Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Nisan '13

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
352
 

Hep bildiğin gibi!

Hep bildiğin gibi!
 

Gecenin karanlığında hızlı ama sessiz adımlarla eve doğru yürürken bir yandan da düşünüyordum. Her daim peşinden koştuğum şeyler bildiklerimizden daha değişik, daha iyi olanlardı. Bu modernlikti, uygarlıktı, insanlıktı, insan haklarıydı, aydınlanmaydı. Uygarlığı, uygarlığın nimetlerini, insan hak ve hukukunu topluma öğretmek de sorunsuz yaşamanın ön koşuluydu.

Eğitim çağdaşlaşmanın vazgeçilmeziydi. Eğitim sayesinde toplum aydınlanabilirdi. Çocuklarımıza ve gençlerimize doğruyu, güzeli, iyiyi, insan haklarını eğitimle öğretebilirdik. Bu sayede tüm acıları bir nebze de olsa dindirebilir, dertlere derman olabilir, en büyük ışığımız ve en güçlü desteğimiz olan insan ve doğa sevgisini öğretebilirdik.
Günümüz gerçeği ise kırsaldaki nüfusun, iş olanaklarının yoğun olduğu kentlere göç ettiğidir. Bozkırın bir tek ağaç gölgesine hasret topraklarında da, uçurumun kenarındaki taş binaların yer aldığı, çam ormanlarıyla çevrili derin vadilerde de, balıkçılıkla yaşam nehrine kulaç atanlarda da, dağ yamaçlarında özgürlüğü yüreğinde duyumsayanlarda da pek çok insan artık köylerden, kasabalardan gitmek istiyor. Köye sığmıyor. Daha fazlasını istediği için, artan nüfusla birlikte topraklar bölündüğü için kentlere taşınıyor, yıllarca yaşadığı topraklardan ve doğasından kopuyor. Kalanlarsa sorunsuz bir yaşamı tercih etmekte zorlanıyorlar.
Doğanın, işlenebilecek toprağın yok edilmesi sonrasında çaresiz kalan insanların göç olgusuna sarılmasının yanı sıra meraların da tahrip edilmesi insanın geleceğini kendi eliyle yok etmesi anlamına geliyor. Bu durum anlaşmazlıkları da beraberinde getiriyor. Doğayı koruma çalışmaları yapanların sayısı ne yazık ki doğaya zarar verenlerden çok daha az.
Anadolu insanı yok olanın sadece doğa değil, aynı zamanda kökleri olduğunun da ayırdın da olmalı. Aksi halde bu yıkıcılık, yok edicilik, iki ucu keskin bıçak gibi kendisine de zarar vermeye başlar.
Eve geldiğimde eşim ve çocuklarım çoktan uyumuşlardı. Salonun lambasını yaktım usulca. Derin bir uykunun huzuru vardı yüzlerinde. Ses etmeden parmak uçlarıma basarak hareket ettim. Onlara baktıkça düşündüm; kaç bin parçaya bölünmüşüm, kaç bin kez gerilmiş, ayrıştırılmış hücrelerim, bilmiyorum. Çektiğim sıkıntıları, yaşadığım acıları onlarda duyumsuyordu ister istemez. İnsan olmak; çevresine duyarlı olmayı gerektirir. Çevrenin coşkusuna da kaygısına da ortak olur insan.
O akşam kahvede konuşulanları bir kez daha düşündüm. Uyku tutmadı bir türlü. Oysaki yarın dinç olmam, dinlenmiş olarak okula gitmem gerekiyordu. Ama nerede. Yüreğimde atamadığım bir sıkıntı, beynimde uzaklaştıramadığım düşünceler beni rahat bırakmadı saatlerce. Ne gece dinlendi, ne de beni dinlendirdi. Uykusuz ve yorgun, fitili tükenen lamba gibi sabahı ettim. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 207
Toplam yorum
: 133
Toplam mesaj
: 28
Ort. okunma sayısı
: 905
Kayıt tarihi
: 04.05.08
 
 

Eğitimciyim. Bir insanın çağdaş bir gelecek için, aydınlanma için çok okuması gerektiğine inanıyo..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster