Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ekim '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
773
 

Hep Yalnızlık Var Sonunda (II)

Hep Yalnızlık Var Sonunda (II)
 

Görsel:www.refikialaahunaz.spaces...


O da mutlaka

Bir zamanlar gülmüş, sevmiş ve ağlamıştı bu hayatta… O da mutlaka herkes gibi hatalardan ve yenilgilerden payını almıştı. Belki de çok ağır bir pay! Peki, yüzleşebilmiş miydi o yenilgileriyle, o hatalarıyla... Cüzdanından çıkan belgeler böylesi bir çaba içinde olduğuna mı işaret etmekteydi acaba?

Peki, onu bu şekilde bu noktaya sürükleyen, şimdi külleriyle kendini belli eden kişisel yaşamının muhtemel yangını neydi acaba?

O cüzdandan çıkan üç belgenin içeriğine birlikte göz atıldığında öğretmenin bir hırsızlık davası nedeniyle mesleğine son verildiği ve emeklilik hakkını da bu nedenle yitirdiği anlaşılmaktaydı. Muhtemelen bu nedenle de ömrünün son yıllarını yokluk, sefalet ve yalnızlık içerisinde geçirdiği anlaşılıyordu...

Dava konusu hırsızlık olayı gerçek miydi yoksa kendisi bir iftira kurbanı mı olmuştu? Bu konuda herhangi bir bilgi ya da bulgu yoktu ortada!  Oysa yoğun bakım servisinde üçüncü gününe giren komadaki soğuk ve hafif morumsu yüzündeki mağrur ifade, bu konuda bir haksızlığa uğramışlığın sanki gizli bir işareti gibi durmaktaydı.

İnsanı insandan soğutan, yaşamında herkes gibi nefret ettiği ‘hırsızlık’ kavramına zihni asılı kalan başhemşire tam koyu bir karamsarlığa ve utanca boğuluyordu ki, yine orada görevli genç bir hemşire telaşlı adımlarla ona doğru yaklaştı. Adamın cüzdanından acil servis giriş kapısında daha önce düşen ve vermeyi unuttuğu bir başka belgeyi ona doğru uzattı. Bu belge adamın mahkemeye sunduğu savunmasını içeren iyice yıpranmış, eski tarihli resmi bir evraktı.

Bu evraktan anlaşıldığı kadarıyla; mazbut bir aile yaşamını, sade ve onurlu bir meslek yaşamıyla ele ele yürüten bu talihsiz öğretmen bir gün, okul aile birliği toplantısında velilerden alınan katkı paylarının yüksekliği konusunda şiddetli bir eleştiri getirir. Etkili bir konuşma ve savunmayla toplantıya katılanları etkileyerek katkı payının yükseltilmesi kararını önler. Okul yönetimi ile arasının bozulmaya başladığı bir dönemde yoksul öğrenciler için okul kantininden kendi parası ile aldığı el işi malzemelerinin parasını ödemediği söylentisi çıkar ve bu söylenti hızla yayılır. Okul yönetiminin bakanlığa şikâyeti ile iş büyür. İncelemeye gelen müfettiş de yanıltılarak, bir şekilde oluşan tüm kantin açıklarının hesabı onun üzerine yıkılır. Ardından oluşan mahalle baskısı, kurumsal baskı ve yanlış delillere dayalı mahkeme kararı sonucu okuldan ve meslekten uzaklaştırılır. Bu gelişmeler sonucu psikolojik açıdan iyice sarsılan hassas ruhlu adam bu durumdan kurtulamaz. Zamanla her şeyini birer birer yitirir ve kendi acı sonuna doğru hızla yol alır...

Dördüncü gününün gece yarısına doğru,

Hastanede gösterilen tüm bakım ve özene rağmen Ahmet Bey yaşamını kaybeder… Erdemli Ahmet bey, yaprakların dökülüp şiddetli rüzgârlara boyun eğerek ağaçların bazı dallarının da kırıldığı bir hazan mevsiminde, yaşama ebediyen gözlerini yumarken yüzünün aldığı son ifadeden yüreğindeki ağaç dallarının da çok önceden beri tümüyle kırık olduğu okunuyordu. Onun yeryüzü konukluğu sona ermiş sonsuzluğa doğru yolculuğu başlamıştır artık. Ölüm sebebi tam olarak belirlenemez… Belki uzun süreli bir bakımsızlığın yol açtığı bir tür biyolojik iflas, belki de ilgisizlik ve sevgisizlik. Ya da her üçü birden…

Onun soğuk ve mor bedenini artık ya çatlak mermer masalarda kadavra olmak ya da sahiplenilmeyen ölülerin (belediye tarafından) kaldırıldığı kimsesizler mezarlığı beklemektedir. Hafif bir toprak yükseltisi önündeki bir taş parçasının bile mezar taşı sayıldığı kimsesizler kabristanı... Hatta bazı durumlarda defnin üzerinden belli bir süre geçince, yer sıkıntısını aşmak için eski mezarların açılıp kemikler çıkarılarak yeni definlerin yapıldığı sahipsiz sonsuzluk mekânı…

Önce " keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur" sözü geldi gözü yaşlı başhemşirenin aklına. Hem de kendi için değil yavruları için koparılmak istenen "bir tutam ot"... Sonra dürüstlüğün zamanlaması meselesi takıldı zihnine. En sonunda da bunların yanlış birer tanımlama olacağını düşündü ve "dar gelirli kimsesizlerin kimsesi olmak isterken kimsesizler kabristanına uzanan acı bir süreç..." dedi gözyaşları ile ıslanmış dudakları titreye titreye, kendi kendine... Ve bir söz çınladı kulaklarında, ince ince, oyarcasına " kötü iyinin ne olduğunu bilir ama iyi, kötünün ne olduğunu bilemez...". İyilerin, dürüst ve namusluların yaşamda karşılaştıkları kötülükler, aldatılma ve tuzaklar karşısında savunma refleksleri zaten baştan bu nedenle çok düşük kalmaz mı hep?

Yaşamda olaylar bir kez daha, bu talihsiz öğretmen için de ters yönde devinmiş, umulan, bilinen ve beklenen yolda değil de tam aksi istikamette yol almıştır. Yaşam öylesi bir süreçtir ki, nasıl yaşamayı hayal ettiğinizle, karşılaşacağınız sürprizlerin niteliği arasında hiçbir ilişki olmayabilir.

Ve hayatta nasıl yaşadığınız kadar, nasıl öldüğünüz de önemlidir. Hatta akılda daha çok kalan da maalesef bu ikincisidir…

Öyle ya da böyle, haklı ya da haksız…

İ.Ersin Kaboğlu,

17 Ekim 2009, Ankara

Not: Öykünün ilk bölümü için bkz. http://blog.milliyet.com.tr/Hep_Yalnizlik_Var_Sonunda___/Blog/?BlogNo=208483

Akın Yazıcı bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sürükleyici, çarpıcı insanı ürperten bir ustalıkla kurgulanmış öykünüzü hayranlıkla okudum, önerdiğiniz için teşekkür ederim. Benzerleri ne çok yaşanıyor gerçek yaşamda ve hastane akşamlarında. Saygılarımla, sevgiyle kalın. Akın

Akın Yazıcı 
 20.11.2014 16:01
Cevap :
Böylesi güçlü, deneyimli bir kişilik ve kalem olarak yazma uğraşım adına bana güç veren, onur veren bu değerli yorumunuza sonsuz teşekkürler Akın bey. En içten saygı ve selamlarımla...  25.11.2014 18:06
 

İki bölümünü birden okuduğum öykünüz içimde tarifi zor bir burukluk yarattı. Bir yoruma verdiğiniz cevaptan da anladığım kadarıyla kısmen gerçek bir hikaye bu. Hiç kimsenin yaşamı, böyle haksızlığa uğrayarak ve acıyla yoğurularak sonlanmamalı. Sevgi ve saygılarımla Ersin bey.

Nilgün Akad 
 24.10.2009 1:09
Cevap :
Evet, öz itibariyle gerçeklik payı var sevgideğer Nilgün hanım. Ben bir ölçüde dram boyutu katarak -elimden geldiğince- öyküleştirmeye çalıştım. Siz de o sözü mutlaka bilirsiniz; Ulusal Kurtuluş Savaşımızın o zorlu, o yaman yıllarında, 1920 yılının TBMM Canik Mebusu Emin Bey’e ait olan (ve yıllardır İsmet İnönü’ye atfedilen) ünlü bir sözü burada yinelemek gerekirse " Bu ülkede namuslular da namussuzlar kadar cesur olmalıdır ’’. Hem cesur, hem örgütlü ve bu yolla da güçlü olmalıdırlar. Yoksa bu türden olaylar maalesef sürer gider! Yine maalesef ki; bu tür bir cesaret, bu güç ve bu örgütlülük için gerekli ve yeterli bir ortam yok! Yakın bir gelecekte de pek oluşacak gibi görünmüyor. Bu acı gerçeği de arka planda hissettirmek istedim. İçten ve değerli yorumunuz için sonsuz teşekkürler. İçten sevgi ve selamlarımla...  24.10.2009 22:46
 

fazla dürüst insanların kaderi böyle oluyor. Ne dersiniz Ersin Bey, çok da dürüst olmamak mı gerek bu aslında içi boşaltılmış dünyada? Kaleminize sağlık, yaşanmış hayatın içinden bir öykü gibiydi. Sevgi ve selamlarımla...

Özlem Akaydın 
 21.10.2009 8:52
Cevap :
Bazen dürüstlüğün yeri, zamanı ve derinliği gibi konular ister istemez hepimizin aklına takılıyor Özlem hanım. Ama bu konuda kanımca en temel doğruya yaklaşan Friedrich Nietzsche'ye kulak verecek olursak, sorun "...kötülerin iyinin ne olduğunu bilmelerine karşın, iyilerin, kötünün ne olduğunu bil(e)memesi...". Çünkü iyilerin, dürüst ve namusluların yaşamda karşılaştıkları kötülükler, aldatılma ve tuzaklar karşısında savunma refleksleri başta bu nedenle çok düşük kalmakta. Değerli katkınızdan ötürü içten teşekkürler, sevgi ve selamlarımla...  21.10.2009 15:48
 

Sabahattin Ali'nin haksızlığa uğramış kahramanları anımsatan,hüzünlü ve yanısıra belgeleyen, öğreten ve sorgulayan; sessiz ve sitemsiz terkedilen bir yaşama dair bir öyküydü ki,insanı buruklatan!... Teşekkürlerimle.Dostça selamlarımla.

zeki etferat 
 19.10.2009 15:40
Cevap :
Naçizane bir öykü denememe getirdiğiniz bu üst düzey iltifat beni biraz mahçup etti doğrusu üstadım. Fakat yorumunuz üzerine düşünüyorum da; hem Sabahattin Ali'nin hem de onun roman ('Kuyucaklı Yusuf', ' Kürk Mantolu Madonna' ) ve öykü ( Kanal, Kırlangıçlar, Arap Hayri) kahramanlarının suçların en büyüklerini, en ağırlarını sırtlanmış olduklarını anımsıyorum. Onlar hep zor olanı seçmişlerdir. Öteki gibi düşünmemek, özgürce ifade edebilmek, kavuk sallamamak, düzenin önünde secdeye varmamaktır suçları. Suçludurlar, hem de en affedilmezlerindendir suçları. Kendileri de biliyordur bu suçları ve ardından gelecek olan karanlık tehlikeyi de: “Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…’ Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”...  21.10.2009 15:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 361
Toplam yorum
: 3330
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2332
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster