Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Kasım '12

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
765
 

Hedda Gabler

Hedda Gabler
 



Henrik İbsen ’in  Hedda Gabler oyununun galasındaydık dün gece, Harbiye Muhsin Ertuğrul’da.   Salon ağzına kadar doldu. Oyunu  izlemenizi öneririm. Bilet bulabilirsem bir kez daha izleyeceğim. En baştan söylemeliyim.  Ekip olarak Hedda Gabler oyununda yer alan, ışıkçısından  oyuncusuna, terzisine  emeği  geçen  herkesi,  oyunu yöneten  Emre Koyuncuoğlu ’nun şahsında kutluyorum yeniden.  Genç yaşta onca deneyim ve memleketimizde yönettiği pek çok oyunun yanı sıra yurt dışında Bilge Nathan gibi oyunları yeniden yazıp  imzasını atabilen, böylesi    başarılı çağdaş   bir yönetmenin İBB Şehir Tiyatroları’na katılmış olması büyük bir kazanımdır izleyiciler açısından. Dramaturg Dilek Tekintaş da, sahne ardında yönetmenle birlikte büyük emek verenlerden.


Bu arada Hedda Gabler oyunun Mitos Boyut’tan basılan  T. Yılmaz Öğüt  çevirisinin bir bölümünü   oyundan  önce  aceleyle okumuştum.  Okurken göremediğim ya da dikkatimi çekmeyen noktalar oyunda  önemli espriler olarak  vurgulanınca, okumalarla, oyunu seyretme farkını  ve yönetmen yorumunun önemini daha iyi kavrıyor insan. Bu nedenle de çok başarılı  bir yönetmen olduğunu düşündüm Emre Koyuncuoğlu’nun.  Temelde  psikolojik yorumların derinliğine  dayanan ağır  bir oyunu ilgi ile izlenebilecek bir boyutta aktarmanın ne denli önemli olduğunu da bize gösteriyor başarılı yönetmenliğiyle.   Gerçi çeviri farkı da öne çıkarabilir bu tür farklı algıları.  Burada önemli olan nokta  metni Emre Koyuncuoğlu ve Başak Erzi’nin çevirisinden izliyor olmamız. Yani yönetmenin  kendisi  çeviri safhasında da  yer almış. Bu da kanımca önemli bir yaklaşım. 

  
Hedda Gabler karakterini yansıtan  Şebnem Köstem,  karakteri oynamıyor sanki yaşıyor, o denli etkileyici. Hedda Gabler’in  mimiklerle, küçük jestlerle belirlenen  davranış özelliklerini oyun boyunca  sürdüren çok başarılı bir performans  sergiledi  Şebnem Köstem. 


Böylesi insanların da olduğu dünyamıza  uzaktan bakışı sağlayan, seyirciyi biraz yabancılaştırıp tokadı atmadan önce,  biraz  rahatlatan döner platformun üzerinde,  yerine göre korunmaya muhtaç bir kuş ya da masum bir genç kız, bazen de can sıkıntısının  ruhunu esir aldığı  bir Makbet cadısına, bazen de anılarda yüzmeyi  seçen romatik bir aşığa  dönüşen, aslında özgür görünümlü, kendisini özgür hisseden   kadın –ama yapmacıklı, içten  pazarlıklı, çene çalamadığında, belki de ilgi görmediğinde   can sıkıntısından patlayan, otorite bir general babanın  evinde al bebek gül bebek yetiştirildiğini sezdiğimiz,  küçük hesaplar peşindeki-  Hedda Gabler’in beynine kadar inebiliyor insan.  Bunu sağlayan da Şebnem Köstem’in çok başarılı oyunculuğu.


 Hedda’nın eşi  Jorgen  Teslam’ı canlandıran Ertuğrul Postoğlu da öyle, o da çok başarılıydı.  Yolda karşılaşsak artık kitap kurdu, balayında bile kütüphanelerde eski yazıları kopyalamaktan geri kalmayıp  eşini sıkıntıdan patladığını    fark edemeyecek denli   araştırma aşığı,   kendisini büyüten  halalarına aşırı düşkün, saf , iyi niyetli  ve karısını sevip onun laf olsun diye söylediklerini emir olarak alıp hemen gerçekleştirmek için büyük borçları yüklenen  ama sohbet özürlü, karısıyla sohbeti sadece bilim dünyasının duvarlarına ve halalarının dünyasına  hapsolmuş  bir  Bay Tesman gelecek aklıma. 
 

Mrs Thea  Elvsted’i canlandıran ve afro  kıvırcığı siyah   saçları, oyun boyunca  çok kereler Hedda Gabler’in  hışmına uğrayan Meriç Benlioğlu da fevkalade başarılı.  Bilim adamları  ve  yazarlara yaptıkları işler  nedeniyle  hayranlık duyup yaklaşan, sonra da onları ustaca yönetip ele geçiren saf görünümlü belki de gerçekten iyi niyetli ama alışkanlık haline  gelen bir tavırda,  gerçek yöneliminin aslında kitaplar mı yoksa yazarları mı olduğunu tam anlayamadığım iyi niyet meleği görünümlü bir karakteri başarıyla canlandırıyor Benlioğlu. Yazan insanların eserlerini, ahlaksal zaaflarla  yıpranmaya uğramadan sağlam kalarak- ve tabii ki kendisine bağlı kalarak- yazmasını sürdürmesine uğraşırken Bayan Elvsted’in  kişi üzerinde  kurduğu hegemonya da ironik ve sorgulanmaya değer. Zaten İbsen de bunu yapmış, bu tavrın özünü  de sorgulatıyor bize. Yazarı  Elvsted’lerin evinden kente kadar kaçıran da bu baskı aslında. 


Yılların sanatçısı Alev Oraloğlu da  yeğeni Jorgen’e  aşırı düşkün, onun uğruna tek geliri olan emekli aylıklarını  ipoteğe koyabilecek denli  düşkün olsa da, bu davranışları yeni gelin Hedda ile  arasında çatışma yaratan ve  gelin tarafından püskürtülünce esprileriyle  karşı koymasını bilen, belki de  yeğeni yüzünden hiç   evlenmediğini  bana düşündüren   hala,  Miss Juliane Tesman’ı başarıyla canlandırıyordu.  Toplumsal olarak böylesi,  oğluna,  yeğenine  öldüresiye  düşkün tiplere alışkınızdır doğrusu.  Zaten ilk kahkahayı da Julian Hala ile  ev işlerine bakan Berta’nın senli benli konuşmalarındaki esprilerine attım.


Berta’yı , halanın sevgili yeğeni  bilim adamı Jorgen Teslam’ı çocukluğundan beri bakıp gözeten, -belki de gerçekten yani asıl  büyüten odur-  aşırı düşkün  hizmetçiyi de Elçin  Atamgüç canlandırıyordu.  Atamgüç rolünü  başarıyla oynadı. Bir ara, yanlış anımsamıyorsam,  bir Bethaa diye seslenişi vardı ki duyulmaya değerdi. Yalnız bu rol için belki daha  yaşlı  gözükmesi gerekirdi diye düşündüm. Hani çocuğu büyütmüş, koskoca  adam olmasını gözlemiş bir yardımcı , pire kadar atak da olsa biraz daha  yaşlı olması oyuna ne katardı ya da bu durum  oyunndan bir şeyler aldı mı,  bilmiyorum. 


Gelelim Judge Brack adlı yargıcı canlandıran  Eraslan Sağlam’a. O da oynamayıp rolünü yaşayanlardan.  Sanırım oyunun yazıldığı dönemlerde yargıçlar emlak işleriyle  bir şekilde ilgiliydi. Belki tapu memurluğu ya da emlakçı  gibi filan çalışıyorlardır. Yargıç Brack tehlikeli bir karakter ama girdiği topluluklar için  o ölçüde de  eğlendirici.  Her şeyden önce sesinin , esprilerinin ve  çene çalarken özellikle  çok etkileyici konuştuğunun bilincinde olan bir karakter.  Sonra alaycı da ve  yaşamı ciddiye almayan, girdiği ailelerde sacayağı üçgenin üçüncü köşesi olup ilgisini ailedeki eşlerden   sakınmayan,  zaafları olan  bir çapkın. Genellikle  bu ilgiyi sıkıntıdan patlayan kadınla yaptığı gevezeliklerle kazanmayı başaran, onu yakınlaşmanın  ilk adımı olarak kullanan,  düzenlediği küçük  dalaverelerle  kendini eğlendirirken, asla evlenmeyi düşünmeyen  bir bohemi başarıyla canlandırıyor Eraslan Sağlam. 


 Ejlert  Lovborg ise o sıralarda çok okunan ama kendi deyimiyle içindekiler beş para etmeyen-tuhaftır ama Tesman onun önceden  yazdıklarına, rakibi bile görse  hayranlık duyar-  kitabın yazarı ve bilim adamı, biraz zayıf kişilikli, kendini kolaylıkla safahata kaptırıp yazmaktan vazgeçmesinden korkulan,  Jorgen  Tesman’ın  umutla beklediği profesörlük koltuğunu da istese  anında kapıp oturacak  olan korkulu rüyası.  Yazarımız  Ejlert  Lovborg  bir zamanlar Hedda  ile aşk yaşamış  olmasına karşın, sonrasında  afro saçlı kız Elvsted’in  ağına düşüp son kitabını onun direktifleriye,  onun gözetiminde yazmış,  kendisini terk eden o  gizemli bilinmeyen  kadının adını   kimseye vermeyen,  duyarlı, zayıf bir aşık.  Üstelik afro saçlı  çocuk bakıcısı Elvsted’in - karısının ölümü üzerine-  evlendiği iki çocuklu   kaymakamın evine yerleşen Lovborg, onlarla birlikte yaşamış, çocuklarına öğretmenlik de etmiş .  İşte bu da başka bir sac ayağı tipi aile örneği ki İbsen,  Freudcu bakış açılarıyla bu tür yaşamları çözümlerken, on dokuzuncu yüzyıl  sonunda  gelinen  ahlaki yozlaşmayı  da  eleştiriyor. Ejlert Lovborg’u canlandıran Mert Tanık da çok başarılıydı, rolünü hakkıyla oynadı.   Hele Hedda ile Lovborg'un  birlikte  piyano başında oturdukları o  sahne çok etkileyiciydi, bana göre  belki de oyunun zirve noktasıydı. Bir de sanırım bu sahnenin ardından mı gelmişti   Hedda’nın döner platform hareket ederken mavimsi camın ardında beliren görüntüsü, bende bir ağıt duygusu uyandırdı.


Tabii böylesi bir yaşanmışlıktan sonra, Hedda’nın,  ironiyle söyleyecek olursak, eski sevgilisi Lovborg’un  mezarını kazması da İbsen’in  ne denli büyük bir yazar olduğunu, yüzyıllar geçse de insan karakterleri üzerine yaptığı bu çözümleyici oyunun hep ilgiyle izleneceğini düşündürdü bana. Çünkü Hedda bana göre 20. Yüzyılın  Jüliet’lerinden  biriydi. Kuşkusuz İbsen’in  Romeo’sunu  da tahmin etmişsinizdir  artık.


Hedda’nın özgür kişiliğinde,  gerçekten sevmediği halde gelecek kaygısının üstün gelmesi nedeniyle Tesman ile evlendiğini, kendisinin anlaşılmamasından ve yalnızlığından yararlananlarla çene çalarak kendini  oyalayıp mutlu kılarken,  onların yakınlaşma isteklerini   göz ardı eden, yaptığı her şeyi aslında gelecek kaygısıyla yapan ve bu uğurda yani kendine sağlam bir gelecek kotarmak  amacıyla  eşine rakip gördüğü eski aşığını da rahatlıkla ölüme yönlendirebilecek  kadar hesaplı - biraz da ondan bir çocuk sahibi olamamanın kıskançlığıyla  da olabilir kuşkusuz -bir hırslı Juliet   karakterini canlandırıyor. Kendisinin bir Juliet olarak yaşadığını asla bilmeyen Juliet’lerden bu Hedda. 

Evet, evet, Hedda Gabler Shakespear'ınkinden  başka bir Romeo Juliet oyunuydu sanki, çağımıza uyarlanmışı.  Yalanlarla değil de kapitalizmin  rekabetçi  kirleriye  boğuşan, burnun ucunu göstermeyen sisinin içinde kendisine sağlam bir yol bulmaya çalışan özgür    bir Juliet’ti  Hedda Gabler. 


İnsanların her devirde öncelikle kişisel çıkarlarını ve kendi rahatlarını aşka tercih  ettiklerini ve  özgürce yaptıkları bu  seçimleri   sonrası, hak etmeyenlere yaptıkları  bu  özverili davranışın yok sayılmasıyla yüzleşince, düştükleri o derin   pişmanlığının   parlak bir  örneğini gördüm Hedda Gabler de.
Ban göre  Hedda Gabler çağımızın bir özgür Juliet’iydi.


EMEL DİNSEVEN  2012 11 6
 

 

Tiyatrodan Kişisel  Notlar:


Harbiye Muhsin Ertuğrul’da  çok önemli bir tiyatro oyununun galasındayız . Henrik İbsen’den  Hedda Gabler.   Salon hınca hınç doluyor. Erbil Göktaş'ın Yeni Tiyatro dergisinden gelenler için  boş yer ayırdık.   İki koltuk yukarıda oturan Yetkin Yüksel  sesleniyor. Yetkin de bu önemli İbsen oyununda   gönüllü olarak  yönetmene yardımcı  çalışan genç   tiyatroculardan.  Gelecekte  başarılı bir  yönetmen olarak da Yetkin Yüksel  adını sıkça duyacağımızı  buraya yazıyorum.  Duydun mu Yetkin?


  Yanımdaki  koltuğa  yönlendirdikleri  hanıma bakıyorum. Yüzü tanıdık geliyor,  bakışları sevgi dolu. Zarif biri.  Lisansüstü  öğrencilerinden misiniz deyiveriyorum paldır küldür.  Çünkü tiyatro ve sahne sanatlarında lisansüstü yapan, otuzlu yaşlarında  pek çok güzel insan tanıdım bu aralar.  Böylece tanışıyoruz.  Hatice Aslan. Devlet Tiyatrolarından emekli olduktan sonra DOT Tiyatrosu’nda oynadığını  söyleyince kıpkırmızı oluyorum.   Şimdi dizide oynuyormuş.   Öyle mütevazi söylüyor ki. Dizileri sayıyor ama ben kim diziler kim.  Üç Maymun’da da oynadım diyor. Başrolde  Hacer’i canlandıran sanatçının  oyun gücüne hayran olduğum filmin adıydı  Üç Maymun.  Nuri Bilge Ceylan o yıl en iyi yönetmen olarak seçilmesinde en büyük etken kuşkusuz oyuncuların Üç Maymun’da gösterdiği performanstı.  Bir kadın ruhunu, yeni yeni  kullanılan cep telefonu melodilerinin   insan ruhu üzerindeki  o  tuhaf melankolik  etkisini  çok iyi yansıtan bir karakterdi Hacer. Hatice Aslan işte bu rolü hakkını vererek oynayan değerli bir sanatçımız. Küçük sohbetlerimiz oluyor  Hatice Aslan’la. O anda  anlıyorum ki yanımdaki bu değerli sanatçı, verdiği yanıtları da irdeleyen, sarf ettiği her sözcüğün peşine düşen  duyarlı insanlardan.  Üç Maymun’da hakkını vererek oynaması da sanırım bu duyarlıktan kaynaklanıyordu. Hatice Aslan’la  Konuşma fırsatı bulduğum için kendimi mutlu sayıyorum.


Oyundan sonra  yönetmen Emre Koyuncuoğlu’nu tebrik ettim. Kendisiyle fotoğraf bile çekildik. Hava serinlemişti. Dışarı çıkarken kapıda Thea’yı canlandıran kıvırcık saçlı genç sanatçı   Meriç Benlioğlu ve annesiyle rastlaştım.  Annesi ne kadar gururludur kim bilir.  Şebnem Köstem’i  ve diğer sanatçıları görür müyüm diye bakındım ama henüz çıkmamışlardı. Dışarı çıktım.  Gökyüzünde tam da tepemizde alçalan uçakları saydım, sonra şerbetimi bitirince  tekrar içeri fuayeye daldım.  Ejlert’i canlandıran Mert Tanık’ı gördüm sadece.  Meriç Benlioğlu ve Mert Tanık’la da, bulanık da olsa  bir fotoğrafım oldu.    Çok mutluyum doğrusu. 

Emel Dinseven 2012 11 6

 

 

Gezgozyaz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 566
Toplam yorum
: 1972
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 1327
Kayıt tarihi
: 11.07.06
 
 

Edebiyatla ilgileniyorum. Ayrıca amatörce belgesel film çalışmaları yapıyorum ve kültürel etkinlikle..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster