zamanı geriye almak istedim, yapamadım.

Ayışığı ve Günışığı. Onlar kardeşti. Biri erkek biri dişi iki güzel kedi. Suriye seyahatinden döndüğümde Günışığı gelmedi. Elimde büyüdükleri için birlikte oyun oynamalarını izlemeyi severdim. Hep de birlikte oynar, birbirlerine sarılarak uyur, birlikte yerlerdi. Günışığı’nın geri dönmemesi tuhaftı. Ayışığı ile yalnız kalmıştık. Yabaniydi ama benimleydi. Onun bu halini çok seviyordum. Hep çalılıkların dibinde, ağaç kovuklarının içinde uyurdu. Otların içinde rüzgâr gibi koşardı. Üçüncü doğumunu yapacaktı. Dört güzel yavru dünyaya getirdi. Hayvan düşmanı bir adam tavukların yumurtalarını yediğini iddia edip onun sinsice ve kalleşçe öldürdü. Gözümün içine baka baka görmediğini söyleyerek! O bir anneydi, çocuklarını bırakıp bir yere gitmesi söz konusu değildi! 

Sürmeli. Ayışığı'nın yavrusu. Bakışları içine doğru çekildiğim tertemiz bir pınar gibi olan Sürmeli. Sırf bu yüzden gözlerine bakmayı çok severdim. Konuşurduk, anlardık birbirimizi. Birbirimizi neden sevdiğimizi bilirdik. Ona çarpan bir aracın tekerlekleri altında öldüğünde o da bir anneydi. 

Ayışığı'nın diğer yavrusu, Sürmeli'nin kardeşi Cafer en sevdiklerimdendi. Ona adıyla seslendiğimde her nerede olursa olsun gelir ve o da bana seslenirdi. Konuşurduk. Ben ses çıkarırdım akabinde de o. İletişimimiz birbirimize özeldi. İkimiz de bunu bilir ve önemserdik. 

Attan düştüğüm o gün. Hata bendeydi. Eyeri sıkı bağlayamamışım. Koşarken kayıp düştüm. Asfalta kafadan sert bir düşüş yapmışım. Yerde bayılmak ile bayılmamak arasında gidip gelirken atım yanımda duruyordu. Yoldan bir önce kenara geçmem lazımdı. Zira bir arabanın altında kalmam içten bile değildi. Hareket etmekte zorlanıyordum. Atım beni hiç bırakmadı. Onu yanımda hissetmek bana güç verdi. Ve kenara kendimi atabildim. 

 

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 111
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 473
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster