Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Nisan '09

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
5914
 

Hazin bir aşk hikayesi

Hazin bir aşk hikayesi
 

Baba yadigari bu küçük ev onların yuvası, sevgilerinin şatosu olmuştu. Bahçede kendi ektikleri çiçekleri ve meyve ağaçlarına bakarak çocuklarının birgün bu bahçede koşmalarını hayal ediyorlardı.

Küçük ev İntepe ormanları içindeydi, hem maddi sıkıntılar hem de baş başa kalabilmek için balayında burayı seçmişlerdi, evin şahane bir manzarası vardı; Çanakkale Boğazı'na giren gemiler onlara serenat yaparcasına süzülerek geçiyorlardı.

Yıllar sonra yine bu evde idi, bu ev onun için bir liman bir mabet idi; Birlikte ektikleri ağaçlar kocaman olmuştu, ceviz ağacının altına oturdu boğazın maviliklerine daldı koca bir ömür yarım asır öncesini düşündü, gerçi hiç unutmamıştı ki ...

İstanbulun denizi, aşkları hele kızları başkadır diyordu sevdiğinin şiirinde .

Peki ya Levent'leri, o bembeyaz giysileri içinde denizi ve denizciye olan aşkı gerçek olmuştu. Heybeliada'nın o çam kokulu sokağınaki küçük panjurlu evlerinin önünden izin günleri bir suçlu bir ezik geçerdi genç Assubay adayı.

Lise yıllarında tanışmışlardı, aşk dedikleri bu muydu? Bilmiyordu.
Ne zaman sokağın başında sevdiğini görse yanakları pembe pembe olur, elleri terlerdi.

Yokuşu koşarak çıkmış gibi hızlı atardı kalbi.

Dillere destan bir aşkın sonunda evlenmişlerdi, Dumlupınar denizaltısı NATO tatbikatındaydı, geçmek bimeyen hasret ve özlem dolu günler haftalar denizcilerin ve ailelerinin kaderiydi.

Genç denizci seferde olmadığı zamanlar Gölcük'ten İstanbul'a geliyordu, bebek bekledikleri için anneleri ile birlikte kalmalarına daha uygun olacağı düşüncesiyle birlikte karar vermişlerdi.

O gün yatmadan önce içinde tarifsiz bir sıkıntı vardı, yüreğinde sanki tamtamlar çalıyordu .

Eli karnına gitti bebeğini okşadı, sende özledin babanı değil mi kuzucuğum? dedi.
Yattı ama uyumak ne mümkün, şimdi tamtamlar kulaklarında çalıyor dudakları kuruyordu.

Usulca kalktı pencerenin kenarına oturdu gökyüzünü seyrederken yüreğine bir ok saplandı.

Başının döndüğünü hissetti; anne, anne diye seslendi, telaşla içeriye giren annesine.

Sanırım bebeğim, bebeğime bir şey olacak, ne olur anne ona bir şey olmasın diye ağlamaya başladı.

Annesinin göğsünde biraz huzur bulmuştu.

Sabahleyin babasında bir gariplik hissetti, evden çıkarken bozuldu diyerek radyoyu aldığını gördü.

Tek eğlencemiz radyo idi, arızalanacak zamanı mı buldu diye geçirdi içinden.

1953 yılının 3 nisanı gecesi tatbikattan dönüp Gölcük’e gitmekte olan Dumlupınar denizaltımız Çanakkale boğazı Nara burnunda İsveç bandralı yük gemisi Nobolant ile çarpışmış bu kaza sonucu üst güvertede bulunan iki er , 3 Astsubay, 3 Subay denize savrulmuş, denize savrulan iki erimiz ve onları kurtarmak isteyen Asb. Boğularak şehit olmuşlar, diğer bütün personel Dumlupınar'la birlikte boğazın sularına gömülmüştü;

Kurtarma çalışmaları sonuç vermeyince aşağıda umutla kurtulmayı bekleyen personelle, battı şamandırasına bağlı telefonla yapılan son görüşmede, Metanetinizi koruyun sizi kurtarmaya çalışıyoruz, sözlerine gemideki Astsubay Selami Özben VATAN SAĞOLSUN SEVDİKLERİMİZE SELAMLARIMIZI İLETİN demiş ve bu gemiden alınan son haber olmuştu;

Radyolar ve gazeteler bu haberden başka bir şeyden bahsetmiyordu, tüm ülkemiz şehitlerimize ağlarken eşinin ölümünü metanetle karşılayan genç kadın o günden sonra mecbur olmadan kimse ile konuşmadı. İstanbul'dan Çanakkale'ye İntepe’deki evlerine yerleşti, kızını burada yetiştirdi; her gün ibadet eder gibi deniz kenarına iniyor, aldığı her şeyi geri veren ama sevdiklerini vermeyen denize ” onu benden çok sevemezsin” diye sessizce haykırıp okuduğu fatihadan sonra dudaklarından seni çok özledim sevgilim sözleri dökülüyordu.

Takvimler 3 Nisan tarihini gösteriyordu, o gün her zamankinden erken kalktı, tam elli yıl yarım asır sevdiğinden ayrı geçen bir ömür onu da yaşlandırmıştı, bunu hissediyordu;

Her yıl Çanakkale Boğaz Komutanlığı'ndan bir Astsubay gelir, onu Dumlupınar Şehitleri'ni anma törenine götürürdü.

Özenle hazırlandı, komidinin üzerinde duran eşinin resmini aldı dudaklarına götürdü, sonra resmi itina ile yerine koydu, misafir gelen kızı ve torununun odalarına girdi torununu öperek uyandırdı, kalk güzelim dedene gidiyoruz dedi.

Kapıda araç bekliyordu, gelen Assubay saygı ile yanaştı anneciğim nasılsın diyerek ellerinden öptü, birbirine sarıldılar Astsubay'ın üzerindeki o aşık olduğu gencin üniformasına iç geçirerek baktı; Boğaz Komutanlığı'ndaki törende onun için her zaman ayrılan koltuğa oturdu, kazadan kurtulan iki Astsubay ve bir Subay'ımız yanına geldiler koltuğa sıkıca sarılmış elinin üzerine hafifce dokunup, konuşmadan selamlaştılar; Bakışlarından keşke bizde kurtulmasaydık, onlar bir kere öldü biz hergün ölüyoruz dedikleri belliydi, Şehit Başçavuş Sait Yıldırım’ın kızı Doçent Berke İnel de oradaydı, onun da gözlerinde babacığını kaybetmenin hüznü okunuyordu, aynı kaderi paylaşan bu anne kız konumundaki iki kişinin hüzünlü kucaklaşma sahnesi herkesi duygulandırmıştı, birçok kişinin gözlerinde buğulu yaşlar sessizce akmaya başladı, yaşlı kadın torununun elini sıkıca tutuyor, artık yorulan bedeni için sanki ondan kuvvet alıyordu.

Törenden sonra denize bırakılan çelenk sanki gideceği yeri biliyormuş gibi denizin derinliklerine doğru yol aldı; Törenden sonra bir müddet denizin kenarında yalnız kalırdı, yine öyle yaptı torunu ve kızına gazinoda beklemelerini söyledi.

Deniz birden hırçınlaştı, dalgalar kıyıya vurmaya başladığında kadın ıslandığına aldırmıyordu, uzaktan onu seyredenler , " Seni çok özlüyorum, yüreğimdeki sevdanın ateşine bir de hasretinin ateşi eklendi yüreğimdeki kor ateşi hiçbir şey söndürmüyor, artık bu yaşlı kalbim hasretine dayanamıyor, yanına geliyorum aç kollarını bekle beni, bitsin bu hasret " dediğini elbet duyamazdılar ama bir şeyler mırıldandığını fark ediyorlardı.

Yağmura aldırmayan bu sevda yüklü cefakar kadını oradan uzaklaştırmak için kızı ve bir Assubay yanına yaklaştılar çantasından bahçesinden kopardığı kırmızı gülü dudaklarına götürdü "seni ilk günkü gibi seviyorum sevgilim " dedi, gülü denize fırlattı, yağmur hızlanmıştı, göz pınarlarından dökülen yaşlar yağmaya başlayan yağmura karışıyordu.

Birden yere yığıldı hemen koştular o yattığı yerden çantasına uzandı bir şey aradığını sandılar, dil altı hapının olabileceğini düşünüp çantası ve etrafa saçılanlar araştırılırken o gözlerini yumdu, gelen ambulansla hastaneye kaldırılan bu büyük sevdanın kahramanı için doktor yapılacak bir şey kalmadığını söylerken yumduğu avucunu merakla ve özenle açtıklarında:
Yağmur ve gözyaşları ile ıslanmış yiğit bir deniz assubayının resmini gördüler.

Aramızdan ayrılın şehitlerimize rahmet sevenlerine sabırlar diliyoruz. Vatan size minnettardır, mekanınız cennet ruhunuz şad olsun.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=33742

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

http://www.youtube.com/watch?v=-zIF2Et2fOs değerli satırlarınızı (buruk)hüzünlenerek okudum.. pek çok zaman tolga çandardan dinlediğim ah bir ataş ver cigaramı yakayım türküsünüde dinleyerek, paylaşımınız için çok teşekkürler. tüm şehitlerimize saygıyla... iyi geceler a.yaıcı

DelNine 
 05.04.2013 0:44
 

yüreğimiz hep yanık bizim kanımız şaşalmıki gözleri vardır görmezler,kulakları vardır duymazlar vicdanları yok sızlamaz ,çünkü buınlarda ALLAHkorkusu yok aslan81

metin ayan 
 04.04.2011 23:23
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 45
Toplam yorum
: 716
Toplam mesaj
: 41
Ort. okunma sayısı
: 10021
Kayıt tarihi
: 17.10.06
 
 

1948 Edremit doğumluyum.Kara Kuvvetleri personel okulu ve Dicle üniversitesi sosyal bilimler Sevk ve..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster