Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Eylül '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
380
 

Hemşehrim ne bu hal?

Hemşehrim ne bu hal?
 

Tuvaletin küçük penceresinden dışarısı görünüyordu


Sayın dinleyiciler, bugün on altı mart 1984 saat on dört şimdi özetleri sunuyoruz. Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilâtı (CIA)'nın Beyrut birim müdürü William Buckley, müslüman kökten dinciler tarafından kaçırıldı…

Radyodan yayılan sese aldırmadan nöbet değiştiren askerlerin kasatura ve şarjör sesleri arasına radyodan tam anlamadığı bir zamansızlık içinde seslere gözlerini açtı Erkan. Gece oraya getirilişinden sonra ilk uyanışıydı. Bir an zaman ve mekanın dışında hissetti kendisini.

- Hemşerim ne bu hal? Geldiğinden beri uyuyorsun.

- Uyumak mı ne kadar oldu ki?

- Gece geldiğinden bu yana uyudun.

- Saat kaç şimdi?

- Öğleni geçti, iki. Yemekte yemedin doğru düzgün.

- Önemli değil. Kendime gelirim şimdi.

- Yemek zamanı değil ama kantinden bir şey istersen bana söyle, çay, tost, bisküi.

- Eyvallah kardeş, söylerim tabi.

Bedeni ile kurduğu sıra dışı iletişim devreye girmişti. Karşılaşacağı bilinemeyenlere hazırlık olarak beden fonksiyonlarını en alt düzeyde tutmayı yıllardır yapıyordu zaten. Burada kalacağı birkaç gün dışa karşı en az iletişimle bedenini dinleyeceği ve dinlendireceği günler olacaktı. Muhtemelen birkaç gün inzibat merkezinin misafiri olacak ve asıl götürüleceği yer neresi ise yolculuk başlayacaktı. Burada sorun edilecek bir ortam yoktu. Yemekler ve her şey düzenli olarak gelecekti zaten.

Tuvaletin küçük penceresinden dışarısı görünüyordu. Pencerede çok kalın olmayan istenildiğinde rahatlıkla çıkarılabilecek demirler vardı. Uzakta bisiklete binen gençler, kendi halinde bir tezgahın başında satıcı ve günlük yaşam vardı. Bu yakınlıktaki bir dünyada olan bitenden habersiz insanlar günlük yaşam gereklerini yerine getiriyorlardı.

Tuvaletin küçük ama dünyaya açılan penceresinin çekiciliği ona değişik duygular ve ilhamlar veriyordu. Ruhu o pencereden çıkıp geziye başlamıştı bile. Bedeni yatağa döndüğünde uzanma ve uyuma hissi hala çok güçlüydü ve nöbetçi askerin şaşkın tebessümünü görecek kadar bile gözleri açık kalmadan uykuya daldı. Kapıdaki nöbetçi bu sessiz ve değişik insan için bir fikir bile yürütmekte zorlanıyordu. Yanından geçmekte olan çaycıya, geldiğinden beri uyuyor ne uykuymuş ya dediğini de duymadı.

Akşam karavanasının sesi kulaklarına değdiğinde gördüğü gündüz rüyasından uyandı. Bedeninde otomatiğe bağlanmış uykuya ara vererek gözlerini açtığında esmer, hafif toplu yeni nöbetçi ile göz göze geldi.

- Hemşerim, hala uyuyorsun maşallah valla. Benden daha uykucu yok sanırdım ama sen rekor kırdın.

- Epey birikmiş yorgunluk var demek ki yoksa pek uyku sevmem

- Birde sevseydin ne olurdu bilmem artık dedi gülerek.

- Sohbet için adam arıyorsun anlaşıldı. Yemekten sonra uyumam laflarız.

- Benim nöbette bitiyor zaten. Kantinden bir şey istiyor musun?

- Yok sağol. Yemekten sonra çay içerim.

- Sigara da mı kullanmıyorsun hemşerim?

- Yok kullanmam.

- Ne güzel! Hiç mi canın çekmiyor?

- Neden çeksin ki?

Bu arada, paslanmaz çelikten servis tabağında yemek kapıya kadar gelmişti. Nöbetçi kapıyı açarak yeşil mercimek, bulgur pilavı ve pekmezli tahinden oluşan menüyü masaya bıraktı. Bıçak, çatal her şey kendi kullandıklarındandı. Burada bir gözetimden çok geçici misafirlik gibiydi. Askerlikte geçirdiği sürede en çok sevdiği yemeklerin başında pekmezli tahin ve mercimek gelirdi.

Bu çevresindeki herkesi çok şaşırtır ve dalga bile geçerlerdi. Bu yemeklerden oluşan menü çıktığında herkes kantine hücum ederdi. Kendi sıralamasından oluşan bir düzenle yemeğini bitirdiğinde yataktan ve masadan arta kalan boşlukta düzenli hız ve belirli adımlarla bir süre yürüdü. Olabildiğince düşük tempolu bu yürüyüş, bedeniyle zaman ve mekana alışmanın ilk adımlarıydı. Erkan, olabilecek en kısa zamanda bulunduğu mekanın bütün özelliklerini en ince ayrıntıları ile zihin haritasına almakta üstüne yoktu. Bu ona mekanı kullanmakta özel bir güç kazandırıyordu.

Olabilecek bütün gelişmelere karşı alana hakim olmak onu tanımak onun en önemli stratejisiydi. Gereken her şeyi bulunduğu alanda sıralamaya koyarak enerjisini boşa harcamadan çözümler üretebilirdi. Bu yeteneği ve ustalığı sayesinde bir çok sorundan ve beladan kolaylıkla sıyrılabilmişti. Tuvaletin küçük penceresi bile bu zihin haritasında kullanma ihtimali olmamasına karşın yerini almıştı.

Sadece bulunduğu odayı değil binanın girişinde kaç basamakta içeri girdiğini, girişte ne kadar yürüdüğünü ve çevresini kısacası alana hakim olacak bütün bilgileri algı önceliği sırasıyla zihinsel kayıtlara geçirirdi. Bu kayıtların ikinci adımında bu alana ait insanların kodları ve şifrelerini belirlemek gelirdi. Bunu da iki yöntemle gerçekleştirirdi Erkan. İlki alanda yaşayan kişilerin bedensel yer alışları.

O alanı kullananların sayısı bulunma ve yerleşme yerleri, geliş gidiş sıklıkları gibi bililer zihinsel kayıtlara geçtikten sonra o alanda gerçekleşebilecek sıra dışı ve farklı her davranış anında dikkatini çekerdi. Bu yöntemle sokak çatışmalarının çok olduğu yıllarda sokak kontrollerini gerçekleştirirdi. Sokakta olabilecek en küçük sıra dışı gelişme ve davranış ölüm kalımla bitebilecek çatışmaların habercisi olabilirdi. Bu sayede bir çok tehlikeli baskın, saldırı ve pusuyu önceden sezerek tedbirlerini alabilmişti.

İkinci sırada alanda yaşayanların ruhsal ve psikolojik haritası Erkan’ın zihin kayıtlarına alınırdı. Bu kayıtlar çoğunlukla sezgisel olarak orada bulunan insanların davranış biçimlerinden, görünüşlerinden, konuşmalarından, hal ve hareketlerinin toplamından oluştururdu. Bu kayıtları tutarak Erkan o alanda kalacağı sürenin uzunluğuna bağlı olarak orada bulunan kişilerle iletişim sıklığını ayarlayabilirdi.

Sıklıkla yer değiştirmek zorunda kalmış ve değişik mekanları, kalmak ve yaşamakta kullanmış birisi için paha biçilmez bir özellikti. Onun için yaşamın sıkışmış anlarında sürprize yer yoktu. Bu nedenle zihinsel ve bedensel sağlamlığını ve aklını koruyabilmiş uzun ve büyük sıkıntıları deneyim kazanarak aşabilmişti.

Kantincinin gelişi aynı zamanda yürüyüşünde sonu olmuştu. Çay tepsisi onu çok mutlu eden şeylerden birisiydi. Çayı her koşulda severek içerdi. Kırkıncı piyade alayının kahvaltılarında çıkan karavana çayı hariç. Çaycı, çayını bırakırken bir şeyler istersen çekinme hemşerim dediğinde gülümseyerek baktı Erkan ve teşekkür etti. Böyle durumlarda açıklamaya girişmeden yapılacak kısa bir teşekkür onunla iletişime mesafe koyacak ama aynı zamanda dikkatlerini de çekecekti.

Zihinsel haritanın bireysel ilişkilerinde de deneyimlerinden gelen davranış biçimlerinin bir kütüphanesi vardı Erkan’ın. Bu kütüphanenin zenginliği ile gittiği her yerde iletişim kurmakta ve orada bulunmakta hiç zorlanmazdı. Mersin’de kaçak yaşadığı dönemdeki bir olayı hatırlayıp gülümsedi. Bulunduğu fabrikanın hemen girişi o dönemde askeri kontrol noktası olarak düzenlenmişti. Askeri idarenin ilk ve en önemli günlerinde kuş uçurtulmuyordu. Kontrol noktasından her geçişinde orada görevli birkaç kişiyle beden diliyle kurduğu iletişimler sonrasında geçişlerinde ahbaplığa dayanan bir rahatlıkla davranabiliyordu.

Kontrol noktasının komutanları bulunduğu fabrikaya akşamları arada bir yemeğe gelirlerdi. Erkan onlardan kaçak olduğunu bilen patronuyla birlikte kaçakların yakalanış öyküsüne kadeh kaldırırlardı. Komutan artık o kadar ileri gidiyordu ki Erkanın gözlerinin içine bakarak. “Ben kaçak adamı nerden olursa olsan gözlerine baktı mı tanırım” diyordu. Tam da o sırada Erkan patronunun hafif bir tebessümle kendine baktığını biliyordu. Yaklaşık iki yıl bu şekilde bir muhabbet Erkan’ın orada bulunmaktan sıkılmasına kadar sürmüştü.

Bütün bu süreçlerden sonra Erkan bulunduğu mekanda neredeyse görünmez hale gelirdi. Tıpkı burada olduğu gibi. Normal koşullarda bu tip yerlerde geçerli olan düzende uyuma ve davranma düzenleri belirlenmişti. Erkan bu düzenin sessizce dışında kalarak oradayken orada olmamayı mükemmelen yapabiliyordu. Varolan düzenin hiçbir biçiminde olmayarak başarıyordu bunu. Orada uzunca bir süre kalmayacağını bilerek.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yani beynimizin "düşünebilen" akıllı hücreleri. Ve onu taşıyan Erkan da yaşadıklarından çok şey öğrenerek, hayatını sürdürebilmek adına gri hücrelerini gayet verimli kullanmayı öğrenmiş. İç içe yaşarken "uzak" olabilmek... Bu her "babayiğidin" harcı olmasa gerek... Sevgiler, en derin mavilerle...

derinmavi.. 
 16.10.2007 10:38
Cevap :
iletişimin bütün sırrı bu, ermişlik ve farkındalığında içinde olup içinde olmamak, onun olup herkesin olmak, içinde olup dışarıda kalmak.. ne güzel modern zamanların en iyi hali.. yoksa iletişim bombardımanına karşı nasıl savunuruz kendimizi. sevgiler  16.10.2007 10:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 202
Toplam yorum
: 308
Toplam mesaj
: 61
Ort. okunma sayısı
: 967
Kayıt tarihi
: 29.06.07
 
 

Sosyal medya danışmanı, grafik tasarımcı.  ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster