Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '09

 
Kategori
Üniversiteler
Okunma Sayısı
501
 

Heidegger'e haksızlık mı yapıyoruz?

Freiburg universitesi'nin “Führer”i, ünlü filozof Heidegger üniversite sistemimiz için anlamlı bir örneği teşkil ediyor: yönetme erkini elinde tutma gerekçesiyle paralellik ve “bilim etiği”ne sıkı sıkıya bağlılığı ile “zıtlık” ölçeğinde.

Heidegger üniversiteye Rektör olmanın yolunu açarken, bu işe liyakatini Hitler’e yazdığı mektupta “çoğunluğun yönetmesinin” saçmalığının “felsefi” arka planını izah ederek ispat etmeye çalışmıştı. Tek führer varken iktidarın niteliksiz çoğunluk tarafından elde tutulması saçma idi. Bu “etkileyici” mektup ona Freiburg Üniversitesi’nin “führer”i olma yolunu ardına kadar açtı.

Geçmişte ve hatta günümüzde “ideolojik” olmasa da “metodik” olarak benzer olayların yaşanması tarihin “tekerrür” niteliğinden mi sayılmalı?

Ama acele etmeyiniz. Politik tavır olarak “Faşizm”i seçen Heidegger’in Rektörlüğü “terk” hikayesi bu politik tavır ile taban tabana zıttır. Ünlü filozof “ders içerikleri” ve “eğitim yöntemi”ne yapılan müdahaleler nedeniyle Hitler’e baş kaldırarak Rektörlükten istifa etmişti. Bunun yanında üniversitede görev yapan Öğretim Üyelerinin “Yahudi” oldukları gerekçesi ile işten atılmasına karşı çıkması da Rektörlük görevinden ayrılmasının sebeplerinden sayılır.

Heidegger’in rektör olma “hırsı”nın örneğine günümüzde rastlıyor muyuz? Soruyu zenginleştirelim: Heidegger kadar “hırslı” rektörlerin olduğu camiada, onun kadar “cesur” rektörler var mı?

“Hırs” Türk üniversitesini ifade eden anahtar kelimedir desek abartmış olmayız. Neden “bilim” değil de hırs? Ne yazık ki Türk üniversitesinde iktidar aşkı, bilim aşkından iki parmak ileridedir.

Üniversitenin özgürlüklere ve doğal olarak demokrasiye “yabancı” yapısının gerekçelendirmesi gerekiyor. Öncelikle üniversitenin “iktidar” mefhumu ile garip bir ve “yakın” ilişkisi bu gerekçelerin en önemlilerinden. Üniversitelerde dört yılda bir yaşanan seçim “savaşları” ve garip “rektör” seçme yöntemi bilim insanlarını “politikacı” haline dönüştürüyor. Politikanın olduğu yerde pazarlıklar ilkelerin önüne geçiyor, pazarlık ortamında ise “özgürlük” ve “demokrasi” sorunlarının yaşanması mukadderdir.

Türkiye’de üniversitenin her nedense ve zamanın akışını tam aksine “hakikat” çizgisinden uzaklaşmasında bilim insanlarının belli bir aşamadan sonra kendisini “bürokrat” gibi konumlandırmasının etkisi büyüktür. Bence üniversitenin en önemli sorunu bu “bürokrat” bilim insanlarıdır. Siyasi iktidarlarla kolaylıkla ast-üst ilişkisine girebilen bu çevreler üniversitedeki “”hiyerarşik” nizamın kurucusu ve kollayıcısıdır.

Siyasi iktidarların üniversiteye “sızma” noktasını temsil eden bu sınıf üniversiteyi hızla politik bir merkeze dönüştürmüştür. Belki de ilk başlarda “iyi niyetli” başlayan ilişkinin giderek “çıkar” ilişkisine dönüşmesi üniversiteleri “belediye” veya daha iyimser bir nitelendirmeyle herhangi bir bakanlık “birimi” haline, öğretim üyesini de “bürokrat”a dönüştürmüştür. Türk üniversitesi ile yan yana anılan brifing, ayrımcılık, ikna odaları ve ihraçların izahı ancak böylesi bir “bürokratik” yapılanma ile yapılabilir.

Türk üniversitesinin özgürlükler karşısındaki “ikircikli” tutumunda bir hocamın yıllar önce söylediği “bilimde demokrasi olmaz!” düsturunun bilim insanlarının tüm hayatını kuşatmasının etkisi olabilir mi? Bilimin “hiyerarşik” yapısı, onu yapanların genlerine mi nüfuz ediyor? Üniversitenin özgürlüklerle probleminin “üniversal” örnekleri de içinde barındırması bu şüpheyi kuvvetlendiriyor.

Bertrand Russell’ın savaş karşıtı olduğu için üniversiteden atılması, Edward Said’in İsrail karakoluna taş attığı için “ihraç” soruşturmasına tabi tutulması, Amerika’da ve Avrupa’da “soykırım yok” diyen bilim insanlarının aforoz edilmeye çalışılması veya üniversiteden uzaklaştırılması, her fırsatta özgürlük ve demokrasi dersi veren üniversitenin “hakikatle” ve özgürlükle problemli bir ilişki yaşadığını gösteriyor.

Akademik özgürlüğü Byrne gibi ‘maddi çıkara, siyasi veya ekonomik güce veya dogmaya değil, Hakikat’e sadakat’ olarak algılıyorsak eğer, bu Türk üniversitesinde henüz “olgunlaşmamış” bir haldir. Tabii ki istisnalar vardır. Ama bu, dediğim gibi hala istisnadır.

Peki istisnanın hali nicedir? Ne yazık ki özgürlükler çağında, 1930’larda Ahmet Ağaoğlu’nun dillendirdiği feryadı tekrar etmektir. Serbest Fırka’ya girmeye cür’et eden Ağaoğlu üniversiteden atılınca ‘Haksızlığa uğradığımı biliyordunuz. Neden bana sahip çıkmadınız?’ diye feryat etmiş, bu feryat tıpkı günümüz örneklerinde olduğu gibi cevapsız kalmıştı.

Ağaoğlu’nun feryadı, 1940’lı yıllardan beri enteresan bir şekilde 15 yılda bir dillendirilmektedir. “Kitlesel” kapı önüne konulmalar ara dönemlerin ürünü denebilir, doğrudur. “Münferit” hadiseler ise bizler demokrasiyi tüm hücrelerimize kadar hissederken devam etmektedir. İnsanlar düşüncelerinden ötürü üniversitelerden atılırken veya mecburi “görevlendirmelere” tabi tutulurken ara dönemlerden farklı bir şekilde “ideolojik” gerekçelerden ziyade “idari” gerekçeler ileriye sürülmektedir. Neticede demokrasi çağındayız ve hiç kimse düşüncesinden ötürü “cezalandırılmıyor”.

Üniversitede özgürlükten uzak yapının oluşumunda öğretim üyelerinin katkısı, siyasi iktidarların katkısından çoktur. Üniversitenin siyasi müdahaleye “direnme” geleneği ne yazık ki çok zayıf, ama siyasi ve “fırsatı bulduğunda” askeri iktidarla işbirliği içinde “tasfiye” operasyonlarına büyük bir “aşk”la katıldığı, işler istediği gibi gitmeyince yollara düştüğü, pek de demokratik sayılamayacak “çağrı”larda bulunduğu tarihi bir gerçektir.

Peki o zaman Heidegger’e haksızlık etmiyor muyuz? O, üniversitenin “führeri” ise, “amiri küçük düşürmek”ten, “aşırı” milliyetçi, solcu, sağcı ve sair düşüncelere sahip olmaktan, bir takım bildirilere imza atmaktan, Rektörü eleştirmekten, YÖK’ün “masuniyeti”ne halel getirmekten bilim insanlarını kapı önüne koyan idarecilere nasıl bir isim takacağız?

Bundan tam 30 yıl önce, YÖK henüz dimağlarda oluşmamışken, bir türlü “örgütlenemediği” yüksek mektepleri kapatarak meseleyi çözen siyasi iktidarlar vardı. Siyasetçinin çözümü kapatmak ve açmak ekseninde gelişir. Ondan 20 yıl sonra, “sakıncalı” düşüncenin üniversiteden uzaklaştırılması için daha yaratıcı bir politika uyguladılar: kendilerine benzemeyenleri üniversiteye sokmayarak problemi çözdüler.

Bence Türk bilim camiası kendisine şu soruyu sormalı: Nazilerin istemediği Yahudi profesör için koltuğu bırakan Heidegger’i “führer” diyerek lanetleyen bizler, birilerinin istemediğini kapı önüne koyanlara veya koymak isteyenleri “teşvik” edenlere, sırf demokrasi çağında yaşıyor diye “demokrat” mı diyeceğiz? Yoksa, kimileri hemen yanı başımızda duran bu çağdışı “zümre”den Türk üniversitesini korumak için, en azından fikri bir “cehd” içine mi gireceğiz?...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazınızı zevkle ve ilgiyle okudum. Heideger'e haksızlık yapıldığı konusunda size katılıyorum ancak onunda gerek düşünce ve gerekse de tavırlarında her zaman tutarlı olmadığını ve bu nedenle de kendisine karşı yapılan haksızlıklara zemin hazırladığını düşünüyorum. Diğer taraftan bilim, özgürlük ve demokrasi konularına gelince ben şahsen üniversitelerde yaygın kanaate karşın özgürlüğün ve demokrasinin söz konusu olmaması gerektiğine inanıyorum. Nedenine gelince eğer bilim dediğimiz disiplini mutlak bir şekilde gerçekliğin arayışı olarak anlıyor ve kabul ediyorsak bu arayış çerçevesinde özgürlüğe fazla bir yer kalmaz. Gerçek neyse onu araştıracak, onu bulacaksak elimizin kolumuzun da bağlı olması gerekir. Bir şey aksa aktır karaysa karadır. Aka ak demekde bir özgürlük değil, zorunluluk halidir. Bütün emekle yazılan kitapları beğenmenize biraz şaşırdım. Emek harcamadan kitap yazılabilir mi? Her şeye rağmen güzxel bir blog ve sizi kutluyorum. Saygılar ve sevgiler

Matilla 
 12.12.2009 13:09
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1141
Kayıt tarihi
: 06.07.06
 
 

Memleketi ve kendini ilgilendirenler üzerine yazmayı "tutku" edinmiş bir fen bilimci, konuşmaya v..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster